İran: Değişen İç Dinamikler ve Türkiye-İran İlişkileri

22.07.2020
Esin Erginbaş Asistan, İç Politika

İran: Değişen İç Dinamikler ve Türkiye İran İlişkileri

Soyalp Tamçelik (Ed), Gazi Kitabevi, Ankara, 2014, 394 sayfa

ISBN: 978-6053441250

 

İran: Değişen İç Dinamikler ve Türkiye-İran İlişkileri başlığı taşıyan, editörlüğünü Prof. Dr. Soyalp Tamçelik’in yaptığı eser, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü araştırma görevlileri ve doktora öğrencilerinin makale çalışmalarından oluşmaktadır. Türkiye-İran ilişkilerinin; siyasal, hukuksal, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarının incelendiği bu eserde, Türkiye ve İran’ın bölge coğrafyasında izlediği stratejiler, tehdit ve çıkar algısı ekseninde ele alınmaktadır.

“Tarihi ve Toplumsal Yönleriyle İran” başlıklı birinci bölümde yer verilen dört makalede İran’ın siyasi tarihi, İran’da modernleşme çabaları ve toplumsal dönüşüm, etnik kimlik siyaseti ve İran’da bölgesel güç paradigması ele alınmaktadır.

İran’ın mevcut siyasal ve toplumsal yapısını anlamak adına Pers İmparatorluğu’ndan Sasanilere, Sasanilerden Safevi İmparatorluğu’na ve Kaçar Hanedanlığı’na kadar İran siyasi tarihinin ana hatları devlet ve toplum ekseninde çizilmektedir. Abbasiler Dönemi’nde İslam’ın İran’da yayılması, Safeviler Dönemi’nde Şiiliğin devletin resmî mezhebi olması, Kaçar Hanedanlığı’nda Meşrutiyet Devrimi (1906) ve yabancı devletlere verilen imtiyazlar, Pehleviler Dönemi’nde ise 1953 Darbesi ile 1979 Devrimi İran tarihini şekillendiren dönüm noktaları olarak değerlendirilmektedir. Devrim’den sonra İran siyasetine etki eden dönüşümler, Humeyni Dönemi’nde (1979-1989) Devrim’in konsolidasyonu, Rafsancani Dönemi’nde (1989-1997) ekonomide liberal eğilimler, Hatemi Dönemi’nde (1997-2005) siyasal ve toplumsal alanda reform politikaları ve Ahmedinejad Dönemi’nde (2005-2013) Devrim ideolojisine yeniden dönüş bağlamında aktarılarak İran’da dört cumhurbaşkanının çizdiği farklı siyasal yörüngeler açıklanmaktadır.

Kaçar Hanedanlığı’ndan İslam Cumhuriyeti’ne kadar olan modernleşme süreci ve toplumsal dönüşümler, dönemsel olarak sınıfsal örgütlenmeler çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu noktada İran’ın oryantalist bakış açısıyla değerlendirilemeyeceği, iktidara karşı toplumda farklı hiziplerin bir araya gelmesi ve toplumsal dönüşümler ile açıklanmaktadır. Tütün İsyanı, Meşrutiyet Hareketleri ve İran Devrimi, özgürlükleri sınırlayan iktidarlara karşı dinî-seküler hiziplerin ortak hareket etmesine örnek teşkil etmektedir. Diğer bir husus ise İran toplumunun tek tipleşmeye gösterdiği tepki, Devrim’den sonraki süreçte reformcu kanattan Hatemi Dönemi ile radikal kanattan Ahmedinejad Dönemi’nin karşılaştırılmasına yer verilerek sunulmaktadır. Bu bağlamda İran toplumu, her dönem taleplerini iktidarlara ileten ve dönüşüm yaşayan bir toplum profili ortaya koymaktadır.

Bu bölümde yer verilen diğer makalede ise İran’ın etnik gruplar üzerindeki kimliksizleştirme siyaseti; Türkler, Kürtler, Araplar ve Beluçların devlete karşı geliştirdiği tepkiler ekseninde incelenmektedir. Pehlevi Hanedanlığı’nda Fars kimliğini merkeze alan resmî devlet ideolojisinin Devrim’den sonra Şii üst kimlikle beraber sürdürülmesi ve uygulanan etnik politikalarının etkisi; Türkler, Kürtler, Araplar ve Beluçların kimliklerini koruma mücadelesi, siyasal örgütler ve isyan hareketleri örnekleri ile irdelenmektedir.

