Devlet ve Maduniyet: Türkiye ve İran’da Modernleşme, Toplum ve Devlet

01.03.2019

Devlet ve Maduniyet: Türkiye ve İran’da Modernleşme, Toplum ve Devlet

Touraj Atabaki

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, 264 sayfa

ISBN: 978-605-399-153-3

Madun terimi ilk defa 1920’lerde İtalyan Marksist Antonio Gramsci tarafından kavramsallaştırılmıştır. Gramsci hapishane yıllarında eserlerine sansür uygulanması nedeniyle sınıf kavramı yerine madun (subalterno) kelimesini kullanmıştır. 1960’lara gelindiğinde “Madun Çalışmaları” grubunun öncülerinden Ranajit Guha tarafından söz konusu terim, Hindistan tarih yazımındaki tarafgir tutum, tarihsel olmayan tarih yazımı için kullanılmıştır. Bir ekol olarak İngiliz sömürgesi sonrası Hindistan’ında elit-milliyetçi tarih yazımının eleştirisi üzerine ortaya çıkan bu ekolün önde gelen araştırmacıları şunlardır: Ranajit Guha, Touraj Atabaki, Dipesh Chakrabary, Partha Chatterjee, Gayatri Spivak, Gyan Prakash, Gyan Pandey. Madun çalışmacıları madun kavramını mağdur, ezilen anlamlarından ziyade aşağıdan tarih yazımının başrol oyuncuları olan köylülere, işçilere, kırsal kesimde yaşayanlara kısacası spesifik tarihî olaylarda fazlasıyla etkili olabilen ve bu olaylardan etkilenebilen fakat tarih yazımında yer verilmeyen kesimin tarihine eğilim için kullanmıştır. Madun kelimesi, incelenen kitapta ise en genel anlamıyla toplumsal hareketlilik olanaklarından mahrum bırakılmış kişi ve gruplar olarak tanımlanmıştır.

1950’de Tahran’da doğan Touraj Atabaki 1991 yılında Utrecht Üniversitesinde İran Azerbaycan’ındaki Etnisite ve Özerklik başlıklı teziyle doktorasını tamamlamıştır. Amsterdam’da Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde kıdemli araştırmacı olan Atabaki, Leiden Üniversitesinde Ortadoğu ve Orta Asya alanlarında dersler vermektedir. Madun çalışmalarıyla ilgilenen Touraj Atabaki tarafından derlenen ve ilk baskısı İngilizcede 2007 yılında yapılan Devlet ve Maduniyet adlı bu eser, Serhan Afacan’ın başarılı tercümesiyle 2010 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçe olarak yayımlanmıştır. Eserin tercümesi okuyucuda Türkçe telif edilmiş hissi uyandıracak derecede başarılıdır ki bu keyfiyet mütercimin İngilizceye ve İran çalışmalarına olan hakimiyetinden ileri gelmektedir. Ayrıca eserin başlangıcında “maduniyete” ilişkin kaleme aldığı kurumsal giriş mahiyetindeki önsöz okuyucu kitaba hazırlamaktadır.

Eserde Atabaki haricinde Donald Quataert, Vangelis, Kechriotis, Stephanie Cronin, Erik Jan Zürcher, Kaveh Bayat, Hülya Küçük, Umut Azak, Afsaneh Najmabadi ve Nicole A. N. M. Van Os’un da makaleleri bulunmaktadır. 11 makaleden oluşan bu derlemenin temel amacı Türkiye ve İran tarihine ilişkin anlatılardan hareketle iki ülkenin yaşadığı olayları karşılaştırma fırsatı sunmaktır. Böylelikle komşu iki ülkenin özellikle son zamanlarda geçirdiği tarihî süreçteki benzerlikler ve farklılıklar madunların siyasi elitlerle kurduğu ilişkiler üzerinden gözler önüne serilmektedir.

