İran: Kısa Vadeli Toplum

01.01.2021
Hamid İbrahimi Uzman, Kültür ve Toplum

İran: Kısa Vadeli Toplum

“İran: Camia-yı Kutah-Müddet ve Se Mekale-i Diger”

Muhammed Ali Hümayun Katuzyan, çev. Abdullah Kevseri, Ney, 2011, 165 sayfa.

ISBN: 978-9641852278


Bazı araştırmacılar İslam öncesi dönemden günümüze kadar olan İran tarihini açıklamak için ortak İran kültürünün varlığını iddia ederek İran tarihini kültürel devamlılık üzerinden yorumlamaya çalışmıştır. Bu düşünürlere göre İran’da var olan tarihî ortak kültür; İran tarihinin her döneminde kendini göstermiş, kültürel devamlılığı sağlamış ve bir İranlı kimliği oluşturmuştur. Bu İranlı kimliği, toplumun en önemli özelliğini teşkil ederken tarih boyunca günümüz İran coğrafyasında kurulan tüm devletlerin de ortak özelliği olduğu iddia edilmiştir. Böylece yaşanan tüm değişimlere rağmen hem toplumda hem de siyaset düzeyinde etkisini her zaman sürdüren bir “İranlılık” var olmuştur.

İran toplumunda ortak kültürel kodların var olduğu ve İran’daki toplumsal gerçekliğin bir parçasını oluşturduğu inkâr edilemez. Buna rağmen İran toplumunu tamamen bu görüş üzerinden okumak, toplumsal olguların farklı boyutlarını gözden kaçırmak manasına gelir. Bu açıdan neredeyse günümüz İran’ı tüm siyasal ve toplumsal kurumlarıyla eski Pers İmparatorluğu’nun devamı olarak görecek kadar ileri giden birçok yerli ve yabancı esere karşı; tarih, iktisat, toplum ve siyaset alanlarındaki akademik çalışmalarıyla ün kazanmış Muhammed Hümayun Katuzyan’ın bu tarihî sürekliliği sorgulayan ve aslında bir tarihî süreksizlikten bahseden bu eseri dikkate şayandır.

Katuzyan’ın ilk olarak 2004’te “Kısa Vadeli Toplum: İran'daki Uzun Vadeli Siyasi ve Ekonomik Kalkınma Sorunları Üzerine Bir İnceleme”1 adıyla İngilizce yayımlanan makalesinde söz konusu teorisini literatüre kazandırmasının ardından bu makalesi, diğer üç makalesiyle birlikte Abdullah Kevseri tarafından Farsçaya tercüme edilerek “İran: Kısa Vadeli Toplum” başlığıyla 2011’de İran’da kitap olarak basılmıştır. Kitap kısa sürede dikkatleri çekmiş ve hâlihazırda on dördüncü baskısıyla piyasada bulunmaktadır.

Eserin yazarı olan Muhammed Hümayun Katuzyan; İran’da daha çok Hümayun Katuzyan, Batı’da ise Homa Katouzian adıyla bilinmektedir. 1942 yılında Tahran’da doğmuştur. Üniversite eğitimini Birmingham Üniversitesinde tamamlamış; yüksek lisans derecesini Londra Üniversitesinden almış ve doktora eğitimini Kent Üniversitesinde (İngiltere) bitirmiştir. Akademik uzmanlık alanı olan ekonomi ve sosyolojiyle beraber İran tarihi ve edebiyatı alanında da çokça esere imza atan yazar; İran, İngiltere, Kanada ve ABD üniversitelerinde dersler vermiştir. Hâlen Oxford Üniversitesi Şarkiyat Çalışmaları Enstitüsünde öğretim üyesidir.

Kitap, Katuzyan’ın İngilizce kaleme aldığı “İran: Kısa Vadeli Toplum”, “İran Tarihinde Meşruiyet ve Halefiyet”2, “Kanun İçin Devrim”3 ve “Meşrutiyet Dönemi’nde Melikü’ş-Şuara Bahar”4 başlıklı makalelerin Farsça tercümesinden oluşmaktadır.

