Esed-Hamenei Görüşmesi ve İran’ın Suriye Stratejisinin Geleceği

İran ile İsrail arasındaki sözlü atışmalara rağmen İranlı ve İsrailli yetkililer tarafından yapılan son açıklamalar, her iki tarafın da Suriye’de doğrudan bir askerî çatışmaya girmenin olası riskinin bilincinde olduğunu göstermektedir.

Beşşar Esed, Suriye’deki iç savaşın başlamasından bu yana 25 Şubat’ta ilk defa Tahran’a sürpriz bir ziyarette bulunarak İran Devrim Rehberi Ali Hamenei ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüştü. Yurt dışına nadiren çıkan Esed’in Tahran ziyaretinin ardından, İran medyasınca yayımlanan ve Hamenei-Esed ikilisinin birbirlerine samimiyetle sarıldıkları ve muzaffer edayla Suriye’de “direniş ekseninin başarısı”nı gösterdikleri fotoğraflarda Esed son derece memnun görünmekteydi.

Ne var ki ziyaretten kaynaklı memnuniyet, Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in günün geç saatlerinde duyulan istifa haberi nedeniyle kısa sürdü. Fotoğrafların ardındaki hikâye ne olursa olsun, nükleer anlaşmanın baş mimarlarından biri olan Zarif, her iki toplantıdan da bariz şekilde dışlanmıştı. İstifa haberini müteakiben, Zarif’in ani kararının ardında yatan gerçek motivasyon ve kararın gelecekteki etkilerine ilişkin söylenti ve spekülasyonlar tetiklendi.

Olay etrafındaki toz bulutunun dağılmasının ardından, Zarif’in taktiksel istifasının arkasındaki ana sebebin, bakanlığının dış politika kararlarında “kenara itildiği” ve bakanın, ülkenin dış politikasından sorumlu olan bu kuruma “güvenirliliğini” yeniden kazandırmak istemesi olduğu netleşti. Zarif yaptığı açıklamada zımnen, bazılarının da savunduğu gibi İran’ın Suriye, Irak, Lübnan, Yemen ve Afganistan politikalarını kontrol eden İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye işaret etti. Esasen Zarif, bu dikkatle belirlenmiş manevrasını Süleymani’nin ve Devrim Muhafızlarının genelde Ortadoğu özelde ise Suriye’deki aşırı müdahalesinin önüne kırmızı çizgi çekmek için kullanmaya çalıştı.

Pek çok uzman, Zarif’in istifasına ilişkin basında çıkan haberlerden dolayı Esed’in ani ziyaretinin anlamını gözden kaçırdı. Gerçekten de birçok soru hâlâ cevap beklemektedir. Suriye ve İran, Suriye’de Tahran ile Tel Aviv arasında artan askerî sürtüşmeye ilişkin ne gibi mesajlar vermeye çalışmıştır? Türkiye, Rusya ve İsrail gibi Suriye meselesindeki kilit diğer aktörler Hamenei-Esed görüntülerini ve politikalarını nasıl yorumluyor? Son olaylar nedeniyle İran’ın Suriye politikasında bir değişiklik olacak mı?

İran ve İsrail: İhtiyatlı Restleşme

Söz konusu ziyaretin, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani’nin “Suriye’deki hedeflerimizin yüzde doksanına ulaştık” ve “olası İsrail saldırılarına karşı direniş cephesinin caydırıcılık kabiliyetini yükselttik” gibi önemli açıklamalarından sonra gerçekleşmesi dikkate değerdir. Şemhani ayrıca İsrail tarafından İran destekli milislere yönelik yapılan saldırıların, İran’ın Suriye meselesine bakışında “herhangi bir stratejik etkisi” olmadığını da belirtti.

Dikkate değer başka bir konu ise Hamenei-Esed görüşmesinin, İsrail Başbakanı Netanyahu ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında Moskova’da yapılması merakla beklenen toplantıdan iki gün önce gerçekleşmesidir. İran’ın Suriye’deki askerî varlığının geleceği ve İsrail ile Rusya arasında cereyan edecek bir çatışmadan kaçınmak için iletişim kanallarının açık tutulması gibi konular, Putin-Netanyahu görüşmesinin ana gümden maddeleri arasındaydı.

Moskova’daki müzakerelere ilişkin ayrıntılar paylaşılmasa da İsrail medyası, “üst düzey bir İsrailli yetkiliye” dayandırdığı haberde, Putin ve Netanyahu’nun, dış güçlerin Suriye’den çekilmesini kolaylaştırmak için bazı devletlerle bir çalışma grubu oluşturma planı tasarladıklarını yazdı. Dahası Netanyahu, Putin ile görüştükten hemen sonra İsrail’in Suriye’deki İran hedeflerine saldırmaya devam edeceğini söyledi.