Eserdeki ilk makale “Zaman, İş Disiplini ve Türkiye ile İran’da Modernleşme: Karşılaştırmalı Bazı Gözlemler” başlığını taşımaktadır. Makalede söz konusu iki ülkenin modernizasyon süreci bütünsel ve karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Ayrıca zaman ölçümünün modernizasyon sürecinde en etkili unsurlardan biri olduğu fikrinden hareketle mekanik saatlerin ilk defa hangi yüzyıllarda kullanıldığı ve kamusal alana yayılmasına iki toplumun ne tür tepkiler verdiği üzerinde durulmaktadır. Sanayileşmeyle birlikte zamanın kullanımının önemli hâle gelmesi saatlerin de önemini arttırmıştır. Fakat zaman ölçümündeki değişiklikler bununla sınırlı kalmamış, gün ve ayların hesaplanmasında da birtakım değişikliklere gidilmiştir. Telgrafın ve demir yolunun ilk kez bu ülkelere gelmesi zamanda tasarrufun yanında iş disiplinini de öne çıkarmıştır. İşçilerin çalışma koşullarını iyileştirme gibi kararlar verilmiş ve buna müteakiben iş kanunu çıkartılarak bu kararlar resmî bir zemine taşınmıştır. Atabaki makalesinin sonuç kısmında 19. ve 20. yy.’da görülen saat, zaman çizelgesi, takvim ve program gibi yeniliklerin Türkiye ve İran’da da uygulanmaya başlanmasını her iki ülkenin de modernleşme çabalarıyla ilgili olduğunu belirtmektedir.

“Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde İşçiler ve Devlet” adlı ikinci makalede Donald Quataert, çalışmada emeğin (işçilerin) tarihini, emek örgütlerini ve emekçilerin Osmanlı’da olayların gidişatına yaptığı katkıları değerlendirme amacında olduğunu ifade etmektedir. Quataert Osmanlı tarihinde halkın çok fazla ön plana çıkmamasını aşağıdan tarih yazımı önündeki engellerden, Osmanlı tarihçiliğinin malzemesini kamusal alanlardan ve Avrupa kaynaklarından devşirdiğinden ve Osmanlı arşiv kayıtlarında işçi ve köylülerin dünyasının kayıt altına alınması gibi bir derdin olmayışından kaynaklandığını söyler. Dolayısıyla Osmanlı’da halkın tarihine ilişkin çalışmaların çok az olduğunu belirtmiş ve yazısının devamında Osmanlı’da emek-devlet ilişkisini yeniçeriler, hamal ve liman çalışanları üzerinden ele almıştır. Yazar çalışmasının sonuç kısmında Osmanlı’nın son zamanlarından Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar modernizasyon sürecinin getirdiği birtakım imtiyazlara rağmen iş alanındaki ezici çoğunluğun Müslüman ve Türklerden oluşmasının yanı sıra Hıristiyan mallarının boykot edilmesiyle emeğin (işçi sınıfının) birçok Hıristiyan liderini kaybettiğinden bahsetmektedir.

“Mustarip Ziyaretçiler: Çar İmparatorluğu’nun sınırlarında İran Madunları” başlıklı makale de Atabaki’ye aittir. 1813 ve 1828 olmak üzere Çar İmparatorluğu karşısında üst üste iki yenilgi alan İran’da madunlar göç etmek zorunda kalmıştır. Madunları göçe zorlayan etkenler arasında İran’ın 19. yy.’ın başında aldığı yenilgilerin yanı sıra İran parasının içeride ve dışarıda değer kaybetmesi, nüfus artışı sonucu yaşanan nüfus hareketleri, 1969’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Trabzon ve Tebriz güzergâhlarının önemini yitirmesi, Kuzeybatı İran’daki köylerin Kürt kabileleri tarafından istila edilmesi ve Bahailerin işkence görmesi de gösterilmektedir. İran özellikle ekonomik durumun kötü olması sebebiyle Çarlık İmparatorluğu’na yapılan göçlerden endişe duyarak iade talebinde bulunmuşken Çarlık hükûmeti İranlı göçmenleri ucuz iş gücü olarak görmüştür. Kanun eşitsizliğinin göçmenler arasında bir bütünleştirici unsur olduğunun anlatıldığı yazıda Atabaki, bu durumun “İranlı madunların kendi kültürel kimlikliklerini şekillendirmek ve siyasi hareketlerini ilerletmek konusunda itici bir güç işlevi gördüğünü” (ss. 67) aktarmaktadır.