İlk makalede yazar, uzun vadeli toplum olarak tanımladığı Avrupa toplumunun aksine İran’ı kısa vadeli toplum olarak tanımlamaktadır. Katuzyan’a göre İran tarihinde mülk sahipleri, tüccarlar, zanaatkârlar, çiftçiler vs. gibi toplumsal sınıflar hep vardır ancak bu toplumsal sınıflar kısa vadeli olmuştur. Örneğin İran’da, Avrupa toplumunda var olan ve 6-7 yüzyıl varlığını sürdüren bir soylular sınıfından bahsedilemez. İran’da bir zenginin mirasının değil birkaç nesil sonrasına, torununa bile intikal etmesi neredeyse nadir görülen bir olaydır. Siyasi iktidarda da tarih boyunca bir istikrarsızlık söz konusudur. Bu istikrarsızlıklardan dolayı mülkiyet, servet ve sermayenin uzun vadeli birikmesi mümkün olmamıştır. Ayrıca bireysel ve toplumsal ilişkiler de toplumun kısa vadeli olması esasına göre şekillenmiştir.

Makam ve mevkilerin belli bir zümrenin elinde olan Avrupa’nın aksine İran’da, toplumun en alt sınıfından insanlar bile en yüksek makamlara gelebilmiştir. Bir açıdan bakıldığında bu durum, yetenekli insanların işin başına gelmesini sağladıysa da uzun vadede istikrar sağlanamadığı için kalkınma yolunda en önemli engellerden biri olmuştur.

Avrupa tarihinde taht varisleri her zaman belli ve katı kurallara göre tayin edilmiştir. Öyle ki krallar dahi bu geleneği kolay kolay değiştirememiştir. Halbuki Part İmparatorluğu’ndan çağdaş İran’a kadar taht varisi olmak veya ölen padişahın yerine geçmek için kesin bir kural ve gelenek olmamış; iktidarı ele geçirmek, meşruiyet sahibi olmak için yeterli olmuştur. İslam’dan önce padişah olan kişinin “fere-i izedi (kut)” sahibi olduğuna inanılırdı. Bu inanca göre kut sahibi olmayan zaten iktidara gelemezdi. Dolayısıyla hangi yöntemle tahtı ele geçirirse geçirsin o kişi meşruiyet sahibi olacaktı. İslam’dan sonraki dönemlerdeyse hükümdarın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğu inancı, İslam’dan önceki kut inancını devam ettirdi. Hatta günümüzde devletin zirvesindeki kişinin Allah tarafından seçildiği ve böylece meşruiyeti için halkın oyuna ihtiyacı olmadığı Velayet-i Fakih düşüncesi de bu çerçevede değerlendirilebilir.

Bu tarihî süreksizlik sonucunda toplumsal kurumlar, sivil kurumlar ve hatta eğitim kurumları her dönemde varlık göstermiş olsa da sonraki dönemlerde temel değişimlere uğratılmıştır. Bir devletten başka bir devlete, bir hükûmetten başka bir hükûmete bu kurumlar alt üst edilerek sermaye, insan, bilim ve kültür birikimi sürekli heba edilmiştir. Başka bir ifadeyle siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal olarak bir devamsızlık ortaya çıkmıştır. Bu nedenle İran’ın toplumsal tarihi istikrarlı bir devamlılıktan ziyade kısa vadeli dönemler zinciri olmuştur. Yazar teorisinde İran toplumundaki bu istikrarsızlığın nedenlerini tarih boyunca devletlerin meşruiyet krizi, siyasal alanın dengesizlikleri, devlet toplum ilişkisini düzenleyecek üstün bir hukuki sistemin yoksunluğu ve sermaye birikimini sağlayacak mekanizmaların eksikliği olarak değerlendirmektedir.