İran ile İsrail arasındaki tehdide varan sözlü atışmalara rağmen İranlı ve İsrailli yetkililer tarafından yapılan son açıklamalar her iki tarafın da Suriye’de doğrudan bir askerî çatışmaya girmenin olası riskinin bilincinde olduğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle, Şemhani ve Netanyahu’nun sözlerinden çıkarılabilecek yorum, İran ve İsrail’in bazı kırmızı çizgilerinin olduğu ve belirli askerî imkanlara sahip bulundukları konusunda üstü kapalı da olsa birbirlerine mesaj gönderdiğidir. Suriye veya Lübnan’da topyekûn bir savaşın önüne geçmek için bu kırmızı çizgilerin karşılıklı olarak kabullenilmesi, saygı görmesi ve tarafların askerî kapasitelerinin dikkate alınması gerekmektedir.

Esasen bizatihi Şemhani’nin, İran’ın Suriye’deki hedeflerinin yüzde doksanına ulaşma ve caydırıcılık kapasitesini geliştirme konusunda başarılı olduğu yönündeki açıklamalarının dahi İran ile İsrail destekli milislerin doğrudan bir çatışmaya girmesini engellemeye yönelik olduğu söylenebilir. Bu, İran’ın Şii kuvvetleri desteklemek veya Şam’la çeşitli ticari ve askerî sözleşmeler imzalamak suretiyle Suriye’deki varlığını sağlamlaştırmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez. Daha ziyade İran’ın, İsrail’in Suriye’deki İran'la bağlantılı hedeflere askerî saldırılar yapmaktan kaçınmak şartıyla İsrail’in eylemlerine taktiksel olarak bir derece göz yumabileceğini göstermektedir. Kısacası Tahran, İsrail ile askerî bir çatışmaya girmeden siyasi ve ekonomik yollardan Suriye’deki “stratejik derinliğini” korumak istemektedir.

Rusya’nın, bu iki ülke arasındaki ilişkileri dengede tutmak için sarf ettiği diplomatik çabalar da Suriye’de yeni bir cephenin açılmasını önlemiştir. Rusya, Suriye’de son sekiz yılda elde ettiği jeopolitik kazanımların, İran-İsrail restleşmesi sebebiyle bir anda yok olmasını istememektedir.

Bu durumda, Netanyahu ve Şemhani’nin açıklamaları ve Tahran’daki Hamenei-Esed görüşmesi arasında ne tür bir bağ olduğu sorusu öne çıkmaktadır.

Dış Politika Mücadelesinin Işığında Direniş Ekseni

Görünüşe bakılırsa hem Esed hem de Hamenei “direniş ekseninin başarısı” mesajını açık bir şekilde iletmek için bu ender görüşmeden faydalanmaya çalışmıştır. Böyle bir başarının olup olmadığı tartışmalı olsa da son ziyaret, Esed’in hem Suriye devlet başkanı olarak yurt dışına seyahat edebileceğini göstermesi hem de diplomatik ve siyasi meşruiyetini elde etme projesini hayata geçirebilmesi için bulunmaz bir fırsat olmuştur.

İran içinse bu ziyaret, içeride ve dışarıda baskının arttığı bir dönemde yapılan bir güç gösterisiydi. Görünüşe göre bu ziyaret, “maksimum baskı” politikasıyla İran’ın jeopolitik etkinliğini azaltmaya çalışan ABD’nin başarısız olduğunu göstermek için fırsat bekleyen Süleymani tarafından ayarlanmıştı. Nitekim Süleymani şahsi hırsının da etkisiyle Zarif’in müzakere ettiği nükleer anlaşmanın başarısızlığının aksine kendi komutasında Suriye’de elde edilen başarıyla övünmekte tereddüt etmemiştir.

Zarif’in görevi bırakma kararı kısmen de ülkedeki şahinlerin “önemli politik konularda” Dışişleri Bakanlığının rolünü zayıflatmaya ve önemsizleştirmeye dönük son dönemdeki girişimleriyle de ilişkilendirilmiştir. Ne var ki Devrim Muhafızlarının Suriye de dâhil dış politika konularında sahip olduğu nüfuz düşünüldüğünde, Zarif'in şahinler üzerinde baskı kurma taktiğinin Devrim Muhafızları kontrolündeki Ortadoğu politikası konusunda bakanlığına daha fazla güç getirecek şekilde kayda değer sonuçlar vermesi son derece zayıf bir ihtimaldir.

