Hizbullah Bölgesel Gelişmeleri Nasıl Değerlendiriyor?

Taylan Çökenoğlu Asistan, Dış Politika

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, yaklaşık iki ay süren sessizliğinin ardından Lübnan menşeli al-Mayadeen televizyonuna canlı röportaj verdi.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, yaklaşık iki ay süren sessizliğinin ardından Lübnan menşeli al-Mayadeen televizyonuna canlı röportaj verdi. Üç saat süren röportajda Nasrallah, sağlığına ilişkin iddialara kısaca yanıt verdikten sonra ağırlıklı olarak bölgesel gelişmeler hakkında konuştu. Hizbullah lideri, röportajın sonuna bıraktığı Lübnan’a ilişkin konulara ise daha az zaman ayırdı.

Sağlığı Hakkındaki İddialara Cevabı

Geçtiğimiz ay başta İsrail medyası gelmek üzere çeşitli yabancı yayın organlarında, Hizbullah liderinin sağlık durumu en çok konuşulan konulardan biri olmuştu. Yaklaşık iki aydır konuşma yapmayan Nasrallah’ın kalp krizi geçirdiği, kanser olduğu ve hatta kimi kaynaklarda ölmüş olabileceği konuşulmaktaydı. Bu sebeple olsa gerek Hizbullah lideri üç saatten fazla süren bir röportaj vermeyi seçti. Ayrıca röportajın canlı olduğunu kanıtlamak istercesine ilk kez sosyal medya üzerinden sorular alındı ve Şii lider “yayının canlı olduğunu teyit etmek için söylüyorum” diyerek güncel açıklamalara referans yaptı. Nasrallah alaycı bir dille, sağlığına ilişkin iddialara gülüp geçtiğini söyleyerek “kalben, ruhen, bedenen ve aklen” sağlıklı olduğunu ifade etti. Uzun süreli suskunluğunu ise “ben askerî zafer, aşura günü gibi yıl dönümleri ve önemli gelişmeler üzerine konuşma yapıyorum, son iki ayda ise bu tür bir gelişme olmadı” ifadeleriyle gerekçelendirdi.

İsrail ve Tüneller Meselesi

Hizbullah liderinin bölgesel konulara dair ilk odağı İsrail oldu. Bahsedildiği üzere sağlık durumu İsrail’de gündem olan Nasrallah’ın canlı röportajı da bu ülkede merak konusu oldu. Hatta röportajı yapan Ghassan Bin Jiddo, bu durumu vurgulamak için yayının ikinci bölümünden önce programın bazı İsrail kanallarında canlı yayınlandığı bilgisini aktardı.
Nasrallah konuya İsrail’in Ocak ayında kuzey sınırında bulduğu tünellerden başladı. Şii lider, öncelikle tünelleri kendilerinin kazdığını teyit etti. Bunun yanında yine küçümseyici bir üslupla “İsrail istihbaratı bu konuda başarısız. Mazisi 13 yıla dayanan tünelleri daha yeni buldu ve henüz tünellerin yalnızca bir kısmını tespit edebildi” diyerek Tel Aviv’e karşı geçmişte olduğu gibi yine medya üzerinden psikolojik savaş stratejisi sayılabilecek bir açıklama yaptı. Nasrallah bu stratejisini ilerleyen dakikalarda “Savaş bütün İsrail’e yayılacak” ve “Güdümlü füzelere sahip olursak gelecek savaşta sadece askerî tesisler hedef alınır aksi takdirde kuzeydeki yerleşimciler de hedef olur” sözleriyle somutlaştırdı.
Bahsedildiği üzere psikolojik savaş, Nasrallah için yeni bir strateji değil ancak örgütün caydırıcılık gücünün İsrail’e yeniden hatırlatılması önemli bir konudur. İsrail ve Hizbullah 2006’dan bu yana askerî olarak ciddi bir çatışmaya girmedi. Hizbullah liderinin olası gerilimleri “eğer Lübnan’a saldırı olursa bunlar gerçekleşir” diyerek koşula bağlaması onun da İsrail ile yeni bir çatışmaya girmek istemediğini göstermektedir. Halbuki Temmuz 2006’de Hizbullah savaşı başlatan taraf olmuştu. Hizbullah bu savaşla Arap ülkelerinde ciddi bir sempati kazanmış ancak İsrail’in Lübnan’ı toptan ve sert bir şekilde hedef alacağı hesap edilememişti. Bu nedenle geniş varsayıma dayalı bir caydırıcılık stratejisinin Hizbullah’ın önceliği olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şekilde Hasan Nasrallah’ın “Suriye’de sahada deneyim kazandık” sözlerinin de bu stratejisinin bariz bir parçası olduğu kolaylıkla anlaşılıyor.