Katuzyan’a göre tüm bu nedenlerin ana kaynağı ise “tarihî despotizm”dir. İran tarihinde geleneksel olarak mutlak güce sahip hükümdarların gücünü sınırlayacak ve keyfî kararların önünü alacak üstün bir kanun olmamıştır. İktidarlar toplumsal sınıfları temsil etmemiş ve her zaman toplumsal sınıflar, siyasal sisteme tabi olmuştur. Bununla birlikte siyaset alanında devrimler ve temel değişimlerle tüm kültürel, tarihsel ve toplumsal deneyim ve kazanımlar yok edilmiştir. Böylece devlet toplum ilişkisi istikrarlı hukuki bir nizam veya geleneğin yokluğundan dolayı her zaman sorunlu bir ilişki olmuştur. Hükümdarlar zamanla despotlaşmış ve halk isyan etmiştir. Bu durumun sonucunda “sorumsuz devlet” ve “başkaldıran toplum”, İran tarihinin temel diyalektiklerinden biri olarak öne çıkmıştır.

İran’da değişmeyen bu tarihî geleneğin bir sonucu olarak modernleşmeyle beraber ortaya çıkan teknolojik kalkınmalara rağmen toplumsal ve siyasal alanda kalkınma sağlanamamıştır. Başka bir ifadeyle İranlılar, her defasında binayı yeniden inşa etmiş ancak genelde 20-30 yıllık gibi kısa bir sürede bu bina çürük bir yapıya dönüşüp yıkılmaya mahkûm olmuştur. Katuzyan bu açıdan teorisinde İran toplumu için “yıkılmaya hazır toplum (camia-yi kulengi)” tabirini kullanmıştır.

İkinci makale İran tarihindeki meşruiyet ve halefiyet meselesini ele almaktadır. Yazar, kut inancını saltanat meşruiyetinin esasını oluşturan bir mit olarak değerlendirerek padişahın yerine geçecek kişiyi belirlemek veya halef konusunu netleştirmek için bundan başka hiçbir yasa veya geleneğin mevcut olmadığını ileri sürmektedir. Yazara göre tarihsel süreçte padişahın gücünü sınırlandıracak herhangi bir dünyevi yasa bulunmaktadır. Dolayısıyla bu durum saltanat makamını, tahtı ele geçirmek isteyenlerin başkaldırısı veya halkın isyanı tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır. Ayaklanmalar başarıyla sonuçlandığı takdirde ise gücü eline geçiren şahsın da kut sahibi olduğuna inanıldığı için halk nezdinde meşruiyet sahibi olabilmiştir. Kut inancının hem meşruiyet hem de halefiyet kaynağı sayılması, saltanatın meşruiyeti için gerekli olduğu gibi devamlılığını da tehdit eden en önemli etken olmuştur. Katuzyan’a göre bu gerçek, İran’da tarihî süreksizliğin nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üçüncü makale, Meşrutiyet Devrimi ve ondan doğan anayasa üzerine odaklanmaktadır. Yazara göre Avrupa’da ortaya çıkan devrimler, mevcut yasaları devrimi gerçekleştiren toplumsal güçlerin isteklerine göre değiştirmek için gerçekleştirilmiştir. Hâlbuki İran’da Meşrutiyet Devrimi var olan yasaları değiştirmek maksadıyla değil esasen o güne kadar keyfî olarak idare edilen devletin yasal bir çerçeveye bağlı olarak idare edilmesi talebiyle meydana gelmiştir. Meşrutiyet Devrimi bu açıdan İran’da devlet ve toplum ilişkisini hukuki bir zemine oturtan ilk deneyim olmuştur.

Dördüncü makalede Katuzyan, İran’da klasik edebiyatın son büyük şairi addedilen Muhammed Taki Bahar’ın (1886-1951) siyasi hayatını ele almaktadır. Katuzyan, Meşrutiyet Dönemi’nde gazeteci ve milletvekili olarak siyaset sahnesinde etkinlikte bulunan ve “Meliku’ş-Şuara” unvanıyla meşhur olan Bahar’ı, ılımlı bir meşrutiyetçi olması hasebiyle incelediğini ifade etmektedir. Eserlerinde İran tarihinde hukuksuzluklar, kaos ve kargaşalar üzerinde odaklanan yazar, bu makalesinde Bahar’ı kaos karşıtı, siyasette aklı selim yanlısı ve hukuk taraftarı örnek bir figür olarak sunmaya çalışmaktadır. Katuzyan’a göre Bahar, muktedir devlet düşüncesi taraftarı olmakla birlikte iktidarın yasalarla sınırlandırılmasını savunmuştur. Yazar, İran’ın siyasi tarihiyle ilgili daha önce ortaya koyduğu görüşleriyle Bahar’ın dönemindeki siyasi aktivitelerini yorumlamaya çalışmaktadır.

