Irak’ta Pandora’nın Kutusu Şiiler

03.06.2020

Irak’ta Pandora’nın Kutusu Şiiler

Yitzhak Nakash, Irak’ta Pandora’nın Kutusu Şiiler, Çev. Metin Saltoğlu, Elips Kitap, 2005, 366 sayfa

ISBN: 978-9758971183

 

“Irak’ta Pandora’nın Kutusu Şiiler” adlı eser, Amerikalı Prof. Yitzhak Nakash tarafından 1994'te “The Shi'is of Iraq” adıyla İngilizce olarak kaleme alınmıştır. Toplamda dört kısım, dokuz bölümden oluşan eserin temel savlarından birisi Şiiler arasındaki siyasi ve dinsel gelişmelerin farklı yapıları oluşturmasında kültürün ve toplumun etkisinin oldukça etkili olduğudur.

Kitabın “Oluşum Yılları” başlıklı ilk bölümü iki başlıkta ele alınmaktadır. İlk başlıkta Irak Şii toplumunun oluşumunu inceleyen yazar, Irak’ın en baştan beri Şii İslam’ı ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Irak, Abbasilerin yıkılışından sonra geçen 500 yıl boyunca bir devlete sahip olmamıştır. Daha sonraları sahip olduğu kutsal şehirler ve kaynaklar nedeniyle hem Osmanlı hem de İran tarafından ele geçirilmek istenmiş, bu nedenle de kapsamlı bir savaş bölgesi hâline gelmiştir. Nakash, bu bölümde özellikle Irak’taki kabilelerin Şiiliğe geçiş sürecini ve mezhep değiştirmenin doğasını detaylı bir şekilde ele almıştır. Irak’ta Şiiliğe geçiş sürecinin Şii tarihi boyunca yaşandığı ancak bu durumun birkaç şehirle sınırlı kaldığı görülmektedir. 19. yüzyıla geldiğimizde Irak’taki kabilelerin kitleler hâlinde çeşitli nedenlerle mezhep değiştirdiğini görüyoruz. Nakash bu durumun nedenlerine “Osmanlı, göçebe yaşam süren kabileleri yerleşik hayata geçmeye zorlamış ve bunun sonucunda kabile üyeleri, eski sosyoekonomik ve politik örgütlenmelerinin kırılması nedeniyle yaşadıkları krize bir tepki olarak Şiiliğe geçmiştir.” şeklinde ayrıntılı yorumlarla yer vermiştir. Dolayısıyla eserde karşımıza çıkan önemli nedenlerden bir tanesi bu tepkiselliktir. Bir başka neden olarak da kabile üyelerinin Şiiliği kabul etmekle askerlikten kaçmak istemiş olabilecekleri görüşünü ileri sürmektedir. Yazar burada kabilelerin mezhep değiştirmesine rağmen eski toplumsal ve manevi değerlerini kaybetmediklerini vurgulamıştır. İlk bölümün ikinci başlığında Irak’taki Şii İslam’ın aktivizme doğru eğrilmesi konu alınmıştır. Bu bölümde ayrıca İran ve Jön Türk devrimlerinin kutsal şehirlerdeki (Necef, Kerbela vb.) siyasal hayata olan etkisi ve sebep olduğu dönüşümler değerlendirilmiştir. Her iki devrim de Şii müçtehitlerin anayasalcılık vizyonlarını ifade etmelerine ve Müslüman muhalefetin liderleri olarak kendi imajlarını geliştirebilmelerine imkân sağlamıştır. 1919 yılında İngiliz hükûmeti tarafından yönetilen bir referandum yapılmış bu referandum ile İngilizler, Irak’ı himaye altına almaya çalışmış fakat istedikleri sonuca ulaşamamıştır. Referandumun hemen ardından müçtehitlerin isyan çağrısında bulunması nedeniyle 1920 İsyanı çıkmıştır.

