Harekât, Haşdi Şabi içerisindeki farklı eğilimler arasındaki gerilimi artırarak silahsızlandırma sürecinin iç dinamiklerini daha da karmaşık hâle getirebilir.
Irak’ta ABD-Suudi Arabistan Ortak Harekâtının Stratejik Anlamı
28-29 Temmuz gecesi CENTCOM ile Suudi Arabistan Silahlı Kuvvetleri tarafından müştereken icra edilen hava harekâtı, Irak’taki İran bağlantılı vekil ağların karşı karşıya kaldığı dış müdahale örüntüsünde yeni bir eşiğe işaret etmektedir. Bağdat, Vasıt, Ninova, Basra, Kerkük, Kerbela ve Diyala olmak üzere yedi vilayeti kapsayan saldırılar CENTCOM, Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Haşdi Şabi ve Irak hükümeti tarafından ayrı ayrı teyit edilmiştir. Harekâtın geniş coğrafi kapsamı ve saldırıların eş zamanlı biçimde gerçekleştirilmesi, operasyonun sınırlı bir misillemenin ötesinde koordineli bir askerî planlama çerçevesinde yürütüldüğüne işaret etmektedir.
Harekâtın gerekçesine ilişkin tarafların açıklamaları önemli ölçüde farklılık arz etmektedir. CENTCOM, operasyonun otuzdan fazla insansız hava aracı saldırısına karşılık düzenlendiğini açıklamıştır. Kuruma göre bu saldırılar, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından yönlendirildiği ileri sürülen milis grupları tarafından 72 saat içinde ABD unsurlarına ve Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik gerçekleştirilmiştir. Suudi Arabistan ise Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkını gerekçe göstererek Irak topraklarından gönderildiğini iddia ettiği İHA’ların ülkenin doğu bölgesi ile Riyad çevresindeki enerji altyapısını hedef aldığını savunmaktadır. Bununla birlikte saldırıların sorumluluğuna ilişkin iddialar tartışmalıdır. Irak İslami Direnişi kendisine atfedilen saldırılarda rol oynadığını reddederken Yemen’deki Ensarullah hareketi, 24 Temmuz’da Suudi Aramco tesislerine yönelik gerçekleştirilen saldırılardan en az birini üstlenmiştir. Bu ayrışma, harekâtın dayandırıldığı saldırıların faillerine ilişkin kamuya açık verilerin kesinlik taşımadığını ve olası bir sorumluluk karışıklığının stratejik sonuçlar doğurmuş olabileceğini düşündürmektedir. Nitekim Irak hükümetinin, soruşturma tamamlanmadan icra edilen operasyonun inceleme sürecini sekteye uğrattığını belirterek Suudi Arabistan’dan somut kanıt talep etmesi, bu belirsizliğin siyasi düzeyde de karşılık bulduğunu göstermektedir.
Hedef seçimi bakımından harekâtın Haşdi Şabi’nin organizasyonel birimlerini doğrudan hedef aldığı görülmektedir. Ninova Ovası’nda 30. Tugay’a bağlı 4. Tabur Karargâhı ile Zırhlı Muharebe ve Tanksavar Karargâhı’nın vurulmuş olması, ağırlıklı olarak Bedir Örgütü ile bağlantılı olduğu değerlendirilen bu unsurun operasyonel kapasitesini zayıflatmaya yönelik bir hedef seçimine işaret etmektedir. Basra, Vasıt, Kerbela, Kerkük ve Diyala’daki dağınık hedef seçimi ise harekâtın tek bir bölgeye odaklanmak yerine Haşdi Şabi’nin ülke genelindeki lojistik ve komuta-kontrol ağını eş zamanlı biçimde zayıflatmayı amaçladığını düşündürmektedir.
Can kaybı verilerindeki belirgin tutarsızlık, harekâtın sonuçlarına ilişkin belirsizliği artırmaktadır. Haşdi Şabi’nin en az 20 mensubunun hayatını kaybettiğini ve 32 kişinin yaralandığını açıklamasına karşılık, İranlı personelin kayıplarına ilişkin rakamlar 4 ila 20 arasında önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Bu farklılık yalnızca bir raporlama sorunu olarak değil, tarafların kendi kamuoylarına yönelik algı yönetimi kaygılarının muhtemel bir yansıması olarak da okunabilir. Haşdi Şabi kaynaklarından birinin hayatını kaybeden İranlıları askerî personel değil Erbain ziyaretçisi olarak tanımlaması bu bağlamda dikkat çekicidir.
Irak hükümetinin tepkisi, egemenlik ihlali vurgusu etrafında şekillenmiştir. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin saldırıları uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırı olarak nitelendirmesi ile Başbakan Ali ez-Zeydi’nin Suudi Arabistan’a planlanan ilk resmî ziyaretini iptal etmesi, Bağdat’ın harekâta karşı sert bir siyasi tutum benimsediğini göstermektedir. Bu çerçevede ABD Başkanı Donald Trump’ın, operasyonun Irak hükümetiyle koordine edildiği yönündeki açıklamasının Bağdat tarafından doğrulanmamış olması önemli bir ayrıntıdır. Öte yandan Mukteda es-Sadr’ın dış saldırıları kınarken silahlı grupları da Irak’ı sonuçsuz bir çatışmaya sürüklemekle suçlaması, Şii siyasi yelpazesinde görüş birliğinin olmadığına işaret etmektedir.