Son olarak bu bölümde İran’da Devrim öncesi ve Devrim sonrası dış politikanın temel parametreleri çizildikten sonra 11 Eylül sonrası İran’ın bölge siyasetinde benimsediği beka stratejisi ve bölgesel güç olma yolunda İran için fırsat ve engeller ele alınmaktadır. Devrim’den sonra değişen cumhurbaşkanlarına rağmen İran’ın bölge stratejisinin devlet liderliği ekseninde şekillenmesi ve 11 Eylül sonrası etkin olan beka stratejisi; İran’ın Şii gruplara bağlı milis güçleri organize etmesi, Hizbullah’a finansal desteği, Suriye rejimine verilen destek ve nükleer çalışmalar üzerinden aktarılmaktadır. Bu bağlamda İran’ın Orta Doğu’da liderlik hedefi, sahip olduğu stratejik fırsatlar ve engeller üzerinden irdelenmektedir. Fırsatlar, enerji koridorlarını kontrol edebilecek ve enerji hatlarına ulaşımı engelleyecek jeostratejik konum, sahip olduğu maden çeşitliliği, bölgede izlenen kimlik siyaseti olarak ele alınırken engeller ise ekonomide petrol gelirlerine bağımlılık, iç politikada istikrarı sağlayamama, Devrim’in getirdiği radikal söylemler olarak sayılmaktadır.

“Hukuksal ve Ekonomik Yönleriyle İran” başlıklı ikinci bölümde, İran ekonomisinin tarihi gelişimi ve yapısı, hukuk sistemi, insan hakları temalarına değinen dört makaleye yer verilmektedir.

İran ekonomisinin tarihinin ele alındığı makalede, İran ekonomisinin mevcut yapısının dayandığı ilkeler Kaçar Hanedanlığı’nda İngiltere ve Rusya ile gelişen ticari ilişkiler sonucu ticari bağımsızlığın kaybedilmesi ve Pehleviler Dönemi’nde (1926-1979) modernleşme programına paralel ekonomide artan yabancı etkisi ile açıklanmaktadır. Bunun yanında Rıza Şah’ın devletçi kalkınma modeli ve sanayileşme politikalarına, Muhammed Rıza Şah’ın ise kalkınma planlarına yer verilmektedir. Devrim sonrası İran ekonomisinin ise iki dönemin etkisiyle ekonomik bağımsızlık ve sosyal adalet ilkesi üzerinde şekillendiğine ve İslami ekonomi üzerindeki tartışmaların sonuç vermediğine değinilmektedir. Ekonominin sermayeye açılarak küresel ekonomiye eklemlenmesi savunusu ve bu açılımın İran’a ihanet olacağı ekseninde değişen ekonomi sarkacı; Ayetullah Humeyni’den Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’a izlenen politikalar ile aktarılmaktadır.

İran hukuk sisteminin ele alındığı bu bölümde; din-hukuk ilişkisinde çıkmazlar, Sasaniler Dönemi’nden İslam Cumhuriyeti’ne kadar olan süreçte dönüm noktaları ile ele alınmaktadır. Safeviler Dönemi’nde Şiiliğin resmî mezhep olarak kabul edilmesinin hukuka etkisi; Anayasa Devrimi (1906-1907) sonucu hazırlanan anayasanın teokratik nitelikte olması; teokratik anayasaya sahip Pehlevi Hanedanlığı’nın Batı hukukuna evrilen anayasal düzenlemeler ve Devrim ideolojisi ile İslami temellere dayanan anayasa hukuku örnekleri ile açıklanmaktadır. Diğer yandan İran’da Şii mezhebini esas alan ceza hukuku ve medeni hukuk uygulamaları Sünni mezhepten ayrılan noktalarıyla karşılaştırmalı olarak aktarılmaktadır.

Hukuk mekanizmasının işlerliğini İran’da insan hakları üzerinden inceleyen bir diğer makalede, İran’ın insan hakları algısı ulusal düzenlemeler ve uluslararası sözleşmelere taraf olması bağlamında sorgulanmaktadır. İran’da insan hakları ihlallerini getiren süreç, İran’ın İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni “evrensel değerler taşımadığı ve Batı kültürünün dayatması olduğu” gerekçesiyle insan hakları ihlallerinin araştırılmasına engel olması ile açıklanmaktadır. İran İnsan Hakları Özel Raportörü Ahmed Şehid’in sunduğu raporlarda yer alan ihlaller örnek olarak sunularak İran’da keyfi tutuklamalar, ifade ve inanç özgürlüğü, toplanma ve dernek kurma hürriyeti, idam cezası, kadın hakları ve azınlık hakları irdelenmektedir.

