Deli Adam Teorisi ve İran İslam Cumhuriyeti

Deli adam teorisine göre çılgınca davranarak tehditkâr olmak, ülke liderleri için karşı tarafla diplomatik pazarlık gücünü artırarak birtakım kazançlar sağlayabilir.

Joe Biden’ın ABD’de göreve başlamasıyla birlikte İran’ı kontrol etme sorunu kritik seviyeye yükseldi. Nükleer Anlaşma’yı yeniden canlandırma sorunu her geçen gün daha karmaşık hâle gelmekte ve görünen o ki ne İran yaptırımların kaldırılması talebinden vazgeçmeye hazır ne de Biden’ın ekibi bu talebi gerçekleştirme ve Anlaşma’ya geri dönme niyetindedir. İran ve ABD arasındaki son düellonun sahnelendiği bu dönemde İran, iç ve dış kriz dalgalarıyla boğuşmaktadır.

Yaptırımların İran ekonomisine ödettiği ağır bedellere rağmen Tahran, uluslararası ilişkilerde kâr-zarar ilkesini göz ardı ederek ABD karşıtı politikalar izlemeye ve ideolojik ideallere dayalı bölgesel gerilimleri tırmandırmaya devam ediyor. İran on yıllardır; Batı ile yüzleşme politikası izlemek, bölgesel müdahalelerini genişletmek, İsrail’i tehdit etmek, Dubai’ye saldırıda bulunmak, nükleer şantaj yapmak, ülke içindeki protestoları bastırmak ve İran’ı tecrit ettirip ekonomik sıkıntıya sokmak gibi politikalar izlemektedir. Ne tür bir kazanç sağladığı belli olmayan bu maliyetli politikalarsa akla “Batı ve bölge ülkeleri karşısında bu tarz stratejilerin kullanılmasının temel nedenleri nelerdir?” ve “Uluslararası ilişkilerde kâr-zarar ilkesini önemsemeyen İran normal bir aktör olarak kabul edilebilir mi, yoksa uluslararası ilişkiler alanında ‘deli devlet’ olarak mı görülmeli?” şeklinde soruları getirmektedir.

Deli Adam Teorisi

ABD’nin 37. Başkanı Richard Nixon, Machiavelli’nin “delirmiş gibi davranma” teorisini somutlaştıran ilk liderdi. 1969’da Kuzey Vietnamlı liderlerin eylemleriyle başa çıkamayan ve savaştan çıkmanın bir yolunu arayan Nixon, Henry Kissinger aracılığıyla Sovyetler Birliği ve Kuzey Vietnam’a bir mesaj gönderdi. Başkan’ın mümkün olan her yola başvurabileceğine dair bir uyarı olan mesajda, “Başkan’ın parmağı nükleer silahı ateşleyen düğmenin üstündedir.” deniyordu.

Nixon deli gibi davranarak Sovyetler Birliği ve Kuzey Vietnam’a diz çöktürememiş olsa da dönemin Beyaz Saray Genel Sekreteri günlüğüne “Nixon bana ABD’nin o sırada yaptığı şeyin deli adam teorisini uygulamak olduğunu söyledi.” ifadesini not etmişti.

Teoriye göre deli gibi davranmak veya tehditkâr olmak, ülke liderleri için karşı tarafla diplomatik pazarlık gücünü artırarak birtakım kazançlar sağlayabilir. Burada hatırlatmak gerekir ki Nixon’dan önce Thomas C. Schelling ve Daniel Ellsberg gibi önde gelen strateji uzmanları da deli adam teorisine benzer kuramlar geliştirmiştir. Bu kuramlara göre belli koşullar altında delice davranmak (perceived madness), gerçek bir tehdit algısı oluşturup karşı tarafı imtiyaz vermeye zorlamakta başarılı bir taktik olabilir.

“Oyun Teorisi”ni geliştiren Schelling’e göre diplomasi ve müzakere sürecinde liderlerin tercih edebilecekleri “rasyonel yollardan” biri de rakiplerini çılgınca, acımasızca ve öngörülemez davranabileceklerine ikna edebilmektir. Ayrıca Ellsberg’e göre bazen bir şantajcı devlet önce karşı taraftan belirli bir dizi taleplerde bulunur. Daha sonra müzakere masasında ya da “baskı diplomasisi” sürecinde, talepleri karşılanmazsa savaş çıkabileceği şeklinde tehdit eder ve bunun yanı sıra deliymiş gibi davranır. Böylece akıllı aktör olarak karşı taraf, olası riski göze almaktan kaçınarak geri adım atabilir.

