ABD-İran İlişkilerinde 'Tarihi Esaret'

05.11.2018
Serhan Afacan Genel Yayın Yönetmeni

Tarihe “Elçilik Krizi” olarak geçen olay, geride kalan yaklaşık kırk yıl boyunca İran’ın da ABD’nin de peşini bırakmadı. Bir başka ifadeyle, iki ülke ilişkileri o günden bugüne “tarihe esir” oldu.

David P. Houghton’ın ABD-İran ilişinkilerini ele aldığı “ABD Dış Politikası ve Büyükelçilik Krizi” (U.S. Foreign Policy and the Iran Hostage Crisis) adlı kitabında elçilik baskınını ve bunun iki ülke ilişkilerine etkisini ele aldığı bölüm için kullandığı başlık son derece dikkat çekicidir: “Tarihin Esiri”. Ayetullah Humeyni yanlısı bir grup devrimci genç, 4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran büyükelçiliğini işgal ettiklerinde muhtemelen hareketlerinin uzun vadeli etkilerini hesap etmemişlerdi. Devrim amacına ulaşmış, devrik Şah ülkeyi terk etmiş ve İran’ın önünde yeni bir ufuk açılmıştı. İfadesini en öz şekliyle Humeyni’nin “Büyük güçlerle hesabımızı görmeli ve onlara, katlandığımız bütün zorluklara rağmen dünyayla kendi ideolojimizle yüzleşeceğimizi göstermeliyiz” çağırısında bulan ahlaki üstünlük iddiası konusunda hepsi emindi. Dahası,1953 yılında Muhammed Musaddık’ın devrilmesinin arkasında olduğu ve o tarihten sonra Muhammed Rıza Şah’a koşulsuz destek verdiği düşünülen “Büyük Şeytan” ile hesap görülmüştü. Pek az kişi hareketin ülke ekonomisine olası etkilerine ve ABD Başkanı Carter’ın olayın hemen ardından yaptığı “İran’dan bu ülkeye [ABD] herhangi bir petrol getirmeyeceğiz” açıklamasına dikkat kesilmişti. Ancak tarihe “Elçilik Krizi” olarak geçen olay, geride kalan yaklaşık kırk yıl boyunca İran’ın da ABD’nin de peşini bırakmayacaktı. Diğer bir ifadeyle, iki ülke ilişkileri o günden bugüne “tarihe esir” olacaktı.

"Bizim sorunumuz Amerikan devletiyledir"

ABD ile İran arasındaki diplomatik ilişkileri bitiren kriz, ilk safhalardan itibaren çok önemli iç ve dış politika sonuçları doğurmuş ve ABD’de Carter yönetiminin, İran’da ise geçici Bazargan hükümetinin sonunu getiren başat etkenlerden biri olmuştu. Takip eden yıllar da bu krizin gölgesinde meydana gelen felaketlere sahne olmuştu. İran 1983 yılında ABD’nin Beyrut’taki büyükelçiliğine ve üssüne düzenlenen ve çok sayıda kişinin hayatına mal olarak saldırılardan sorumlu tutulurken, ABD 1988 yılında Tahran-Dubai seferi yapan İran’a ait sivil bir uçağı, saldırı hazırlığındaki bir F-14 sanıldığı iddiasıyla Hürmüz boğazı üzerinde düşürmüş ve uçaktaki 290 kişi yaşamını yitirmişti. Sonraki süreçlerde de iki ülkenin çıkarlarına en çok zarar verdiği dönemlerde dahi gerilim tırmanmaya devam etti.