Kitabın “Devlet ve Şiiler” başlıklı ikinci kısmı iki ayrı bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yazar, devlet ve Şiiler arasında toplumsal denetim mekanizmasının nasıl çalıştığını ele almıştır. Irak’ta monarşinin kurulmasıyla birlikte Şii İslam’ın gücü de zirveye ulaşmıştır. Şii dinî kurumları, halkı etkilemek ve harekete geçirmek bakımından Irak’taki tüm hükûmetlerle yarışacak durumdaydı. Siyasal açıdan aktif ve özerk bir yapı olarak karşımıza çıkan bu dinî yapı yeni oluşan Irak Devleti için bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu nedenle ardı ardına gelen Sünni hükûmetler Şii müçtehitlerin ve dinî kurumların ülkedeki gücünü kırmaya, Kerbela ve Necef’in İran ile olan bağlantısını azaltmaya çalışmıştır. Hükûmetlerin izlemiş olduğu bu politikalar sonucunda Şii müçtehitlerin konumları büyük bir darbe almıştır. Irak’ta monarşi öncesi dönemde Şii elitinin temel bileşenlerinden birini müçtehitler diğerini ise büyük kabile şeyhleri oluşturmaktaydı. Devlet bu iki önemli unsuru birbirinden ayırmak için çeşitli politikalar izlemiş ve kabile şeyhlerini kazanmıştır. Bunun sonucunda Şii elitinin monarşi öncesi gücünü bölmeyi başarmıştır. Irak’ta modern devletin doğuşu Şiilik için oldukça önemli olan kutsal şehirleri de etkilemiştir. Necef ve Kerbela’nın başkent Bağdat karşısında sosyoekonomik ve politik güçleri zayıflamıştır. Yine bu şehirlerde, Irak hükûmetinin İranlılara karşı uygulamış olduğu ülkede kalarak Irak vatandaşlığına geçme ya da ülkeyi terk etme politikası sonucu nüfus oldukça azalmıştır. İkinci bölümünde yazar Şiilerin siyasi temsil arayışlarını ele almıştır. Arap ve Irak milliyetçiliğinin tanımı mücadelesi Şiiler ile ardı ardına gelen hükûmetlerin önemli bir gerilim kaynağı olmuştur. Şiiler kendilerinin “ülkenin öz evladı” olduklarını ve yüzyıllardır Arabizm’in gerçek temsilcisinin Irak ve onun kabileleri olduğunu savunmuşlardır. Şiilerin anayasal yöntemlerle siyasal güçten daha fazla pay alabilmek için başlattıkları girişimler 1933’e gelindiğinde Şiilerin talep ettiklerini alabilmek için güç kullanmaya istekli bir protesto hareketine dönüşmüştür. Irak’ın Şiileri, Sünni yönetimleri “işgal hükûmeti” şeklinde nitelendirmeye ve haklarını zorla alacaklarını ifade etmeye başlamışlardır. Şiilerin güç elde etme girişimleri bölümde örnek olaylarla birlikte anlatılmış, bölümün sonunda ise bu girişimin her ne kadar hükûmet ile mezhep farklılıklarını vurgulasalar da Kürtler gibi özerk bir yapı talebinde olmadığı belirtilmiştir.