Batı’dan İmtiyaz Almak İçin Akıllıca Delilik

Siyasi psikoloji ve uluslararası ilişkiler uzmanları; Adolf Hitler, Nikita Kruşçev, Saddam Hüseyin, Kim Jong-il, Mahmud Ahmedinejad, Muammer Kaddafi ve hatta Donald Trump gibi liderleri zaman zaman kendilerini deli olarak gösteren liderler olarak değerlendiriyor. Bu yazıda, “deli” kelimesi İngilizce “crazy/irrational/insane” kelimeleriyle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Bu kavramdan kastedilen durum; bir liderin veya devletin normal taleplerden sapması, kâr-zarar ilkesine dayalı standart ve makul davranışlardan uzaklaşması ve uluslararası sistemdeki sonuçlarının toplum için ağır bile olsa maliyetli kararlar almaktan geri durmamasıdır. Örneğin II. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Hitler, Avusturya’yı ve Çek Cumhuriyeti’nin Sudetenland bölgesini ilhak etmek için geniş çaplı bir savaş tehdidinde bulunmuş ve Hitler’i deli olarak gören İngiliz ve Fransız yetkililer, daha büyük bir savaşın yaşanma olasılığından duydukları endişeden dolayı Hitler’in tehditleri karşısında geri adım atmıştır. Başka bir örnekte, dönemin Sovyet lideri Kruşçev, Kasım 1958’de Batılı devletlerin güçlerini Batı Berlin’den çekmelerini istemiş ve aksi takdirde Sovyetler Birliği’nin Berlin’i ateşe vereceği yönünde bir ültimatom vermiştir. Gerçi Kruşçev’in bu politikası başarılı olamamış ve söz konusu devletler Kruşçev’in tehdidine boyun eğmemiş ama kendisinin sergilediği bu tutum, deli adam siyasetinin bir örneği olarak tarihe geçmiştir.

Saddam ve Kaddafi, ABD ile karşı karşıya geldiklerinde nispeten benzer bir yaklaşımla aynı yöntemi kullanmış ve ABD ile zıtlaşmanın zirvesindeyken iktidarlarını korumak için kitle imha silahları geliştirme yolunu tercih etmiştir. Ancak kendilerini tamamen irrasyonel bir biçimde delirmiş gibi göstermedeki aşırılık, bu iki liderin başarısız olmasına yol açmıştır.

Bu varsayımlar ve İran’ın uluslararası arenadaki davranış şekli göz önüne alındığında İran, son kırk yılda ve özellikle mevcut durumda alışılmadık davranışlar göstermek, tehdit edici açıklamalar yapmak ve buna uygun kararlar almak suretiyle kâr-zarar ilkesiyle herhangi bir ilişkisi olmayan politikalar izleyerek ABD’yi yaptırımları kaldırmaya ve uluslararası sistemde İran’ın meşruiyetini kabul etmeye zorlamak istiyor denebilir.

İran, kendi ideolojisi nedeniyle geleneksel ve kabul edilmiş Batı rasyonalitesiyle çelişen alışılmadık bir strateji uygulamaktadır. Hâlbuki Batı öğretilerine ve teorilerine dayanan rasyonalite, devletler arasındaki ilişkilere hâkim kâr-zarar ilkesine dayanmaktadır. Bu bağlamda realist düşünce açısından eğer bir devlet yaptırımların, şiddetli izolasyonun ve sosyal çöküşün felç edici baskısıyla karşı karşıya kalırsa nihayetinde birtakım taleplerinden vazgeçmeye zorlanarak bekasını ve ulusal çıkarlarını korumak için büyük güçlerle gerilimi düşürmek maksadıyla diplomasi yöntemini seçecektir. Ancak İran’ın benimsediği strateji, mutlak bir kâr-zarar ilkesine dayanmamaktadır. Diğer bir deyişle İran, “Devletin bekası her şeyin üstündedir.” şiarını göz önünde bulundurarak yaptırımlar ve tecrit karşısında bile Batı baskısına direnmeyi seçmektedir. Saddam ve Kaddafi’nin kaderinden ders alan Tahran, beka tehlikesi olmadığı sürece taleplerinden geri adım atmayacaktır. İran, bunu da akılda tutarak Biden’ın ekibiyle “daha güçlü ve uzun vadeli” müzakerelere katılırsa ABD’nin artan talepleri nedeniyle bekasının ciddi şekilde tehlikeye girmesinden korkmaktadır. Basitçe ifade etmek gerekirse İran’ın stratejisi yalnızca ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaya odaklanmış durumda ve derin, tarihsel Tahran-Washington güvensizliği ve karamsarlığı bu tutumu güçlendirmektedir.