Amerikalı gazeteci Mike Wallace, Mayıs 1997’de İran’da dönemin Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani ile yaptığı röportajın sonunda, sonraları klişeleşecek olan ancak o gün için ilginç bulunacak bir soru sorar. Ortadoğu’daki varlığı kendisi için çok önemli olan ABD’nin bu bölgede kalıcı olduğunu ve İran’ın da diğer bütün ülkeler gibi Amerikan teknolojisine muhtaç olduğunu hatırlatan Wallace, görev süresinin sonlarındaki Rafsancani’ye şu soruyu yöneltir: “Siz bir lider olarak, ABD ile en azından oturup müzakere etme fikrini İran İslam Cumhuriyeti’nin tepesindeki meslektaşlarınıza satamaz mısınız?” Rafsancani meşhur politik tonuyla soruyu şöyle yanıtlar: “Eğer ABD iyi niyet gösterirse neden olmasın? […] Bizim Amerikan halkıyla sorunumuz yoktur, bizim sorunumuz Amerikan hükümetiyledir. ABD kendi iradesini diğerlerine dayatmaya son vermelidir”.

Ancak Rafsancani’nin de halefi Hatemi’nin de ABD halkıyla yönetimi arasında yapmaya özen gösterdiği bu ayrım sonuç vermeyecektir. Nitekim Carter’ın mezkur yaptırım ilanından itibaren, geride kalan yaklaşık kırk yıllık tarihi boyunca, İran İslam Cumhuriyeti mütemadiyen Amerikan yaptırımlarının hedefi olmuştur. İstisnasız bütün ABD yönetimleri tarafından bir şekilde yaptırımlara muhatap olan İran, 2015 yılında artık ekonomisi bu yaptırımları taşıyamayacak raddeye gelince, nükleer anlaşmayı imzalamış ve nükleer faaliyetlerine getirilen ciddi kısıtlamaları kabul etmişti. ABD’de Trump’ın 2016 sonundaki seçimlerde başkan seçilmesi ise hem ABD-İran ilişkilerini hem de yaptırımlar konusunu farklı bir düzeye taşımıştı. Anlaşmayı “özünde bozuk” olarak tanımlayan Trump, henüz seçim kampanyaları esnasında niyetini ortaya koymuş ve seçilmesi durumunda anlaşmayı yırtıp atacağını söylemişti. Nitekim ABD Başkanı Mayıs 2017’de ülkesini anlaşmadan çekmiş ve Ağustos ayında İran’a yeni yaptırımlar uygulamaya başlamıştı. Yeni yaptırımların “tarihte İran’a karşı uygulanmış en sert” yaptırımlar olacağını söyleyen Trump, yaptırımların ABD anlaşmadan çekildikten 90 gün sonra devreye giren birinci aşamasından sonra, ikinci ve daha sert aşamasının aynı tarihten 120 gün sonra uygulanmaya başlayacağını ilan etmişti. Trump’ın bu aşamanın başlangıç günü olarak seçtiği tarih ise ABD siyasetinde 1979’un anısının hâlâ ne kadar taze olduğunu gösteriyor: 4 Kasım 2018! ABD bu tarihten itibaren uygulanacak yaptırımlarla İran’ın petrol gelirlerini radikal biçimde azaltmayı ve İran’daki rejimin belini bükmeyi amaçlıyor.

"Beni arayıp ‘hadi anlaşalım’ diyecekler"

