Azerbaycan: Etnisite ve İran’da İktidar Mücadelesi

09.08.2021

Azerbaycan: Etnisite ve İran’da İktidar Mücadelesi

Touraj Atabaki, Azerbaijan: Ethnicity and the Struggle for Power in Iran, Hojjat Ghasemlou (Çev.), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2021, 252 sayfa.

ISBN: 978-9753333856


Leiden Üniversitesinden emekli olan ve hâlihazırda Amsterdam’da Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde kıdemli araştırmacı olarak çalışan Touraj Atabaki, İran ve Türkiye hakkında yaptığı karşılaştırmalı çalışmalarla tanınmaktadır. Atabaki’nin 1993 yılında İngilizce olarak yayımlanan ve Rusça, Farsça ile Azerbaycan Türkçesine çevrilen eseri, yayımlanışından yaklaşık 30 yıl sonra ilk kez Hojjat Ghasemlou tarafından Türkiye Türkçesine tercüme edildi. Azerbaycan gibi tartışmalı bir konuda temel bir kaynak olmayı başaran kitap, Azerbaycanlı kimliğinin dönüşümü ve İran’da özerklik hareketinin oluşumu sürecine dair dengeli bir bakış açısı sunmaktadır.

Atabaki, “Azerbaycanlıların Kökeni” başlıklı birinci bölümde, ilk olarak bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti ve İran Azerbaycanı’nı kapsayan bölgenin Orta Çağ’da nasıl adlandırıldığını ele alır. Yazar, Yakut el-Hamevi ve İbn-i Havkal gibi Orta Çağ İslam coğrafyacılarına dayanarak Aras Nehri’nin kuzeyi ve bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti’nin sınırları dâhilindeki bölgenin “Aran” adını taşımakta olduğunu belirtir. Atabaki daha sonra değineceği üzere bu bölgenin “Azerbaycan” olarak adlandırılmasının yeni bir durum olduğunu ifade eder. Orta Çağ kaynaklarında “Azerbaycan” diye anılan ve bugünkü İran Azerbaycanı’nı kapsayan bölgede yaşayan halk “Azeri”; konuştukları dil ise İran dillerinden biri olduğu söylenen “Azerice” olarak geçer. Aras Nehri’nin iki yakasının Türkleşmesi ise 11. yüzyılda Türklerin bölgeye gelişi ile başlamış ve 16. yüzyıla kadar devam etmiştir. Yazarın bu bölümde ele aldığı ikinci konu Azerbaycanlıların kendilerini etnik bir gruptansa millet olarak görmeye başlamalarıdır. Modern ulus düşüncesinin İranlı kitlelerin zihnine girmeye başladığı Meşrutiyet Dönemi’nde Azerbaycanlı kimliğinin böyle bir nitelik kazanması, bölgedeki özerklik eğilimlerine kaynaklık etmiştir. Atabaki daha sonra kavim, millet ve ümmet gibi kavramların İran’da Meşrutiyet öncesi ve sonrası kullanımlarına dikkat çeker. Yazara göre İran’da bu kavramlar sıklıkla birbirlerinin yerine kullanılmış ve aralarındaki anlam farklılıkları göz ardı edilmiştir. Yazar son olarak Güney Kafkasya’da Mehmet Emin Resulzade’nin liderliğinde kurulan kısa ömürlü Azerbaycan Cumhuriyeti’ne değinir. Azerbaycan adıyla Güney Kafkasya’da bir devlet kurulması, İran Azerbaycanı’nda ve diğer bölgelerde tepkiyle karşılanmıştır. Atabaki, devletin kurucusu Resulzade’nin de bu adlandırmanın hatalı olduğunu kabul ettiğini iddia eder.

Kitabın “Azerbaycan’da Özerklik Hareketi’nin Kökenleri” başlıklı ikinci bölümünde, Meşrutiyet Devrimi ve sonrasında Azerbaycan’ın rolü ile bölgedeki özerklik eğilimleri ele alınır. Atabaki’ye göre 1905-1909 yılları arasında Meşrutiyetçilerin bölgesel özerklik talebi olmamıştır. Bu dönemde farklı etnik gruplardan Meşrutiyet yanlıları; kanuna dayalı ve merkezî bir devletin gerekliliğini savunmaktaydı. Buna rağmen anayasadaki eksiklikleri gidermek için hazırlanıp 1907 yılında Mecliste onaylanan Anayasa Mütemmimi, illerde şûralar kurulmasını öngörmüştü. Tebriz’de de Tebriz Encümeni diye bilinen şûra, kısa sürede bölgesel bir meclise dönüştü. Tebrizlilerin bu meclisten “Meclis-i Millî” olarak bahsetmesi, merkezî yönetimi rahatsız etmişti. Yazar, gelen tepkiler üzerine Azerbaycanlı vekillerin söz konusu meclisin, yerel bir meclis olduğunu vurguladıklarını ifade eder. Meşrutiyet karşıtı olan Muhammed Ali Şah’ın Meclisi topa tutuğu Haziran 1908’den tahttan indirildiği Temmuz 1909’a kadarki on üç ay, Tebriz’in Meşrutiyetçi direnişiyle öne çıktığı bir dönem olmuştur. Meşrutiyetçi güçlerin, Kuzey ve Güney İran’dan başkente yaklaştıkları sırada devletten, merkezden yapılan vali atamalarında yerel meclislerin görüşünün alınmasını talep etmeleri de dikkat çekiciydi. Bu talep, İran’da özerklik eğilimlerinin oluştuğunu göstermekteydi.

