Bir Kanunun Hatırlattıkları

İran Parlamentosunun 6 Haziran 2017 Salı 584 kanunu ilga etmesi ne anlama geliyor?

Serhan Afacan İç Politika Koordinatörü

Her anayasanın zamanla eskidiği ve revizyona ihtiyaç duyduğu aşikardır.

Alexis de Tocqueville Fransız Devrimi’ni incelediği “Eski Rejim ve Devrim” kitabındaki şu cümle ile devrimlerin önemli bir özelliğine işaret eder: “Bütün sivil ve siyasi devrimler kendi ülkelerinin hudutlarıyla sınırlıdır.” 6 Haziran 2017 Salı günü şimdiki adı İslami Şura Meclisi, 1979’dan önceki adı ise Milli Şura Meclisi olan İran Parlamentosunda kabul edilen ve 10 Eylül 1906 ila 21 Mart 1931 tarihleri arasında çıkan 584 kanunun ilgasını öngören kanun bu satırların yazarına Tocqueville’in tespitini hatırlattı. Kanunun hatırlattığı diğer bir şey de yakın İran tarihini incelerken kopuş ve devamlılık arasındaki dengeyi yitirmemek gerektiğidir. 1979 Devrimi meydana geldiğinde kadim bir devlet geleneğine ve neredeyse iki yüzyıla yakın bir modernleşme serüvenine sahip olan İran’da devrimci unsurların her şeye sıfırdan başlaması beklenemezdi. Nitekim 1979’dan sonra önceki döneme ait birçok kurum ismen değilse de işlev olarak varlığını korumuş ve Kacar ve Pehlevi dönemlerinden kalan birçok kanun yürürlükte kalmaya devam etmiştir.

6 Haziran’da kabul edilen kanunla Muzafferiddin Şah Kacar’ın 5 Ağustos 1906 tarihli fermanıyla toplanan 1. Meclisten, Rıza Şah Pehlevi saltanatının ilk evrelerinde toplanan 8. Meclisin ilk aylarını kapsayan döneme kadar çıkmış birçok kanun yürürlükten kaldırılmıştır. İlga edilen kanunlardan birisi de 11 Mart 1922 tarihinde Mecliste kabul edilen Yüksek Eğitim Şurası (Şura-yi Ali-i Mearif) kanunudur.[1] Şura’nın sergüzeşti ise son derece dikkat çekicidir. Kanunu gerekli kılan şartlar Kacar elitlerinin 19. yy boyunca giriştikleri ve tarihçilerin modernizasyon olarak adlandırdığı ıslah çabalarına dayanmaktadır. 19. yy başlarında Ruslar karşısında büyük askeri hezimetler yaşayan İran’da ilerleyip güçlenmenin yolu zamanın ruhuna uygun olarak eğitimi önceleyen bir seri reformda aranmıştır. Bu meyanda, büyük devlet adamı ve Nâsireddin Şah Kacar’ın sadrazamı Emir Kebir’in yüzyılın ortasında başlattığı eğitim reformları, modern İran tarihi boyunca da önemli bir konu olmayı sürdürmüştür. Eğitim alanında başlangıçtan itibaren karşılaşılan en temel sorun ise “geleneksel” olan ile “zamanın gereklerine uygun” olan arasında bir denge bulmak olmuştur. Bu ikilemi Batı’nın ilmi terakkisiyle donanıp memlekete dönerek benzer bir gelişmeyi İran’a da taşımak üzere Avrupa’ya gönderilen İranlıların hatıralarında görmek mümkündür. İran’da bunun ilk ve en iyi bilinen örneği 1815-1819 yılları arasında bulunduğu İngiltere’ye dair gözlemlerini “Gozareş-i Sefer-i Mirza Salih Şirazi” (Mirza Salih Şirazi’nin Sefernamesi) isimli eserinde aktaran Mirza Salih Şirazi’dir. Askeri ilimlerde kendisini ilerletmek üzere İngiltere’ye gönderilen ancak biraz da maksadın dışına çıkarak farklı meraklar edinen Şirazi, ülkesine dönmesinin ardından yanında bir matbaa kurmak için gerekli teçhizatı getirmekle kalmamış aynı zamanda birçok İranlıyı Avrupa’nın ilmen ne kadar ilerlediğine de ikna etmiştir.