Vangelis Kechriotis tarafından kaleme alınan “İmparatorluğun Modernizasyonu ve Cemaat ‘İmtiyazları’: Jön Türk Politikalarına Rus Ortodoksların Tepkisi” başlıklı makalede 1908 Meşrutiyeti ile Osmanlı gayrimüslimlerine tanınan birtakım haklardan özellikle eğitim konusundaki imtiyazların Jön Türklerin başa gelmesiyle kaldırılması, Rus Ortodokslarının bu duruma tepkisi ve yaşanan çatışmalar konu alınmaktadır. Yazar, imtiyaz düşüncesinin Osmanlı’daki gayrimüslimler arasında her zaman var olduğunu fakat Jön Türklerin bu konuda pazarlık yapmanın aksine kendi fikirlerini dayatmakta kararlı olduğunu ifade etmektedir. Patrikhane’nin, imtiyazları milletin bir hakkı olarak gördüğünü ve nihayetinde “Osmanlı Devleti, Patrikhane ile yaşadığı ihtilafların sonucunda Patrikhane’nin otoritesini kabul etmeye başladığını fakat Patrikhane’nin tüm iddialarından mutlak olarak vazgeçmesiyle imtiyaz mücadelesinin sonlandığını” aktarmaktadır (ss. 91-92).

Bir diğer makale Stephanie Cronin’in “Yukarıdan Reform, Aşağıdan Direniş: İran’da Yeni Düzen ve Muhalifleri (1927-1929)” adlı çalışmasıdır. 1925 yılında Pehlevî hükûmetinin kurulmasıyla birlikte yeni düzende daha radikal bir modernizasyon politikasının izlenmesi özellikle madun grupların direnmesine neden olmuştur. Bu politikalardan zorunlu askerlik ve şapka kanunu direncin en çok gösterildiği konular olmuştur. Direnişler daha çok Şiraz, İsfahan ve Tebriz merkezli olurken kırsal muhalefet gruplarından da bahsedilmektedir. Cronin bu direnişlerin 1930’lu yıllara gelindiğinde tükendiğini fakat rejim üzerinde ciddi etkiler bıraktığını da eklemektedir.

“Kemalist Cumhuriyette Osmanlı Mirası” başlıklı makalede ise Erik Jan Zürcher, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde Kemalistlerin ilk hedefini nüfusu bir ulus hâline getirmek ve vatanperverlik hissi aşılamak olarak açıklamaktadır. Tarikatların dağıtılması ve Şer’i Kanun yerine İsviçre Medeni Kanunu’nun getirilmesi gibi modernizasyon süreçleri yaşanmış ve ulusal sınırlar 1920’de son Osmanlı Meclisi tarafından kabul edilen Misak-ı Milli ile belirlenmişti. Zürcher savaşların, salgınların ve kıtlığın neticesinde yaklaşık 2,5 milyon Anadolu Müslümanı’nın, 800 bin Ermeni’nin ve 300 bin civarında Rum’un hayatını kaybettiğini ve bunun da Anadolu’da demografik değişimlere sebep olduğunu belirtmektedir. Bu yeni devlette Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe olan güveninden bahsedilmekte ve Jön Türk zihniyetinin günümüz Türkiye’sinde de fazlasıyla hissedildiği belirtilmektedir.

Kitaptaki “Rıza Şah’ın İran’ında İşçilerle yahut Onlarsız: Abadan, Mayıs 1929” adlı yedinci makale Kaveh Bayat’a aittir. Bayat, İran’da kurulan Anglo-İran Petrol Şirketi’nin (APOC) sebep olduğu sorunlar üzerinden İranlı madunların çalışma koşullarını ve muhalefetini konu almaktadır.

