İran'ın Nükleer Programı: Küresel ve Bölgesel Etkileri

İsmail Sarı Dış Politika Koordinatörü

1979 İran Devrimi’nin anti-Amerikan özelliği İslâmcı temellere dayanmasından çok ABD’nin İran’a karşı izlediği politikaların bir sonucudur. 1941’de İngiliz ve Sovyet ortak işgaline[1] uğrayan İran, 1953’te de Başbakan Musaddık’a karşı CIA destekli bir hükümet darbesi yaşamıştır.[2] Bu açıdan ‘işgal ve darbe’ sendromu ile karşı karşıya kalan İran’ın,  Şahı ve ABD’yi ülkeden atan 1979 Devrimi’ni “ikiz devrim”[3] olarak tanımlaması anlamlıdır.

İran’da Şah döneminde ABD’nin eliyle temelleri atılan bir nükleer programın, günümüzde sorun teşkil eden bir konu haline gelmesi ve uluslararası krize dönüşmesi pek çok yönüyle analiz edilmiştir. Bu çalışmada ise temelde nükleer krizin, programın kendisinden ziyade İran’daki mevcut rejim ve onun “otonomi” merkezli dış politikası[4] ile ilgili olduğu düşüncesinden hareketle, İran’ın nükleer programının küresel ve bölgesel etkileri üzerinde durulacaktır.

1979 Devrimi’nden sonra ABD ile nükleer enerji alanında sürdürdüğü işbirliği anlaşmasını iptal eden Tahran yönetimi, 1995’te ise Rusya ile nükleer işbirliği konusunda anlaşmaya varmıştır. ABD yönetimi, nükleer programını geliştirerek sürdüren İran’a karşı 1999’da ambargo uygulamaya başlamıştır. 2002 yılında ise İran’da rejim muhalifi Halkın Mücahitleri örgütünün bazı gizli tesislerle ilgili bilgileri açıklamasıyla İran nükleer krizi gündeme gelmiş ve bugün de güncelliğini koruyan bu sorun başlamıştır. Sonrasında ise İran’ın nükleer programı daha ziyade ABD ile İran’ın karşılıklı husumetine sahne olan bir mücadele alanına dönüşmüştür.

İran’ın nükleer programı çoğunlukla P5+1 çerçevesinde büyük güçleri ve özellikle Amerika’yı ilgilendiriyormuş gibi görünmesine rağmen, göz ardı edilen şey, bu meselenin aynı zamanda bölgesel bir mesele olduğudur. Zira nükleer silah sahibi bir İran’ın kısa ve orta vadede Amerikan güvenliğine tehdit olmadığı açıktır. Çünkü İran nükleer silah geliştirse bile, İran’ın bunları Amerika’ya gönderebilecek füze sistemleri, bombardıman uçakları, nükleer denizaltılarıyla da kıtalararası füze sistemini destekleyecek yüksek uydu teknolojileri yoktur. Ayrıca tüm bu altyapısal yoksunluklar bir kenara, İran’ın Amerika ile nükleer bir savaşa girmesi rasyonel bir seçenek değildir. Çünkü nükleer savaşta asıl belirleyen ilk vuruş değil, ikinci vuruştur. Başka bir ifadeyle, İran Amerika’yı nükleer silahlarla vursa bile,  Amerika’nın misilleme için oldukça geniş imkânları ve coğrafyası varken, İran coğrafyasının sınırlarının buna cevap üretmesi mümkün değildir.[5]

İran’ın nükleer silahlara sahip olması ABD açısından bir tehdit ifade etmemesine rağmen, bunun İsrail’i de içine alan Ortadoğu’da yol açabileceği etkiyle ilgili projeksiyonlar İran’ın nükleer enerji üretiminin küresel ölçekli bir önem kazanmasına yol açmıştır.Bu anlamda nükleer silahlara sahip İran büyük oranda bölgenin sorunudur ve küresel sonuçlarından ziyade bölgesel etkisi daha fazla olacaktır.

İran’ın Olası Nükleer Silah Üretiminin Bölgesel Etkileri

İran’ın anti-Amerikan ve anti-İsrail söylemlerine rağmen, geliştirilecek olası nükleer silahların ne ABD ne de İsrail için ölümcül tehdit olmadığını söylemek mümkündür. Kenneth Waltz’un ifade ettiği gibi aslında nükleer silahlar doğası gereği düşman taraflardan birinde yoksa tehlikelidir.[6]Oysaki İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda İran’ın nükleer silah elde etmesi İsrail’i tehdit edecek bir durum oluşturmaktan ziyade ancak iki ülke arasında bir güç dengesi kurulacaktır. Ayrıca bu silahların Hindistan ve Pakistan arasında nükleer denge sağlandıktan sonra Keşmir’de çatışmaların durması örneğinde olduğu gibi sadece nükleer savaşı değil, konvansiyonel bir savaşı bile önleme etkisi vardır.[7]Bu yönüyle İran-İsrail nükleer dengesi, Hindistan-Pakistan arasındaki nükleer dengeye benzetilebilir.