Takip eden dönemlerde Avrupa’nın yolunu tutan İranlı talebelerin sayısı arttığı gibi İran’da gerek misyonerler marifetiyle gerekse de bizatihi İranlı reformcuların gayretiyle Avrupai eğitim kurumları neşvünema bulmuştur. Emir Kebir’in azledilmesinin ardından Mirza Ali Han Eminüddevle’nin sadrazamlığı döneminde bir tür sivil inisiyatif olarak din adamları, entelektüeller, siyasiler ve tüccarların katılımıyla Tahran’da kurulan Maarif Encümeni’nin temel hedefi çağdaş eğitim girişimlerini düzenlemek olmuştur. Ders kitapları hazırlamak, Hulasatü’l Havadis adında günlük bir gazete çıkarmak ve bir kütüphane kurmak gibi önemli işlere imza atan kurum zaman içerisinde bağımsızlığını yitirmiş ve yok olmuştur. İlk yıllarda atılan çeşitli adımların ardından 1921 askeri darbesinden bir süre sonra Mart 1922’de “ilim alanını genişletmek, bilgi ve fenni yaymak ve ilim ve fen tahsilindeki eksikleri gidermek” amacıyla çıkarılan Yüksek Eğitim Şurası kanunu bu girişimlerin bir uzantısıdır. Kanun, Eğitim Bakanının resmi başkanı olduğu söz konusu Şura’nın şartları haiz müçtehit bir din adamı, iki yüksek ve orta dereceli okul müdürü, iki yüksek ve orta dereceli okul öğretmeni ve beş ilim adamından oluşmasını öngörmüştür. Bilimsel yayın yapma, eğitim kurumlarının sayısını artırma, gerekli mevzuatı çıkarma, gazete ve dergi çıkarma izni verme gibi yetkilerle donatılan kurumun bir görevi de mevcut mekteplerle yeni okullar arasındaki ihtilafları ortadan kaldırmaktır. Kanunun müzakereleri esnasında yanlış anlaşılmalara mahal vermemek amacıyla din adamlarının öğretmenler ve bilim adamlarından önce yazılması özel olarak sağlanmıştır. Şura’nın oluşmasından sonra özellikle medrese talebeleri, üyeler arasındaki bazı isimlerin dini konularda liyakat sahibi olmadığı gerekçesiyle itiraz etmiştir.

1925 yılında Pehlevi Hanedanının kurulmasının ardından takip edilen seküler politikaların etkisi eğitim alanında da fazlasıyla görülmüştür. Meclisteki bütün yasama faaliyetlerinin Şeriata uygunluğunu denetlemek için din adamlarından kurulu beş kişilik bir heyet vaz eden 1906 Anayasası ve diğer kanunlar kâğıt üstünde yürürlükte kalsa da fiiliyatta eğitim milliyetçi-seküler bir anlayışla yeniden düzenlenmiş ve “modern” eğitim ile geleneksel olan arasındaki mesafe daha da açılmıştır. Bu dönemde takip edilen politikalar eğitimi giderek dinin kontrol sahasının dışına çıkarmıştır. Muhammed Rıza Şah’ın politikaları ve 1963 yılında ilan ettiği Beyaz Devrim birçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da bu ivmeyi hızlandırmıştır. Pehleviler’den geriye eğitimin belirli bir dünya görüşünün dar bir yorumu etrafında örgütlenme geleneği kalmıştır. 1979 Devrimi’nden sonra ise İran hızlı bir kültür devrimi aşamasına geçmiş ve dinin her alanda olduğu gibi eğitim alanındaki düzenleyici gücü de artmıştır. 1984 yılında kurulan Yüksek Kültür Devrimi Şurası (Şura-yi Ali-i İnkilâb-ı Ferhengî) ile eğitim ve kültür alanı hızlı şekilde “İslamileştirilmeye” çalışılmıştır. Bu defa da farklı bir içerikle de olsa eğitim politikaları yine dar bir yoruma tabi tutulmuştur. Bu nedenle meclisin geçtiğimiz ay yürürlükten kaldırdığı Yüksek Eğitim Şurası kanunu bir anlamda özünde İran modernleşmesinin serüvenini barındırmaktadır.