Suriye Meselesi ve Türkiye

Hizbullah lideri, İsrail’e karşı kullandığı alaycı ve tehditkâr üslubu Suriye meselesiyle ilgili konularda sürdürmedi. Tam aksine Şii liderin tavrı ağırlıklı olarak belki de son safhası yaşanan iç savaşı siyasal uzlaşıyla sonlandırmak istedikleri izlenimini verdi. Özellikle şu an YPG’nin kontrolünde olan Fırat’ın doğusuna ilişkin değerlendirme yapan Nasrallah, “Başkan Erdoğan’ın Adana Mutabakatı’nı gündeme getirmesi ve bu konunun tartışılması bile iyi bir gelişme” ifadelerini kullandı. Şam yönetiminin mutabakata bağlı olduğunu ifade eden Nasrallah, açık bir şekilde bahsi geçen mutabakat temelinde ve Türkiye’nin güvenlik kaygılarını karşılayacak şekilde bir anlaşmanın mümkün olduğunu söyledi. Ancak bunun için “Suriye ordusu Türkiye sınırı boyunca konuşlanmalı” koşulunu da öne sürdü.
İdlib konusuna gelince Nasrallah, Heyet Tahrir uş-Şam’ı “tekfirci ve terörist bir örgüt” olarak tanımladıktan sonra “İdeolojisi, kültürü ve özü ile problem taşıyor” ifadelerini kullandı ve bu örgütün gelecekteki uzlaşı sürecinde çözümün tarafı olamayacağının altını çizdi. Hâlihazırda çözüme yönelik Türkiye-Rusya görüşmelerini takip ettiklerini belirten Hizbullah lideri, “askerî çözümün masada olduğunu ancak yine de önceliği siyasi çözüme verdiklerini” söyleyerek gelinen aşamada silahlı çözümden yana olmadıklarını bir kez daha deklare etmiş oldu.
Hasan Nasrallah’ın geçmiş konuşmalara kıyasla son mülakatında Türkiye’ye karşı tavır ve üslubunun yumuşadığı açıkça görünmektedir. Lübnanlı liderin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına “Sayın Erdoğan” olarak hitap etmesi ve sonrasında İdlib ve Adana Mutabakatı konularında Türkiye’yi inisiyatif almaya davet etmesi, bu üslup değişiminin somut örnekleridir. Ne var ki bütün bunların yanında Hizbullah’ın ve müttefiklerinin özellikle İdlib konusunda muhalefetin ikna edilmesi hususunda Türkiye’den beklentisi hayli yüksektir.