Dolayısıyla, Zarif’in görevi bırakma girişimi de dâhil son dönemde yaşanan gelişmeler, Esed’in Tahran ziyareti ya da Netanyahu ve Şemhani’nin açıklamaları, İran’ın Suriye politikasında Zarif kanalıyla ya da Devrim Muhafızları marifetiyle herhangi değişiklik yaşanacağı anlamına gelmemektedir.

Türkiye ve Rusya’nın Konumu

Bu son gelişmelerin Türkiye ve Rusya’nın, İran ile devam eden ortaklığa bakışını ya da bu ülkelerin Suriye politikasını nasıl etkileneceğine de değinmek gerekir. Suriye’deki üç “barış garantörü” Astana Süreci çerçevesindeki taktiksel ittifak altında tedricen farklı önceliklere sahip olmaya başlamıştır. Ancak bu, ittifakın ciddi bir riskle karşı karşıya olduğuna anlamına gelmemektedir. Daha ziyade görülen; Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye konusunda bu bu ülkelerin pozisyonlarını şekillendirmeye devam eden bir çıkar birliği olduğu gibi çıkar ve öncelik çatışması da olduğudur.

Üç ülkenin geçmişteki başlıca ortak amacı DEAŞ’ı mağlup etmek iken söz konusu terör örgütünün ciddi mevzi kaybettiği mevcut durumda bu üç garantör ülke, Suriye konusunda yeni ortak noktalar bularak uygulamaya koymak için büyük bir mücadele vermektedir. Şüphesiz Suriye’de barış ve istikrarı yeniden sağlamak Türkiye, Rusya ve İran’ın ortak meselesidir. Bununla birlikte Türkiye açısından hiçbir güvenlik kaygısı, Suriye ile paylaştığı 911 km uzunluğundaki sınırın PKK/YPG için güvenli bir sığınak hâline gelmesinden daha öncelikli değildir.

Rusya’nın ise muhaliflerin elindeki son bölge olan İdlib konusunda diplomatik bir çözüm bulmak için Türkiye ile iş birliği yaparak çatışmaların askerî aşamasına son verme niyetinde olduğu görülmektedir. Ankara ve Moskova’nın Fırat’ın doğusu için önerilen “güvenli bölge” projesinin geleceğini belirlemek değilse de etkilemeye dönük sürdürdüğü çalışmalarda da aynı mantık geçerlidir.

İran’ın Yeni Jeopolitik Gerçeklerle İmtihanı

İran’ın savunma pozisyonunda olduğu görülmektedir. Yaptırımlar ve özellikle ülkede artan hoşnutsuzluk dalgasıyla mücadele eden Tahran, Suriye’de sekiz yıldır süren savaşta cömertçe harcadığı bütün para ve insan gücünün, direniş ekseninin savunmasına ve genişlemesine değeceğini ummaktadır.

Stratejik bir vizyonu olmayan İran; Suriye’de “kalmak için bir neden” arayışıyla; İsrail’le askerî bir çatışmaya girme riskini göze alma veya Suriye’nin yeniden inşası ve istikrara kavuşması için politik ve ekonomik aşamaya katkı vermekle kendini sınırlandırma ikilemiyle karşı karşıya kalacaktır. Tahran, ikinci seçeneğe daha eğilimli gibi görünse de İran’ın Suriye politikasına dair şu husus açıktır: Hamenei-Esed görüşmesinin önemi bir yana, İran ve İsrail arasındaki son restleşme ve Zarif’in, Devrim Muhafızları Ordusunun dış politikaya müdahalesine ilişkin şikâyetleri Suriye politikasında, en azından kısa ve orta vadede, büyük bir değişikliğe yol açacak gibi görünmemektedir.

Dahası Rusya, Suriye deneyimini Ortadoğu’ya düzen getirme kapasitesini sergilemek ve üstün güç olarak konumunu tekrar ortaya koymak için aktif şekilde kullanırken, İran bölgedeki yeni jeopolitik gerçeklerle başa çıkmak zorunda kalabilir. Rusya’nın Ortadoğu’ya gösterişli bir geri dönüş yaptığı ortamda İran’a Moskova cephesinden gelen meydan okuma ve kısıtlama Tel Aviv ve/ veya Washington’dan gelenden çok daha büyük olabilir.

Hossein Aghaie Joobani: Yüksek Lisansını İsveç’te bulunan Linköping Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde yapan Joobani, Dokuz Eylül Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora yapmaktadır.

Bu makalede dile getirilen görüşler yazarların kendisine aittir ve IRAM'ın yayın politikasını yansıtmayabilir.

İran, Rusya, Suriye, Türkiye, İsrail