Başta da değindiğimiz gibi eser piyasaya çıktıktan itibaren ilgiyle karşılanmıştır. Bu ilgi bir yandan eserin akademik değerinden kaynaklanmış olsa da diğer yandan İran’ın içinde bulunduğu siyasi ortamdan etkilenmiştir. Zira eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin iktidara gelmesiyle başlayan Reform Hareketi’nin ilerleyen süreçte başarısızlığa uğramasıyla bu çevreler, İran’da siyasal kalkınmanın önündeki engellerle ilgili yeni yorumlamalara ihtiyaç duymuştur. Katuzyan’ın kitapta yer alan ilk makalesi 2004 yılında yayımlanmasına rağmen eserin 2011’de İranlı okuyucularla buluşması, dönemin siyasi şartları dikkate alındığında esere olan ilgiyi daha anlaşılır kılmaktadır.

Eserin karşılaştığı ilgiye rağmen çeşitli eleştirilere de hedef olduğunu not etmek gerekir. Görüşlerinde Batı-merkezci sosyal teorileri İran toplumuna uyarlama çabalarına karşı olduğunu dile getiren Katuzyan’ın kendisinin de oryantalist bakış açısıyla değerlendirmelerde bulunması eleştirilen konulardan biridir. Ayrıca yazar, kısa vadeli olmayı İran toplumunun kaderi olarak görmekle de eleştirilmiştir.

Katuzyan’ın görüşleriyle ilgili tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Ancak eserin yol açtığı tüm tartışmaları bir kenara bırakacak olursak İran’ın tarihî sürecinde dikkat çekici bir sosyolojik durumun üzerinde durması açısından bu eser önemlidir. Zira İran toplumunu Antik Perslerden günümüz İran’ına kadar süregelen bir toplum olarak değerlendiren ve bu açıdan siyasal kültür bağlamında miras alınan devlet geleneğine odaklanan düşünceler karşısında eser, tarihî değişimler ve istikrarsızlıklara odaklanarak bu durumun toplum ve siyaset üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Altını çizmemiz gereken başka bir konu şu ki “kadim İran” ve “devlet geleneğine sahip ülke” gibi kavram ve ifadelerle özellikle günümüzdeki gelişmeleri açıklamaya çalışan görüşlerin yetersiz kaldığı yerde, Katuzyan’ın söz konusu görüşleri daha açıklayıcı yorumlar sunabilir.


1 Katouzian, Homa. “The Short-Term Society, A study in the Long-Term Problems of Political and Economic Development in Iran” Middle Eastern Studies, Cilt 40, Sayı 1, 2004, ss. 1-22.

2 Katouzian, Homa. “Legitimacy and Succession in Iranian History” Comparative Studies of South Asia, Africa and the Middle East, Cilt 23, Sayı. 1-2, 2003, ss. 234-245.

3 Katouzian, Homa. “The Revolution for Law: A Chronographic Analysis of the Constitutional Revolution of Iran” Middle Eastern Studies, Cilt 47, Sayı 5, 2011, ss. 757-777.

4 Katouzian, Homa. “The Poet-Laureate Bahār in the Constitutional Era” Iran, Cilt 40, 2002, ss. 233-247.

Sistan ve Beluçistan’daki Olaylar ve DMO’nun Planı

Hamid İbrahimi

İran’ın Çabahar Limanına yönelik planları da dikkate alındığında önümüzdeki süreçte Sistan ve Beluçistan’daki gelişmelerin daha önemli boyutlar kazanacağı söylenebilir.

Şide Lalemi’nin İntiharı ve İranlı Gazetecilerin Yaşam Mücadelesi

Hamid İbrahimi

Mevcut koşullarda basın mensuplarının en önemli kaygısı, mesleki faaliyetten ziyade maddi ve manevi olarak yaşam mücadelesi olmuştur.