ABD, Körfez Ülkeleri ve YPG

Hasan Nasrallah Suriye’de kaybedenler hanesine ABD ve İsrail’i yazarak konuşmasının bu kısmında sık sık Beyaz Saray’ın Suriye’de başarısız olduğunu vurgulamayı seçti. Diğer bir deyişle, savaşın neredeyse sonuna gelindiği mevcut dönemde “ABD’nin rejimi devirme ve İran ve Hizbullah’ı Suriye’den çıkarma hedeflerine ulaşamadığını ve Suriye’den çekilmek zorunda kaldığını” vurguladı.
Şii lider bu çekilme kararından sonra en çok hayal kırıklığına uğrayan ve korkan aktörlerin “Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve YPG” olduğunu savundu. Bu bağlamda Nasrallah’ın “Bu çekilme kararından sonra Suudiler, BAE ve Bahreyn, Başkan Esad’a yaklaşmak istedi ve Abu Dabi’deki toplantıda Türkiye’nin Suriye’de, kendileri için İran’dan daha büyük bir tehlike olduğu yönünde karar çıktı” şeklindeki ifadeleri dikkat çekti. Hizbullah lideri ayrıca “Suudiler ve BAE, YPG’yi mali olarak destekliyor” iddiasında bulundu ve YPG’lilerin ABD kararından hemen sonra Beyrut’a kadar gelerek Hizbullah ile görüşmek istediklerini ileri sürdü.
Hizbullah liderinin bu bölümdeki açık mesajı deyim yerindeyse “ABD’den umudu kesin” oldu.  Konuşmada, Suriye’nin ve akabinde Hizbullah’ın Arap dünyasına tekrar dönmesine yönelik mesajlar da verildi. Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Beşir’in Beşar Esed ile görüşmesinin de bu dönüşün ilk ayağı olduğunu vurguladı ve “Suriye’yi Arap Birliği’nden kim çıkardıysa o geri döndürmeli” diyerek Riyad’ı Şam yönetimini tanımaya çağırdı. Nasrallah’ın Adana Mutabakatı’nın yeniden gündeme gelmesini olumlu bulduğu yönündeki değerlendirmesi hem Riyad ve BAE ve hem de YPG’ye gönderme olarak okundu.

İran Konusu ve Engeller

Hizbullah lideri, “ABD’nin artık tek derdi bölgesel müttefiklerini yeniden dizayn etmek ve İran'a saldırırken müttefiklerini ön sıralara yerleştirmek” diyerek bir anlamda İran ve Hizbullah koalisyonu karşısındaki olası en büyük tehlikeyi de itiraf etmiş oldu. Hatırlanırsa ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun son Ortadoğu turu İsrail ve Körfez ülkelerine İran ile mücadelenin bırakılmayacağı mesajını taşıyordu. Nitekim Şubat ayında Varşova’da İran’ın bölgesel faaliyetlerini ele alacak bir toplantı yapılması yönündeki karar da bu tur sırasında alındı. Başka bir deyişle, ABD’nin Suriye’den çekilerek enerjisini daha çok İran ile mücadeleye harcayacağı belirgin hâle geldi. Tahran üzerine politik ve ekonomik baskının arttığı ve muhtemelen daha yükseleceği bu dönemde, Hizbullah’ın da kendini yeni mücadele alanlarında bulacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sonuç

Sonuç itibariyle Nasrallah’ın röportajı “devlet-altı” (sub-state) bir aktörün “ulus-ötesi” (transnational) hedeflerini nasıl öncelediğini gösteren açıklamalara sahne oldu. Konuşmadaki ağırlık noktaları, Nasrallah’ın Hizbullah’ı ciddi bir bölgesel aktör olarak gördüğünün göstergesiydi. Mülakatının Suriye meselesini içeren kısmı en mutedil ve uzlaşı yanlısı bölüm olarak ön plana çıktı. Hizbullah lideri, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle alakalı sorunların anlaşılır olduğunu ima ederek Adana Mutabakatı’na dönülmesi çağrısı yaptı ve İdlib konusunda Ankara’dan daha fazla inisiyatif beklediğini dile getirdi. Şii lider, son olarak hasımlarına karşı caydırıcılık vurgusu yaptı ancak kendilerinin saldıran taraf olmayacağı mesajını da konuşmasının satır aralarında sık sık verdi. Bu, İran ve Hizbullah’ın ekonomik baskı altına alındığı mevcut süreçte, hareketin ve Hasan Nasrallah’ın yeni bir cephe açmaya istekli ya da hazır olmadığı şeklinde okundu.

İran, Lübnan, Hizbullah, Hasan Nasrallah

Hasan Nasrallah’ın Son Röportajında Öne Çıkanlar

Taylan Çökenoğlu

Nasrallah, Temmuz Savaşı münasebetiyle verdiği mülakatta bölgesel, uluslararası ve yerel sorunlarla alakalı birçok konuya değindi.

Haşdi Şabi ve Entegrasyon Sorunu

Taylan Çökenoğlu

Adil Abdülmehdi’nin entegrasyon kararnamesi, devlet otoritesinin yeniden sağlanması ve ulus-altı aidiyetlerin siyasal ve ekonomik anlamda belirleyiciliğinin önlenmesi sürecinde sadece bir aşamadır.