Harekât hangi sonuçları doğurabilir?
ABD-Suudi Arabistan ortak harekâtının orta ve uzun vadeli sonuçları, Irak’taki silahsızlandırma sürecinin mevcut kırılganlığını derinleştirme potansiyeli taşımaktadır. Bağdat yönetiminin silahlı gruplara silahlarını devlet denetimine devretmeleri için 30 Eylül 2026 tarihine kadar süre tanıyan takviminin uygulanması, saldırı sonrasında siyasi açıdan daha güç hâle gelebilir. Zira dış saldırıya maruz kalan grupların eş zamanlı olarak silah bırakması, bu gruplar ve destekçileri nezdinde teslimiyet olarak yorumlanabilir. Bu dinamik, Ketaib Hizbullah ve Hareket en-Nuceba gibi silahsızlanmaya daha önce de direnç gösteren unsurların söylemini daha da güçlendirebilir.
Stratejik düzeyde değerlendirildiğinde harekât, ABD-Suudi Arabistan güvenlik iş birliğinin istihbarat paylaşımı ve savunma koordinasyonu düzeyini aşarak doğrudan müşterek askerî harekâta dönüştüğü önemli bir eşiği temsil etmektedir. Riyad’ın yalnızca hava savunmasına dayanan pasif bir güvenlik yaklaşımından sınır ötesi caydırıcılığa yönelmesi, İran bağlantılı vekil ağlara karşı izlenen güvenlik politikasında yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Bu bağlamda kısa vadeli en belirgin risk, Irak’taki İran bağlantılı grupların ABD veya Suudi Arabistan hedeflerine yönelik misilleme girişimlerinde bulunmasıdır. İran bağlantılı grupların 6-7 Ağustos için ilan ettikleri sürenin ardından yeni saldırılar düzenleyip düzenlemeyecekleri ve Irak hükûmetinin 30 Eylül 2026 tarihli silahsızlanma takvimini fiilen uygulayıp uygulayamayacağı, sürecin seyrini belirleyecek temel göstergeler olarak öne çıkmaktadır.
Harekâtın kullanılan hava unsurları bakımından taşıdığı anlam da göz ardı edilmemelidir. Operasyondan kısa süre önce CENTCOM sorumluluk sahasında F-15E Strike Eagle ve F-16 tipi savaş uçaklarının faaliyet gösterdiği görülürken, Suudi Arabistan’ın kullandığı hava unsurları resmî olarak açıklanmamıştır. Açık kaynak değerlendirmelerinde F-15S/F-15SA ve muhtemelen Eurofighter Typhoon platformlarının kullanılmış olabileceği öne sürülmektedir. Bu değerlendirmelerin doğrulanması hâlinde harekât, Riyad’ın uzun menzilli hassas taarruz kabiliyetini sınır ötesi bir operasyon kapsamında kullanması ve son yıllarda sürdürdüğü hava kuvvetleri modernizasyonunun operasyonel kapasiteye dönüşmesi bakımından ayrıca önem taşıyacaktır.
Diğer taraftan harekâtın bölgesel yansımaları, yalnızca Irak-Suudi Arabistan ekseniyle sınırlı kalmayacak bir nitelik taşımaktadır. Körfez genelinde İran bağlantılı hücre ağlarına yönelik daha önce gerçekleştirilen kapsamlı tutuklama operasyonları göz önünde bulundurulduğunda, mevcut harekâtın Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki güvenlik algısını da etkilemesi beklenmektedir. Körfez İşbirliği Konseyi üyesi devletlerin, Suudi Arabistan’ın sınır ötesi caydırıcılık yaklaşımını kendi güvenlik politikalarına ne ölçüde yansıtacakları, önümüzdeki dönemde izlenmesi gereken göstergelerden biridir. Bu bağlamda harekâtın İran’ın vekil ağ stratejisine karşı bölgesel bir emsal oluşturup oluşturmayacağı, yalnızca Bağdat-Riyad ilişkileri açısından değil, Körfez güvenlik mimarisinin bütünü çerçevesinde de değerlendirilmelidir.
Ayrıca harekâtın Haşdi Şabi’nin kurumsal bütünlüğü üzerindeki muhtemel etkisi de çok boyutlu olarak ele alınmalıdır. Ağırlıklı olarak Bedir Örgütü ile bağlantılı olduğu değerlendirilen 30. Tugay’ın doğrudan hedef alınması, Haşdi Şabi bünyesindeki gruplar arasında mevcut ideolojik ve siyasi ayrışmaları etkileyebilecek bir gelişmedir. Bedir Örgütü’nün nispeten devlet kurumlarına entegre bir çizgi izlediği, buna karşılık Ketaib Hizbullah ve Hareket en-Nüceba gibi unsurların İran’ın bölgesel politikalarıyla daha yakın bir çizgide konumlandığı değerlendirilmektedir. Dolayısıyla harekât, Haşdi Şabi içerisindeki farklı eğilimler arasındaki gerilimi artırarak silahsızlandırma sürecinin iç dinamiklerini daha da karmaşık hâle getirebilir.