Son olarak bu bölümde BMGK’nin İran’a yönelik ekonomik yaptırımları, insan hakları hukuku çerçevesinde değerlendirilmektedir. İran’ın nükleer zenginleştirme faaliyetlerinin 2006 yılında askıya alınması ve bu karara riayet edilmemesi neticesinde uygulanan bir dizi ekonomik yaptırımın etkisi; 2000-2006 ve 2006-2013 yıllarını kapsayan GSYİH ve enflasyon oranlarını gösteren tablolarla sunulmaktadır. Bu yaptırımların yalnızca devleti değil özel şirketleri ve bireyleri de etkilemesi, insan hakları ihlali olarak değerlendirilmektedir. Yaptırımların birçok hastanın tedavisinde kullanılan nükleer materyallerin girişini yasaklaması, halkın yeterli hizmet alamaması çerçevesinde ifade edilmektedir. Diğer bir insan hakları ihlali ise İran’ın ilaç alımının uluslararası finans ve bankacılık kısıtlamaları nedeniyle mümkün olmaması ve yaptırım listesine alınan gerçek ya da tüzel şahısların hesaplarının ve mal varlıklarının dondurulması olarak açıklanmaktadır.

“Türkiye-İran İlişkileri” başlıklı üçüncü bölümde iki ülkenin dış politikasını oluşturan parametreler ve ilişkileri, metodolojik yaklaşımlar ve modeller üzerinden değerlendirilen beş makale sunulmaktadır.

Türkiye-İran ilişkilerini belirleyen faktörlere değinen ilk makalede, 1990 sonrası Türkiye-İran ilişkileri sosyal inşacılık yaklaşımı ile incelenerek Türkiye ve İran’ın devlet kimliğini ve dış politikasını oluşturan faktörlere yer verilmektedir. Türk dış politikasının belirleyicileri; Batıcılık (temsil edilen değerler), statükoculuk ve 1990 sonrası dönemde dünyada barış ilkeleri oluşturmakla birlikte İran’da Devrim’den sonra tam bağımsızlık, Batı karşıtlığı, sistemin güvenliği ve ihracı ilkeleri oluşturmaktadır. Öte yandan devletlerin dış politika eğilimini oluşturan toplumsal ve kültürel değerlere bakıldığında Türkiye’de Batı kültür ve medeniyet etkisi ve 1990’lardan sonra dinsel yakınlık politikası; İran’da ise İranlılık kimliği ve Şiilik ön plana çıkmaktadır. Kimliğe bağlı oluşan çıkar kavramının sosyal inşacı yaklaşımı oluşturduğu göz önüne alındığında, her iki ülke ilişkilerinde karşılıklı algıyı oluşturan sistem farklılığı, mezhepsel farklılık ve bölgesel rekabet meselesi ortaya çıkmaktadır.

Türkiye-İran ilişkisini irdeleyen diğer makalede Devrim sonrası tarafların birbirine yönelik dış politika sürecini belirleyen siyasi algı konusuna yer verilmektedir. Devrim’den sonra ikili ilişkilerinin olumlu seyri Rehine Krizi (1979) ile bozulmasına rağmen iki ülkeyi ortak paydada buluşturan faktör, ihtiyaçların etkisi olmuştur. Ekonomi ve güvenlik temelli potansiyel iş birliği algısı; İran-Irak Savaşı’nda Türkiye’nin transit yol olduğu ve yeni pazarlara da ihtiyaç duyduğu dönem ve 2003 yılında ABD’nin Irak işgalinden sonra Türkiye-İran arasındaki ilişkilerin güvenlik ekseninde PKK ve PJAK’a karşı iş birliği dönemiyle açıklanmaktadır. Öte yandan iki ülke arasındaki ilişkilerde etkin bir diğer faktör olan rekabet algısı ele alınmaktadır. Oluşan bu algı, SSCB’nin dağılmasıyla oluşan güç boşluğuna yönelik Türkiye’nin Türki gruplara ortak kültür vurgusu ile İran’ın dinî dayanışma ve Büyük Horasan fikrini Orta Asya’ya yöneltmesi ile açıklanmaktadır. Türkiye-İran ilişkilerinde tarafların algısını oluşturan iç dinamiklerin etkisi ise ülkelerin ideolojik yönelimleri temelinde psiko-sosyal dinamiklere dayandırılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de siyasal İslam’ın yükseldiği bir dönemde “Türkiye İran mı oluyor?” sorusu ve İran’ın PKK’ya destek verdiği söylemleri, İran’a karşı Türkiye’de oluşan olumsuz ve tehdit algısına örnek olarak verilmektedir.