Atabaki 1918-1920 yıllarını, Azerbaycan’da Hiyabani önderliğindeki özerklik hareketinin başladığı dönem olarak değerlendirir. İlk kez Meşrutiyet Dönemi’nde kurulan Demokrat Partiyi 1918 yılında yeniden kuran Hiyabani ve arkadaşları; önceleri merkezî yönetimle iyi ilişkiler yürütmek isterken meydana gelen birtakım gelişmeler, merkezle aralarını bozmuştu. Atabaki’ye göre 1919 yazında Azerbaycan’a yerleşen Osmanlı ordusunun Tebriz’deki merkezî devlet yetkililerinin isteği veya onayı ile Hiyabani ve arkadaşlarını tutuklayıp sürgüne göndermesi, Hiyabani için merkez ile ilişkilerde bardağı taşıran son damla olmuştu. O tarihe kadar merkezî hükûmetle iyi geçinmeye çalışan bazı demokratlar, merkezin kendilerine karşı Osmanlı Devleti ile iş birliği yapmasını ihanet olarak algıladılar. Bir süre sonra Osmanlı birliklerinin bölgeden çekilmesiyle sürgünden dönen Hiyabani, artık özerkliğe gidecek yolun taşlarını döşemeye başlayabilirdi. Bu tarihten itibaren Hiyabani’nin söylemlerine bakıldığında Azerbaycan için geniş bir özerklik hayal ettiği anlaşılabilir. İran’dan bağımsız bir ulus-devlet kurmak istediği iddiasını ise reddetmiştir. Hiyabani, özerk hükûmetlerini Güney Kafkasya’da kurulan Azerbaycan Devleti’nden ayırt etmek için Azerbaycan ilinin adını “Âzâdistan” olarak değiştirmiştir. Hiyabani’ye göre bu bölge, Meşrutiyet ve hürriyet yolundaki hizmetlerinden dolayı bu ismi hak etmişti. Tahran yönetiminin ise Azerbaycan’da böyle bir özerkliğe tahammülü yoktu. Sonuçta Hiyabani Hareketi, Eylül 1920’de merkezin emriyle hareket eden Kazak Alayı’nın Tebriz’deki stratejik noktalara hâkim olmasıyla son buldu. Çatışmalar sırasında Hiyabani öldürüldü veya intihar etti.

Atabaki, “Rıza Şah’ın Hükümdarlığı: Tek Ülke, Tek Millet” adlı üçüncü bölümde, Rıza Şah Dönemi otoriter modernleşmesinin Azerbaycan üzerindeki etkilerini inceler. Bu dönemde İran’ı Farslaştırma politikası uygulanmış, ana dili Farsça olmayan Azerbaycan, Huzistan gibi bölgelerde halkın Farsçayı benimsemesinin çareleri aranmıştır. Türkçe ve Arapça gibi diller “yabancı dil” olarak nitelendirilerek kullanımları yasaklanmıştır. Bu döneme damgasını vuran bir diğer gelişme, birçoğu Türk kökenli olan aşiretlerin yerleşik hayata geçmeye ikna edilmesi ve gerektiğinde zorlanmasıdır. Azerbaycan, bu dönemde idari olarak Doğu Azerbaycan ve Rızâiye (bugünkü Urmiye) olarak ikiye ayrılmıştır. Yazar, her ne kadar açıkça belirtmemiş olsa da bu idari taksimin, Azerbaycan bölgesinin idari bütünlüğünü bozmaya yönelik olduğu savunulabilir. Atabaki, Rıza Şah Dönemi’nde Azerbaycan’ın ticari öneminin azaldığını da kaydeder. Ekonomi alanında belki de daha çarpıcı bir örnek, Azerbaycan’ın devlet destekli sanayileşmeden aldığı payın, Rıza Şah’ın memleketi olan Mazenderan ve İran’ın merkezine kıyasla oldukça düşük bir düzeyde olmasıdır. Bu durum, Azerbaycan bölgesinin Tahran yönetiminin önceliği olmaktan çıktığına işaret etmektedir.