Trump yönetimi anlaşmadan çekildikten kısa süre sonra, İran’la yeniden müzakere masasına oturulması için, bu ülkenin yerine getirmesini beklenen12 maddelik bir liste açıklamıştı. Liste İran Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na ülke çapındaki tüm tesislere koşulsuz erişim olanağı sağlaması; balistik füze üretmeye son vererek nükleer başlık taşıma kapasitesindeki füzelerini fırlatmayı ve geliştirmeyi durdurması; Hizbullah, Hamas ve Filistin İslami Cihat Örgütü gibi Ortadoğu’daki “terörist gruplara” verdiği desteği kesmesi; Suriye’de komutasında bulunan bütün güçleri geri çekmesi ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun Kudüs Gücü’nün teröristlere ve militanlara destek vermeyi bırakması gibi talepler içermekteydi. ABD Başkanı bir yandan bu maddeleri dayatırken diğer yandan da İran’a karşı son derece hakaretamiz ve alaycı bir dil kullanınca, İran tarafı talepleri derhal reddetti. Bunun üzerine, İran ekonomisinin kötü durumda olduğunu ve ülkenin izole vaziyette bulunduğunu savunan Trump, İranlı liderlerin yerinde olsa kendisinin de bu taleplere hemen “evet” diyemeyeceğini söylemiş ve “Ancak bir noktada beni arayıp ‘hadi anlaşalım’ diyecekler ve anlaşacağız” diye de eklemişti. İran Devrim Rehberi Ali Hamaney de ABD yönetimine benzer sertlikte karşılık vererek “Bu yaptırımlar, İslami rejimin karşısında ekonomik yaptırımlar dışında bir yolla düşmanın duramadığını göstermektedir. Ancak bu yaptırmalar da bizim milli ekonomimizden kırılgandır” ifadelerini kullanmış ve ABD ile anlaşılması gerektiğini savunanları şu sözlerle eleştirmişti: “Açıkça ilan ediyorum: Ülke içinde düşmanın hoşuna giden ve arzuladığı bu fikri destekleyenler ülkemize ve milletimize karşı en büyük ihaneti işlemektedirler.”

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo 4 Kasım Pazar günü Dışişleri Bakanlığı’nın resmi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada 4 Kasım 1979’u andı. Pompeo esir alınan 50’den fazla Amerikalının gösterdiği cesaretin, kendilerinin İran’a yasadışı eylemlerini kalıcı olarak terk ettirmek için sergiledikleri kararlılığın altını çizmeyi sürdürdüğünü yazdı. Diğer taraftan, ülke takviminde 4 Kasım 1979’a denk gelen “13 Aban” kutlamalarının yapıldığı İran sokakları, ABD bayraklarının yakıldığı ve “Amerika’ya ölüm’ sloganlarının atıldığı tanıdık görüntülere sahne oldu.

Her iki tarafın da makul çizgiden hızla uzaklaştığı bir ortamda en büyük zararı İran halkının gördüğünde ise hiç kuşku yok. İran halkı ve hatta Cumhurbaşkanı Ruhani uzun süredir ABD ile ilişkileri geliştirme taraftarı olmasına ve yer yer tünelin sonunda ışık görünmesine rağmen, 4 Kasım 1979’un gölgesi ikili ilişkilerin peşini bırakmıyor. Trump yönetiminin gayesi salt İran’a belirli şartları kabul ettirmek değil, İran’a diz çöktürmek ve İranlı siyasi elitler bunun farkında. Ayrıca ABD İran’ın şartları kabul etmemekte diretmesi durumunda, kötüleşen yaşam koşullarından dolayı İran halkının devlete tepki göstererek ayaklanacağını umuyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Ruhani iki gün önce yaptığı açıklamada, önümüzdeki birkaç ayın İran açısından zor geçeceğini de ifade etti ve “Siz İran halkını öfkelendirmeye çalışıyorsunuz. Kuşkusuz İran halkı Amerika’ya ve onun cinayetlerine öfkelenmektedir, kendi rejimlerine değil” dedi. ABD’nin bulunduğu pozisyonu tavizsiz sürdürmesi zor görünse ve bir noktada kısmî de olsa yumuşaması gerekecekse de yaptırımların İran ekonomisine zarar vermesi kaçınılmaz. Diğer yandan, krizin bu safhası da aşılsa dahi, yakın geçmişteki deneyimler, bunu bir başka safhanın takip edeceğini gösteriyor. Dolayısıyla 4 Kasım 1979’un “güz havası” sürdükçe, ABD-İran ilişkilerinde bahar havasının yaşanması oldukça uzak bir olasılık.

Bu makale 05.11.2018 tarihinde Anadolu Ajansında yayımlanmıştır.

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/abd-iran-iliskilerinde-tarihi-esaret/1303160​