Hülya Küçük’ün “Millî Mücadelenin Ardından Yapılan Reformlara Sufilerin Tepkileri: Bir Bülbül Nasıl Kargaya Dönüştü?” makalesinde kaynağını Sufi ideolojiden aldığı düşünülen “ihyacı”, “direnişçi” ve “muhalif” hareketlerden Şeyh Said İsyanı ve Menemen Olayı’nı ele alınmıştır. Ayrıca muhalefet başlığı altında Mehmet Akif Ersoy, Bediüzzaman Said Nursi gibi şahsiyetlerle Nakşibendi ve etrafında oluşan Süleymancılar gibi gruplar değerlendirilmektedir. Makalenin sonuç bölümünde Türk Sufilerinin yeni kurulan rejime karşı herhangi silahlı bir direniş göstermedikleri dinî düşüncelerini ise bireysel yaşamlarıyla sınırlandırdıkları ifade edilmektedir. Bir önceki makaleye benzer şekilde Umut Azak tarafından kaleme alınan “Türkiye’de Kemalist Modernizasyona Bir Tepki Menemen Olayı ve Bir Mitin Yaratılıp Tartışılması: 1930-1391” başlıklı makalede, Türkiye tarihinde modernizasyon sürecine direnişte örnek teşkil eden Menemen Olayı’nın nasıl ortaya çıktığı, Cumhuriyet Halk Fırkası’na muhalefet olan Serbest Cumhuriyet Fıkrası ile nasıl bağdaştırıldığı, olayda öne çıkan şahsiyetler ve bu şahsiyetlerden yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ın şahadetinin Cumhuriyet’in nasıl sembolü olduğundan bahsedilmektedir.

“Güç ve Faik: Rıza Şah Dönemi Kadın Aktivizmini Yeniden Ele Almak” adlı bir diğer makale Afsaneh Najmabadi’ye aittir. Zorunlu başörtüsü tartışmalarının yeniden gündeme geldiği son zamanları daha iyi anlayabilmek adına Rıza Şah dönemindeki kadın hareketlerini ele alan bu çalışma dikkate değerdir. Najmabadi 20. yy.’ın başlarında kadınların kendilerini haheran-ı vatan (vatanperver kız kardeşler), haheran-ı dinî (dindaş kız kardeşler) ve haheran-ı nevi (hemcins kız kardeşler) olarak üç kimlikle tanımladıklarını ve kadın eylemcilerin tavırlarını daha çok söylem bazında sürdürdüklerini belirtmektedir. 1936 yılına gelindiğinde başörtünün kaldırılmasında Rıza Şah’ın Türkiye ziyaretinin etkili olduğuna değinilmektedir. 1920’lere gelindiğinde ise başörtü konusu Name-i Banuvan, Cihan-ı Zenan, Peyk-i Saadet-i Nisvan gibi dergilerde, Şafak-i Sorh gibi ünlü gazetelerde ve son olarak 1932 tarihli “Doğu’nun Kadınları” adlı kongrede tartışılmıştır ve akabinde başörtüsü 1936 yılında kaldırılmıştır. Najmabadi makalesinin sonuç kısmında İslam’ın sekülerizm ve feminizm tarihselliğinden bağımsız düşünülmemesi gerektiğini ileri sürmektedir.

Kitabın son makalesi “Türkiye’de İsviçre Medeni Kanunu’nun Kabulünden Önce ve Sonra Çokeşlilik” adlı başlığıyla Nicole A. N. M. Van Os tarafından kaleme alınmıştır. Avrupa karşısında zayıflıkların modern bilimlerdeki eksikliklerine bağlayan 19. yy. Osmanlı yöneticileri, eğitim sistemini daha seküler hatlarla düzenlemiştir. Bunun yansıması olarak hukuk sistemi düzenlenmiş ve yeni kanunlar çıkartılmıştır. “Osmanlı’nın yıkılmasıyla bu süreç hızlıca devam ederek Mustafa Kemal yönetimiyle birlikte son şeklini almıştır.” (ss. 235). Yazının devamında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nde çok eşlilik konuları ele alınmış ve sonuç olarak 1926 yılında Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesine rağmen özellikle ülkenin bazı bölgelerinde hâlâ yaygın olması açısından Türk toplumunda çok eşliliğin yok olmadığına değinilmiştir.

Ortadoğu’daki maduniyet çalışmalarına örnek teşkil eden eser, özellikle son 200 yılda Türkiye ve İran’ın geçirdiği modernizasyon sürecini madunlar üzerinden karşılaştırmaktadır. Böylece tepeden inme bir tarih yazımından ziyade tarihi bizatihi oluşturan madunların Türkiye ve İran’daki durumlarını, spesifik tarihî olaylara etkisi ve bir toplumun dönüşümünde ne denli etkili olabildiklerini objektif bir bakış açısıyla sunması açısından alanında özgün bir yere sahiptir. Ayrıca Türkiye ve İran’ın modernizasyon sürecinde attığı adımları eşsüremsel olarak ele alması ve benzerliklerini ortaya koyması bakımından dikkate değerdir.