Kitabın “Ritüellerin ve Dinî Uygulamaların Dönüşümü” başlıklı üçüncü kısmı üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Aşura törenleri ele alınmıştır. Hz. Hüseyin ve adamlarının Kerbela’da şehit edilişlerinden başka hiçbir olay, Şii kimliğinin oluşmasında belki de bu kadar önemli rol oynamamıştır. Daha sonraları bu olay Aşura törenleri ile her sene anılmaya başlamıştır. Modern devletin doğuşuna kadar Muharrem ayında gerçekleştirilen bu törenler aralıksız bir şekilde yapılagelmiştir. Kerbela olayları etrafında beş temel ritüel gelişmiştir. Bunlar arasında anma törenleri, Kerbela olayının temsili olarak canlandırılması, kendini zincirle dövme, halka açık yas ve geçit töreni, Muharrem ayının 10. günü ve olayın 40. günü (Erbain) Hz. Hüseyin Türbesi’nin ziyaret edilmesi vardır. Muharrem etkinlikleri halkın motivasyonunu göstermesinin yanı sıra bütün bir toplumsal düzeni temsil eden Irak Şiileri içerisindeki farklı etnik ve kültürel özellikleri de yansıtmaktaydı. Ancak bu törenlerin meşruiyeti ve faydası konusunda Şii müçtehitler ve dinî aileler, Muharrem ritüelleri kapsamında zincirle kendini dövmeyi kabul edenler ve etmeyenler şeklinde ikiye bölünmüşlerdi. Bu durum 20. yüzyılda Şiiler arasında tekrar alevlenmiş ve modern devletin doğuşu ile bu ayrılık iyice güçlenmiştir. Muharrem etkinlikleri, dinî duyguları etkilemesinin yanı sıra Şii şikâyetlerinin de yükseldiği bir alan olmuştur. Geçit törenlerinin ulema tarafından devlet karşıtı protestolara dönüştürülmesi nedeniyle Irak hükûmetleri bu etkinlikleri kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Bu konuda başarılı olan ve Muharrem etkinliklerinin politik araç olarak kullanılmasını azaltan Iraklı yöneticiler için sıra kutsal şehirlerin İran’dan gelen hac, cenaze trafiği ve bağış gibi temel kaynaklarını kesmeye gelmiştir.

İkinci bölümde kutsal şehirlere hac ve imamlar kültü ele alınmıştır. İmamların türbelerini ziyaret bilhassa Şiilerde yapılmaktadır ve bu ziyaret İslam’ın beş farzından biri olan Mekke haccından farklı olarak yılın belli zamanları ile sınırlı değildir. Irak hükûmeti kutsal şehirlerin statüsünü zayıflatmak ve İran etkisini azaltmak için ziyaretlerle ilgili birtakım baskı politikaları uygulamıştır. Yüzyılı aşkın bir süredir kutsal şehirlere ülke içinden ve dışından gerçekleştirilen hac ziyaretleri, Irak’ta Şii İslam’ın konumunu güçlü kılmıştır. Ülke dışından yapılan hac ziyaretleri Necef ve Kerbela’nın İran’la olan sosyoekonomik ve dinî bağlarını güçlendirirken ülke içi ziyaretler de yerleşik kabile toplulukları ile kutsal şehirler arasındaki bağları güçlendirmiştir. Modern devletin doğuşu bu durumu tersine çevirmiş, ülke içinden ve dışından hac ziyaretlerinin yanı sıra kutsal şehirlerin hinterlantları ve İran’la olan bağlantılarında belirgin bir azalmaya yol açmıştır. Son bölümünde ise yazar cenaze trafiğini ele almıştır. Yabancıların kutsal şehirlere olan haccı, cenaze trafiğindeki düşüş ile bağlantılı hâle gelmiştir. Her iki durumda da yüzyıllardır coğrafi ve ulusal sınırların ötesinde süre gelen önemli dinî uygulamalar artık İran ve Irak hükûmetlerinin politikalarına tabi hâle gelmiştir.