Soğuk Savaş sonrası Türkiye-İran ilişkilerinin merceğe alındığı bir diğer makalede iki ülke arasındaki ilişkiler 1990-2001 ve 2001-2013 dönemleri çerçevesinde analiz edilerek ülkelerin kalıcı iş birliği önündeki engeller irdelenmektedir. 1990-2001 arası dönemde İran-Türkiye ilişkilerinin iç boyutu ideolojik karşıtlık ve PKK sorunu ekseninde; dış boyutu ise Orta Asya ve Kafkaslarda rekabet ve iş birliği ve 1991 sonrası Irak’ta oluşan siyasi istikrarsızlığa karşı ortak hareket bağlamında ortaya konmaktadır. 2001-2013 arası dönemde ise ideolojik farklılıklar ve güvenlik kaygılarının yerini rasyonel yaklaşımlar almaya başladığı, terör ve Irak bağlamında ortak politikalar izlendiği belirtilmekte, 2005-2011 arası “balayı dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan Arap Baharı’ndan sonra Suriye Krizi’nde Türkiye’nin Beşar Esed karşıtı tutumu ve İran’ın Esed’in safında yer alması, bunun yanında Türkiye’nin 2011’de NATO füze kalkanına katılmasını kabul etmesi ilişkilerde kırılma noktaları olarak değerlendirilmektedir.

Irak’ın 2003’te ABD işgalinden sonra İran’ın Irak’ta siyasi, askerî ve ekonomik alanda nüfuz sahibi olması ve Türkiye-İran rekabeti bu bölümde ele alınan başka bir husustur. İran’ın Irak’taki siyasi nüfuzu; Ocak ve Aralık 2005’te ve Mart 2010 Meclis Seçimleri’nde İran’ın Şii partilere, gruplara ve örgütlere verdiği destekle, askerî ve ekonomik alanda kurduğu nüfuz Irak’ta desteklenen Şii milis gruplar ve iki ülke arasında sürekli artış gösteren ticaret hacmi ile açıklanmaktadır. ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle doğan boşluğu Türkiye’nin Iraklı Kürtler ve Sünni Araplara dönük politikası ve İran’ın Şii hilali politikası ile doldurulmaya çalışılması, iki ülkenin bölgesel rekabetini ortaya koymaktadır.

Türkiye-İran ilişkilerinde 2011 yılında Arap Baharı ile ortaya çıkan Suriye Krizi’nin ele alındığı son makalede, Suriye Krizi’nin iki ülke arasındaki ilişkileri gerileten etkisi oyun kuramı modeli ile sistematize edilmektedir. İki ülkenin bölgesel çıkarlarına yönelik modellemede Türkiye için öngörülen strateji “Muhalefete Destek Vermek ve Muhalefete Destek Vermemek”, İran için ise “Esed’e Destek Vermek ve Esed’e Destek Vermemek” ibareleri ile oluşturulmuştur. Bu model ile Türkiye ve İran’ın çıkarlarını oluşturan dominant stratejileri neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde saptanmaktadır.

İran ve Türkiye ilişkilerini tarihsel ana hatları ile çeşitli perspektifler yardımıyla açıklamaya çalışan bu eser, İran ve Türkiye’nin bölgesel politikalarını, devletlerin değişen ve dönüşen ideolojileri ekseninde sunmaktadır. İran’ı bilimsel bir bakış açısıyla değerlendirmeyi mümkün kılan eser, lisansüstü çalışmalar yapanlar için temel bir kaynak niteliği oluşturmaktadır.

İran Cumhurbaşkanlığı Seçimleri: Öne Çıkan Muhtemel Adaylar

Esin Erginbaş

2021 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin hedefi, seçimlere katılmayan halkı sisteme dâhil ederek ve “Devrim’in İkinci Aşaması”nı tamamlayarak devrimci ruhun yeniden biçimlendirilmesini sağlamaktır.