“Azerbaycan’da Özerklik Hareketi’nin Yeniden Doğuşu” başlıklı dördüncü bölümde, İkinci Dünya Savaşı sırasında İran’ın işgale uğraması, Tudeh Partisinin kuruluşu, Azerbaycan’da merkezî yönetime karşı giderek artan tepkiler ve Meşrutiyet Anayasası’nda bulunan eyalet encümenlerinin açılması taleplerine değinilir. Rıza Şah’ın müttefik devletler tarafından 1941’de tahttan indirilmesinden sonra İran’da birçok siyasi parti kurulmuştur. Bunlar içinde Sovyetler’e bağlı olmakla itham edilen Tudeh Partisi öne çıkmaktadır. Parti kısa süre içinde Azerbaycan şehirleri başta olmak üzere birçok şehirde örgütlenmiş ve toplumsal hayatta etkili olmaya başlamıştır. Partinin siyasi kampanyalarında dile getirdiği talepleri arasında, Meşrutiyet Dönemi’nin mirası sayılan eyalet encümenlerinin kurulması da vardı. Tudeh Partisi yetkililerine göre böylesi bir önlem, İran’ın millî birliğine zarar vermek bir yana onu güçlendirecek bir adım olurdu. Tudeh Partililerin kendi aralarında ayrıştıkları bir konu ise Türkçenin kamusal hayattaki konumuna ilişkindi. Kimi üyeler resmî toplantılarda Farsça yerine Türkçe konuşuyordu ve bu durum hem parti içinden hem de Tahran’dan tepkilerin gelmesine neden oluyordu. Atabaki’ye göre 1920’li yıllardan itibaren Tahran yönetiminin Azerbaycan’ın sorunlarına duyarsız kalması, bölgeye yapılan siyasi, ekonomik ve kültürel baskı ile savaş dönemi zorluklarının bir türlü aşılamaması; Azerbaycan’da çeşitli kesimlerden insanların özerklik fikrine sıcak bakmasına neden oldu. Bu yönelim, 1944 yılından itibaren Azerbaycan şehirlerinde yapılan siyasi toplantılarda yerel meclis ve özerklik taleplerinin yüksek sesle dile getirilmeye başlanmasıyla somutlaştı.

Atabaki “Azerbaycan Demokrat Partisi” başlıklı beşinci bölümde, 1945 yılında Tebriz’de kurulan “Azerbaycan Demokrat Fırkası”nın (ADF); kuruluşunu, partinin Tudeh Partisi ile olan ilişkisini ve lider yapısını ele alır. Özerklik hareketinin lideri konumundaki Pişeveri gibi hemen hemen tamamı Azerbaycanlı olan bir grup eski komünist, Tudeh Partisinin sınıfa dayalı siyasetini reddederek milletin tamamını kapsayan bir siyaseti uygulamak üzere ADF’yi kurar. Pişeveri ve arkadaşları, İran ve Azerbaycan’da sınıf bilincinin tam anlamıyla oluşmamasından hareketle halkın bütün kesimlerini kapsayan bir siyaseti takip etmenin doğru olacağını düşünmüştür. ADF’nin yayımlanan deklarasyon ve tüzüğünde, Azerbaycan Türkçesinin bölgede resmî dil olması ve Azerbaycan’ın özerkliği gibi maddeler yer almaktaydı. ADF liderlerinin Azerbaycan dili üzerindeki ısrarları, bugüne kadar bir iletişim dili olan bu dilin, artık bir kimlik aracı hâline geldiğini gösteriyordu. ADF, Tudeh Partisinden sınıf meselesine bakışıyla ayrılsa da üyelerini buradan devşirmekten geri durmadı. İddialara göre ADF’nin 200.000’i bulan üyelerinin birçoğu, eski Tudeh üyesiydi. Ayrıca kurulan özerk hükûmetin üyelerinin yaklaşık %70’i ya Tudeh üyesiydi ya da partinin işçi sendikasıyla irtibatlıydı. Tudeh üyelerinin ADF’ye katılımı, fırkanın bölgede nüfuz ve hâkimiyetini artırmasına imkân verdi. Yazara göre ADF ve Tudeh Partisinin lider kadrolarının profilleri ise birbirinden farklıydı. Tudeh Partisinin lider kadrosunun önemli bir kısmını Batı Avrupa’da eğitim almış kişiler oluşturuyorken ADF’nin Pişeveri, Şebisteri ve Bîrîya gibi yöneticileri; Çarlık Rusyası’nda ve Sovyetler Birliği’nde siyasi aktivist olarak bulunmuştu. Dolayısıyla Tudeh Partisinin ileri gelenleri o yıllarda Batı Avrupa sosyalizmine meyilliyken ADF yöneticilerinin zihniyetleri Rusya ve Azerbaycan’daki siyasi ortamlarda şekillenmişti.