Ayetullah Humeyni, Muhammed Rıza Şah karşıtı hareketinin erken evrelerinde monarşinin tümden lağvedilmesinden ziyade kanuna uygun hareket edilmesinde ısrar etmiştir. Nitekim Humeyni 6 Kasım 1962 tarihinde mecliste eyalet ve kent konseylerine kadınların katılımına ilişkin kanun tasarısının görüşüldüğü dönemde, dönemin başbakanı Esedullah Alem’i şikâyet için Şah’a hitaben yazdığı mektupta 1906 Anayasasına uygun hareket etmenin gerekliliğine şu ifadelerle dikkat çekmiştir:

[…] İslam ümmeti hakkında hayırhah hislere sahip birisi olarak zatıalilerinin dikkatini yağcılık, kulluk gösterileri ve uşaklıkla din ve kanun dışı bütün işleri yapıp bunları zat-ı devletlerine isnat etmek ve milletin ve saltanatın teminatı olan Anayasayı ihanet ve hata dolu kararnamelerle itibardan düşürmek isteyen insanlara güvenmemek gerektiğine çekerim. […]. Müslümanlar sizden Esedullah Beyi İslam’ın kurallarına ve Anayasaya riayet etmesi için kararlılıkla hesaba çekmenizi beklemektedirler.

Ne var ki takip eden yıllarda Humeyni “iyi Şah’ın kötü maiyeti” söylemini terk etmiş ve doğrudan monarşiyi hedef almaya başlamıştır. Şah’ın takip ettiği politikalar zamanla Humeyni’nin ve diğer monarşi karşıtlarının söylem ve hareketini daha da sertleştirmiş ve 1979 Anayasası ile birlikte adı İran İslam Cumhuriyeti olan yeni bir rejim kurulmuştur. Fakat 1906 Anayasası çerçevesinde oluşan birçok kanun varlığını sürdürmüştür. Yeni rejimin yaklaşık kırk yıllık tarihi boyunca birçok örneğine rastladığımız kanun değişikliklerinin bir yenisi geçtiğimiz ay gerçekleştirilerek birçok kanun lağvedilmiştir. 1979 Devriminin ardından İran’da devlet mekanizmasına ve toplumsal yapıya giydirilmek istenen Şii İslam’ına dayalı düzen önemli bir birikim oluşturmuşsa da bazı konularda boşluklar sürmektedir. Ülkede nizamın artarak “devrimci” ilkeler ekseninde şekillendiği bir ortamda mevcut anayasanın özellikle bireysel, etnik ve dini haklar içeren bazı maddelerinin kâğıt üstünde kaldığına ilişkin tartışmalar sürmektedir. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de bu duruma dikkat çekmek için Kasım 2016’da “Vatandaşlık Hakları Bildirgesi” başlığı taşıyan ve din, dil ve etnik kökenden bağımsız olarak herkesin devlet idaresinde yer almasını sağlamak, insanların dinine ve itikadına müdahale etmeden bunları yaşamalarını mümkün kılacak şartları temin etmek ve İran’da etnisite ve kültür konularındaki güvenlik odaklı bakış açısını değiştirmek gibi maddeler içeren bir metin ilan ederek İranlı seçmene ihlalleri giderme sözü vermiştir.

Her anayasanın zamanla eskidiği ve revizyona ihtiyaç duyduğu aşikardır. İran’ın değişen toplumsal yapısı ve nüfusunun önemli kısmının Devrim sonrası dünyaya gelmiş bireylerden oluşması buna uygun zinde bir anayasayı kaçınılmaz kılmaktadır. Nitekim ülkede yapılan tartışmalara bakılırsa orta vadede yalnızca sınırlı yasal düzenlemeler yeterli kalmayacak yeni Anayasa talepleri daha yüksek sesle dillendirilmeye devam edecektir.


[1] Yüksek Eğitim Şurasına ilişkin verilen bilgiler başka kaynak gösterilmediği sürece şu kaynaktan alınmıştır: Shohani, Siavash, “şura-yi âlî-i maarif: muvafikan ve muhalifan”, Peyam-i Baharistan, Bahar 2010, 483-516.

Hamid Rıza Bekâî’den İran Yargısına Sert Eleştiriler

Hamid Ebrahimi

Bekâî, serbest bırakıldıktan sonra kendisini karşılamaya gelen taraftarlarına yaptığı konuşmada İran yargısını sert sözlerle eleştirdi.