Bu durum, Tahran’ın diplomasiden yana olmadığı anlamına gelmemektedir. İran, çeşitli güvenlik alanlarında ve jeopolitik konularda ABD ve Batılı devletlerle çok sayıda açık veya gizli görüşme yaptı. Özellikle Nükleer Anlaşma sürecinde ABD ve Avrupalı güçlerle yoğun ve doğrudan müzakereler yoluyla uzlaşıldı. Bu süreçte İranlı yöneticiler yapılan müzakerelerde acil ve hayati taleplerde bulundu. Bu talepler; ABD ve Avrupalı devletlerin İran İslam Cumhuriyeti gerçeğini kabullenerek bu yönde gereken garantiyi sağlamaları ile İran’ın ticari ilişkilerini yürüterek ekonomik olarak hayatta kalması ve bölgesel müdahaleleri sürdürebilmek için uluslararası finans kanallarının kullanılmasına izin verilmesidir.

Mesele şu ki ABD ve büyük Avrupalı güçler, İran’ı daha güçlü bir biçimde çevreleme politikası izlediklerinde Tahran kendisini deli ve tehlikeli olarak gösterme yönünde daha fazla baskı hissetmektedir. Böylece gerilimi artırarak Batı’dan daha fazla imtiyaz alabileceğini ummaktadır. İranlı yetkililerin; “İsrail bölgedeki kötü huylu bir kanser hücresidir.”, “İsrail haritadan silinmelidir.” ve “Tel Aviv’i yerle bir edeceğiz.” gibi tehditkâr açıklamalarının yanı sıra Aramco tesislerine düzenlenen saldırı, ABD insansız hava aracının düşürülmesi, Irak’taki ABD güçlerine yönelik saldırılar, protestoculara yönelik baskılar bu bağlamda değerlendirilebilir.

İran’ı Dize Getirme Çabası

İran İstihbarat Bakanı Mahmud Alevi’nin son zamanlarda “İran nükleer silah geliştirmeye yönelirse bunun sorumlusu İran’ı bunu yapmaya zorlayanlar olacak.” şeklindeki ifadeleriyle Tahran, ABD’ye “İran’ın gerçekleştirebileceği çılgınca eylemler aslında ABD’nin alacağı kararlara bağlıdır.” mesajını vermektedir. Başka bir deyişle, Tahran’ın bakış açısına göre bu söylemler tehdit düzeyinde kalmayıp eylem düzeyine de geçebilir. Bu şekilde İran; büyük güçlerin, Tahran’ın nükleer bir güce dönüşmesi ve bunun sonucunda bölgedeki güç dengesinin bozulması ile silahlanma yarışının ortaya çıkması yönündeki endişelerini artırmak maksadıyla nükleer silah geliştirme programını masada hazır tuttuğunu ifade etmektedir.

Gerçek şu ki bugün Batı dünyası ve bölge devletleri için İran’ı kontrol etme sorunu daha karmaşık bir hâle dönüşmüştür. İran dış politikasının iniş çıkışları daha yoğun bir biçimde yaşanmakta ve İran’la uğraşmak; bu devletler için daha maliyetli, daha zor ve daha sorunlu hâle gelmektedir. Uzun bir süre büyük güçler, bazı ülkelerin deli gibi davranma politikası karşısında stratejik sabır siyasetini izlemiştir. Zira bu aktörlerin rasyonel ve normal davranış yolundan sapmaları stratejik bir yöntemden çok zaman zaman ortaya çıkan taktiksel bir yöntemdi. Ancak bu deli aktörlerin herhangi bir nedenle akılcılık yolundan sapmaları ideolojik, ilkeli ve kalıcı bir şekil aldığında (Saddam ve Kaddafi gibi), büyük güçler askerî müdahaleden geri durmadı.

ABD başta olmak üzere Batı’nın günümüzde İran’la yaşadığı sorunun önemli bir kısmı, İran’ın hangi yolu seçeceği sorusuyla ilgilidir: İran normal bir oyuncu gibi mi davranmak istiyor, yoksa deli adam stratejisini uygulayarak nükleer güç olmayı mı düşünüyor? Ancak İran’ın; mantıksız, acımasız ve deli gibi davranmasının nedeni İran’ın doğası gereği mantıksız olması değildir. İran, belirtilen nedenlerden dolayı bu şekilde davranarak Batı’dan imtiyaz almak peşindedir. İran için kritik ve nihai bir hedef vardır: Ulusal çıkarlara ve ülke halkına ciddi zararlar verse bile İslam Cumhuriyeti Devleti’nin bekasını sağlamak.


Bu makalede dile getirilen görüşler yazarların kendisine aittir ve İRAM'ın yayın politikasını yansıtmayabilir.

Deli Adam Teorisi, İran, ABD

Maksimum Baskı Politikasının Geleceği

Hossein Aghaie Mohammad Hossein Daneshvar

Trump’ın Nükleer Anlaşma öncesi uygulamalara geri dönmesi, yönetim değişikliği yapmak veya Tahran’ın davranışlarını değiştirmek istediği anlamına geliyor.

İran’ın İdlib Müdahalesi Ne Anlama Geliyor?

Hossein Aghaie

İran’ın, Suriye’deki jeopolitik denklemlerde köşeye sıkıştığı görülmektedir.