“Azerbaycan Özerk Hükûmeti” başlıklı altıncı bölüm, 1945 yılında Azerbaycan Millî Meclisinin açılması ile başlayan ve yaklaşık bir yıl süren dönemde; Azerbaycan Millî Hükûmeti’nin faaliyetlerine ve merkezle ilişkilerine ışık tutar. Özerk hükûmet, işbaşına gelir gelmez bir dizi reformu hayata geçirmeye başladı. Toprak reformu, özerk hükûmetin programında yer alan en önemli konulardan biriydi. Bu hususta çıkarılan ilk yasa uyarınca Azerbaycan Millî Hükûmeti’ne karşı çıkarak başka bölgelere gidenlerin topraklarına el konulacaktı. Yasaya göre bu topraklar yoksul köylülere dağıtılacaktı. İkinci yasa ise devletin mülkiyetinde olan toprakların, su kaynaklarının ve otlakların köylülerin kullanımına sunulmasını öngörüyordu. Köylünün hayat şartlarını iyileştirmeyi hedefleyen ikinci tasarıyla geleneksel ortakçılık sisteminin değiştirilip köylünün hasattaki payının %20’den %40’lı oranlara çıkarılması hedefleniyordu. Özerk hükûmet, köylünün refahını artırmayı hedefleyen bu tür reformların yanında Azerbaycan halkının gönlünü kazanmaya yönelik çeşitli toplumsal adımlar da attı. Örneğin Rıza Şah Dönemi’nden itibaren çeşitli kısıtlamalara tabi olan Muharrem ayı törenleri serbest bırakıldı. Ayrıca özerk hükûmet, Azerbaycan dilini resmî dil hâline getirerek popülaritesini artırmaya çalıştı. Dönemin başında Türkçe-Farsça çıkan birçok gazete bir süre sonra yalnızca Türkçe çıkmaya başlamıştı. Ne var ki Atabaki’ye göre özerk hükûmetin bu çabaları, Azerbaycan’da beklenen etkiyi yaratmadı. Farsçanın aleyhine Türkçenin yaygın kullanımı Azerbaycanlıları, İran’ın diğer bölgeleriyle bağlarının kopuyor olduğu düşüncesine sevk ederek endişelendirmişti. Ayrıca dinî konulardaki serbestlik; ADF üyelerinin, ulema arasında “ehliküfür” olarak anılmasına engel olamadı. Nihayet özerk hükûmetin kuruluşunun birinci yılına doğru Başbakan Kavam’ın kurnaz manevraları, ADF’nin arkasındaki güç olan Sovyetler’in bölgeden çekilmesi ve Soğuk Savaş Dönemi’nin henüz oluşmakta olan dengeleri; Azerbaycan Millî Hükûmeti’nin sonunu getirdi. İran ordusu, özerk hükûmetin birinci yılını kutlamaya hazırlandığı günlerde Tebriz’e girdi. İddia edildiğine göre şehirde fazla bir direnişle karşılaşılmadı. ADF liderlerinin çoğu ülkeyi terk etti. Kısa bir süre sonra ise yaklaşık 15.000 kişi bölgeden sürgün edildi. Böylece Azerbaycan’da özerklik ateşi en azından bir süre için sönmüş oldu.

Atabaki’nin kitabı birçok araştırmacının güncel siyasi hesaplara göre yorumladığı Azerbaycan’da özerklik ve kimlik meselelerine genel bakış sunan değerli bir çalışmadır. Her ne kadar yazarın ön sözde yöntemini ortaya koyarken ifade ettiği tarafsızlık ilkesi abartılı olarak değerlendirilebilirse de Atabaki’nin konuya soğukkanlı bakabildiği görülmektedir. Kitap, akıcı ve anlaşılır bir Türkçe ile tercüme edilmesine rağmen tarihlerin yazımında birtakım hataların yapılması dikkat çekmektedir.

Reisi’nin Persepolis Ziyareti ve İranlı Kimliği

Mert Aydemir

İslam Cumhuriyeti, Persepolis’e karşı en iyi ihtimalle kayıtsız olsa da bu tutum, çeşitli iç ve dış dinamiklere bağlı olarak değişmeye başlamıştır.