Bu durumda ittifak ilişkileriyle nükleer şemsiyenin koruması altında olmayan İran’ın sorunlu ilişkilere sahip olduğu ABD ve İsrail’e karşı saldırıdan ziyade caydırıcı unsura sahip savunma amaçlı böyle bir teknolojiyi istediği söylenebilir. Ancak burada belirtmek gerekir ki İran ile İsrail arasındaki söylemsel gerginliğin jeopolitik bir yansıması ve reel karşılığı yoktur. Tam aksine taraflar bunu pragmatist bir şekilde kullanmaktadır.[8] Arap Baharı sonrası yaşanan gelişmeler, İran ve İsrail’in bölgeye yönelik perspektiflerinin uyumlu olduğunu ve çatışma alanlarının sınırlı olduğunu açıkça göstermiştir. Oysaki İsrail dışında nükleer silaha sahip olmayan bölge ülkeleri için nükleer silahlara sahip İran bir tehdittir. Ayrıca İran’ın nükleer silahlara sahip olması ya da bu silahları üretebilecek kapasiteye erişmesi, bölgedeki stratejik dengeleri de değiştirecektir.

İran’ın nükleer silahlara sahip olması ihtimali ABD ve İsrail için bir tehdit değil, İran üzerindeki baskıları azaltacak bir unsur olarak değerlendirilebilir. İran açısından bakıldığında ise, İran’ın Kuzey Kore gibi nükleer silah denemesi yapmadan bu silahları üretebilecek kapasiteye yaklaştığında uzlaşma yolunu tercih etmesi güvenlik-ekonomik çıkar dengesini gözettiğini göstermektedir. Diğer taraftan nükleer anlaşma ile Amerikan yönetimi İran’ın bölgede daha etkin bir rol oynamasının - özellikle Sünni devletlere ve gruplara karşı bir denge unsuru olarak- önünü açmak istemektedir. İran bunu bölgedeki nüfuz alanlarını genişletmek için bir fırsat olarak kullanmaya başlamıştır. Gerekçeleri ne olursa olsun İran’ın Suriye, Yemen ve Irak’taki yayılmacı tavrı bölge için kaygı vericidir.

İran’ın bölgesel yayılmacı dış politikası nükleer anlaşmayla birlikte düşünüldüğünde, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez yönetimlerinin ve diğer bölge ülkelerinin İran’a yönelik tarihsel reflekslerini tetiklemiştir ve bu süreç İran karşıtı bir bloklaşmanın habercisidir. Belki de Amerika’nın istediği tam olarak budur. Bu süreçte İran ve Suudi Arabistan, 2016’nın ilk günlerinde Şiî din adamı El-Nimr’in idam edilmesi örneğinde olduğu gibi dinî retorik üzerinden mücadeleye başlamışlardır. Ancak bu durum bölgesel bloklaşmanın giderek belirginleştiği ve tarafların Bahreyn, Suriye ve Yemen’de karşılıklı hamlelerde bulunduğu bir dönemde küresel yalnızlıktan kurtulmaya çalışan İran’ı daha da derinleşen bölgesel bir bloklaşmanın tarafı haline getirebilir.

Kaynakça:

[1]XVIII. yüzyıldan itibaren Rusya’ya karşı verdiği mücadeleyi kaybeden İran, bu süreçte Rusya’nın etkisini hafifletme çabasına girmiş ve denge arayışlarına yönelmiştir. Bu nedenle Hindistan’ı elinde bulunduran İngiltere ile ilişkilerini geliştirmiştir. Ancak, İran 1907’de iki ülke tarafından etki alanlarına ayrılmaktan kurtulamamıştır. Kuzey İran Rusya’nın, Güney İran ise İngiltere’nin nüfuz bölgesi olurken orta kesim tampon olarak belirlenmiştir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Muriel Atkin, Russia and Iran: 1780-1828, Minnesote, The University of Minnesota Press,1980.

[2] Mayıs 1951’de Musaddık’ın başbakan olmasının ardından İran Millî Petrol Şirketi kurularak ülkedeki bütün petrol endüstrisi bu şirketin kontrolüne verilmişti. Fakat çıkarları zedelenen İngiliz yönetimi CIA ve Şah’ın yardımlarıyla General Fazlullah Zahid’in önderliğini yaptığı darbe ile 19 Ağustos 1953’te Musaddık hükümetini devirmiştir .Ayrıntılı bilgi için bkz. Stephen Kinzer, Şah’ın Bütün Adamları, çev. Selim Önal, İstanbul, İletişim Yayınları, 2004.

[3] R.K. Ramazani, “Iran’s Foreign Policy: Contending Orientations”,The Middle East Journal, Vol. 43/2 (Spring 1989), s.203.

[4]Bu konuda kapsamlı bir değerlendirme için bkz. İsmail Sarı, “1979 Devrimi Sonrası İran’ın Rejim Paradigması ve Dış Politika Yönelimleri", Türiye Ortadoğu Araştırmaları/Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Vol.2, No. 1 (2015), ss.95-135.

[5]Hasan Basri Yalçın, “İran Nükleer Müzakereleri”,SETA Analiz, Sayı 130, (Haziran 2015), s.19.

[6] Kenneth N. Waltz, “More May Be Better”,The Spread of Nuclear Weapons: A Debate Renewed, Der. Scott D. Sagan ve Kenneth N. Waltz, New York, W.W. Norton and Company, 2003, ss.3-45.

[7] Kenneth N. Waltz, “Why Iran Should Get the Bomb: Nuclear Balancing Would Mean Stability”,Foreign Affairs, Volume 94, No.4, (July/August 2012), ss.2-5.https://www.foreignaffairs.com/articles/iran/2012-06-15/why-iran-should-get-bomb (10.05.2016).

[8] Ayrıntılı bir analiz için bkz. Trita Parsi,  Treacherous Alliance: The Secret Dealings of Israel, Iran, and The United State,  USA, Yale Univerisity Press, 2007.