İran’ın yaklaşımı, “kesin zafer” arayışından çok “kesin yenilgiden kaçınma” mantığına dayanıyor.
İran ABD’nin Askerî Tehdidini Nasıl Görüyor?
ABD ile İran arasında artan askerî ve diplomatik gerilim, Tahran’daki karar alıcıların tehdit algısı ve risk değerlendirmesi üzerine yoğun tartışmaları beraberinde getirmiştir. Washington’un bölgeye yönelik askerî yığınak hamlelerinin ve açık tehdit mesajlarının Tahran’da nasıl okunduğu sorusu, İran’ın risk hesaplamasının hangi parametreler üzerinden şekillendiğini gündeme taşımıştır. Bazı gözlemciler bu tabloyu, İran’ın stratejik gerçekliği yeterince kavrayamadığı ya da kendi kapasitesini olduğundan fazla değerlendirdiği şeklinde yorumlamaktadır. Ancak İran’ın davranış biçimine yakından bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Sorunun kaynağı büyük ölçüde yanlış hesaplamadan ziyade seçeneklerin yapısal olarak daralmış olmasıdır. Tahran mevcut tabloyu görerek hareket alanının son derece sınırlı olduğu varsayımıyla hareket etmektedir.
Kırmızı çizgiler neler?
Tahran açısından nükleer program teknik bir enerji veya güvenlik dosyasının ötesindedir. İç kamuoyunda bu program, yaptırımlara rağmen sürdürülebilen ulusal direncin ve teknolojik özerkliğin sembolü olarak sunulmuştur. Bu alanda derin ve geri dönülmez bir tasfiye, dış baskı karşısında geri adımın kurumsallaşması olarak algılanacaktır. Böyle bir algı özellikle güvenlik bürokrasisi ve ideolojik çekirdek açısından caydırıcılık iddiasını zedeleyen ve iç meşruiyeti aşındıran bir gelişme anlamına gelmektedir. Bu nedenle Tahran, sınırlı ve teknik düzeyde ayarlanmış bir anlaşmaya açık olabileceğini ima etse de programın temel kapasitesini ortadan kaldıracak bir çerçeveyi kabul etmeye hazır görünmemektedir.
Benzer yaklaşım füze kapasitesi için daha da nettir. İran, konvansiyonel askerî dengede ABD ve İsrail karşısındaki yapısal dezavantajının farkındadır. Uzun menzilli ve hassas vuruş kapasitesini asimetrik dengeleme aracı olarak görmektedir. Bu kapasitenin yapısal ve kalıcı biçimde sınırlandırılması, Tahran açısından gelecekteki güvenlik risklerine karşı savunmasız kalma ihtimali yaratmaktadır. Bu nedenle konu askerî savunmanın ötesine geçerek caydırıcılığın stratejik ve psikolojik boyutlarını da kapsamaktadır.
İran geniş ölçekli bir savaş arayışında değildir. Son yıllardaki kriz yönetimi pratiği doğrudan ve topyekûn askerî çatışmadan kaçınma eğilimini açık biçimde göstermektedir. Ancak bu kaçınma sınırsız taviz anlamına gelmemektedir. Tahran’ın tercih ettiği senaryo, nükleer dosyaya odaklanan, kapsamı daraltılmış ve teknik parametrelerle sınırlı bir uzlaşıdır. Böyle bir çerçevede zenginleştirme seviyeleri, stok miktarları ya da denetim mekanizmaları konusunda adımlar atabilir. Ancak bu adımların geri dönülmez nitelikte olmaması kritik önemdedir. Böyle bir anlaşma sağlanamazsa İran’ın önceliği müzakereleri uzatarak askerî eylemi geciktirmek veya caydırmak olacaktır. Zaman kazanmak, kriz yönetim repertuarında sık başvurulan bir araçtır.
Dolayısıyla mesele İran’ın tehdidi hafife alması değildir. Asıl soru, hangi tavizin “stratejik uyum”, hangisinin “yapısal çözülme” olarak görüldüğüdür. Tahran’ın mevcut tutumu bu ayrım üzerinden şekillenmektedir.