Kitabın “Finansal ve Entelektüel Kurumların Gerilemesi” başlıklı dördüncü kısmı iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yazar, kutsal şehirleri ve bu şehirlere gelen yardım paralarını ele almıştır. Irak, İngilizlerce işgal edilmeden önce Necef ve Kerbela ülkenin Şii burs merkezi konumundaydı. Müçtehitler ve kutsal şehirlerdeki diğer dinî gruplar, doğrudan İran ve Hindistan’daki Şii hükümdarlar, taraftar ve ulemanın yaptığı bağışlardan yararlanmaktaydı. Bilhassa 18. yüzyılda Kuzey Hindistan’da Şii Oudh Devleti’nin kuruluşu kutsal şehirler için çok kârlı olmuştur. Hükümdarlar, bakanlar ve diğer Oudh büyükleri kutsal şehirlere gerek yardım gerekse ekonomik projeler ve dinsel işlevler için para aktarmıştır. Yazar bu ve benzeri fonları bu bölümde ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Monarşinin kurulması ile Irak hükûmeti, Şii bağışlar ve vakıf malları üzerindeki denetimini arttırmıştır. Bu konuda Müçtehit Muhammed el-Halisi’nin şu beyanına yer verilmiştir: el-Halisi, hükûmetin Şii vakıfları sadece kontrol altında tutmadığını ayrıca bu gelirleri Sünniler arasında pay ettiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Müçtehitlerin Irak içinde güçlü bir finansal tabanlarının olmayışının ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlar, etkisini en çok 20. yüzyılda Şii medreselerinin gerilemesinde göstermiştir. İkinci bölümde yazar Şii medreselerinin durumunu ele almıştır. Modern devletin doğuşuna kadar Necef’te özellikle eğitim çok önemli bir rol oynamıştır. Öyle ki sadece eğitimle kalmayıp aynı zamanda Şii fikirlerin ve politik eylemlerinin yayılacağı bir taban olmuştur. Medreselerde yetişen vaiz ve tören liderleri, Irak içinde ve dışında Şiilik propagandası yapmıştır. Gerek hükûmet politikaları gerekse İran’dan gelen hacı sayısında ve bağış miktarındaki ciddi düşüş öğrenci-müçtehit ilişkilerini etkilemiştir. Bu durumun sonucunda medreseler ekonomik bir çöküş yaşamaya başlamıştır. Medreselerin durumunun daha da kötüleşmesi sonucunda medreselerle ilgili tartışmalarda ılımlı olan kesim, Irak Şii toplumunun gereksinimlerine uygun yeni bir dinî okul oluşturmaya odaklanmıştır. 1935’te Şii medresesi için Munteda-ül Neşr adıyla bir kurum kurulmuştur. Aynı yılın mayıs ayında Necef’te aynı isimle bir topluluk da kurulmuştur. Munteda bir yandan devlet denetimindeki laik eğitim ile eski medrese arasındaki uçurumu azaltacak diğer yandan Irak Şii toplumunun dinî ve laik bileşenlerini birbirine yakınlaştıracaktı. Bilhassa entelektüeller bu durumu, Necef’te eğitim ve Arap Edebiyatı’nın yeniden canlanması olarak görmüşlerdir.

Sonuç olarak modern devletin ortaya çıkışı Irak ve İran’daki Şii İslam’ın göreli konumu üzerine etki etmekle kalmamış, 20. yüzyıl Şii dünyasında gittikçe büyüyen bir kutuplaşmaya da yol açmıştır. Bu kutuplaşma İran İslam Devrimi’nin ardından daha da artmıştır. İran’daki Şiilik, toplum ve ekonomi arasındaki yakın etkileşim ve böyle bir özelliğin Irak’ta olmayışı, Iraklı ve İranlı Şiilerin politik gelişmelerinin 20. yüzyılda birbirinden neden farklı olduğunu anlamamıza yardımcı olabilmektedir.

Yitzhak Nakash, içerik ve kaynakça bakımından oldukça zengin olan bu eserini, Irak’ın kaderinin sorumluluğunun büyük ölçüde halkına ait olduğunu ve hâlihazırdaki süreçte yurt içi ve yurt dışındaki Iraklıların önemli bir sınavla karşı karşıya olduklarını vurguladığı “Körfez Savaşı ve Sonrası” isimli sonsöz ile tamamlamıştır. Eser Irak’ın bugün geldiği noktayı daha iyi anlamak ve bu konuda akademik çalışma yapmak isteyenler için önemli bir kaynak niteliğindedir.

1. Dünya Savaşı Sırasında Irak Şiilerinin Osmanlı’ya Karşı Tutumu

Sümeyye Ulu

İngilizler Bağdat’ı işgal etmek istediklerinde Osmanlı İmparatorluğu’yla zaman zaman çatışan Irak Şiilerinin kendilerine destek vereceklerini düşündüler ancak beklenmedik bir direnişle karşılaştılar.