Esnekliğin sınırları ne?
İran’ın hesaplamasında zaman faktörü belirleyici bir yer tutmaktadır. Tahran, geçmiş kriz deneyimlerinden hareketle doğrudan askerî tırmanmanın özellikle ABD iç siyaseti açısından maliyet üretebileceğini değerlendirmektedir. Uzun süreli ve geniş çaplı bir tırmanmanın Trump yönetimi açısından sürdürülebilirliği, İran’ın stratejik analizinde önemli bir değişkendir. Uzun savaşlardan kaçınma eğilimi gösteren bir yönetim için hızlı tırmanışın siyasi maliyeti yüksek olabilir. Bu nedenle dayanıklılık ve kontrollü misilleme kapasitesi, askerî üstünlükten ziyade stratejik direnç üretme aracı olarak görülmektedir. Bu bağlamda İran’ın yaklaşımı, “kesin zafer” arayışından çok “kesin yenilgiden kaçınma” mantığına dayanmaktadır. İç kamuoyuna yönelik anlatıda ayakta kalmak ve baskıya rağmen geri çekilmemek başlı başına bir başarı hikâyesi üretmektedir.
Dışarıdan meydan okuma olarak okunabilecek bu tutum, Tahran açısından rejimin sürekliliğini ve güvenlik mimarisinin taşıyıcı unsurlarını muhafaza etme önceliği üzerinden şekillenmektedir. Bu çerçevede bazı tavizler pazarlık konusu yapılabilirken belirli alanlar sistem açısından yapısal risk üretmektedir. Mevcut gerilimin düğümlendiği nokta bu ayrımdır.
Bu yaklaşımın riskli olduğu açıktır. Karşı tarafın eşik algısı yanlış okunursa, sınırlı misilleme olarak tasarlanan bir hamle daha geniş bir çatışma döngüsünü tetikleyebilir. Tahran tam ölçekli savaşın maliyetini kabul edilemez görmekte, ancak caydırıcılık kapasitesinin aşınmasını da varoluşsal bir zafiyet olarak değerlendirmektedir. Bu tablo, iki risk alanı arasında dikkatli bir denge arayışına işaret etmektedir. Ortaya çıkan tıkanma, irrasyonellikten ziyade tarafların kabul edilebilir eşiklerinin kesişmemesinin sonucudur.
ABD’nin talep ettiği asgari güvenlik düzenlemeleri ile İran’ın kabul edebileceği azami esneklik arasında bir mesafe bulunmaktadır. Bu mesafe kapatılamadığı sürece gerilim yapısal bir özellik kazanacaktır. Tahran’daki karar alıcıların temel önceliği sistemi ayakta tutmaktır. Askerî kapasite, diplomatik manevra ve ideolojik söylem bu önceliğin araçlarıdır. Bu nedenle İran’ın mevcut tutumu güç gösterisinden ziyade sınırları koruma refleksi olarak okunmalıdır. İran kendisini köşeye sıkışmış hissettiğinde radikal taviz vermekten ziyade direnmeyi tercih etmektedir. Zira rejim açısından bazı geri adımlar, basit bir politika değişikliğinin ötesinde meşruiyet erozyonu riski taşımaktadır.
Sonuç olarak Washington-Tahran hattındaki gerilim yanlış anlamalardan çok daralmış seçeneklerin ürünüdür. İran tehdidin farkındadır, ancak tehdidi bertaraf etmenin yolunu stratejik sabır ve sınırlı ayarlamalarda görmektedir. Bu yaklaşımın başarılı olup olmayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Mevcut tablo, İran’ın tercih alanının sınırlarını bilinçli biçimde tanımladığı bir stratejik çerçeveye işaret etmektedir. Bu nedenle kriz, güç kapasitesinin nicel karşılaştırılmasından ziyade eşik yönetiminin başarısına bağlıdır. Taraflar kendi kırmızı çizgilerini korurken karşı tarafın minimum beklentisini karşılayabilecek bir kesişim alanı üretmedikçe gerilim, dalgalı fakat kalıcı bir nitelik taşımaya devam edecektir.