İran Petrolü: Amerika’ya Yeni Orta Doğu Meydan Okuması

20.05.2020

İran Petrolü: Amerika’ya Yeni Orta Doğu Meydan Okuması

Roger Howard, Iran Oil: The New Middle East Challenge to America, I.B.Tauris, 2007, 182 sayfa

ISBN: 978-1845112493

 

Yazar, gazeteci ve analist olan Roger Howard’ın özellikle Orta Doğu üzerinde uluslararası ilişkiler, istihbarat ve enerji gibi konularda çeşitli araştırmaları ve kitapları bulunmaktadır. Krizde İran: Nükleer Hırslar ve Amerikan Tepkisi (Iran in Crisis: Nuclear Ambitions and the American Response, 2004), Petrol Avcıları: Orta Doğu’da Keşif ve Casusluk (The Oil Hunters: Exploration and Espionage in the Middle East, 2008) gibi eserleri bunlara örnek olarak gösterilebilir. 2007 yılında yayımlanan “İran Petrolü: Amerika’ya Yeni Orta Doğu Meydan Okuması” adlı kitabı da özellikle İran ve ABD arasındaki mücadeleyi en çarpıcı nokta olan petrol konusuna indirgemesi ile öne çıkmaktadır. Bush yönetiminin benimsediği politikalar ve özellikle ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgali, dünyanın Amerika’ya karşı bakış açısının olumsuzlaştığı olayların en başlıca nedenlerini oluşturmaktadır. Ancak Howard kitabında, dünyada anti-Amerikanizmin yükselişinin en önemli nedeni olarak ABD’nin İran’a ve onunla ticari iş birliği yapacak olan diğer ülkelere uyguladığı ekonomik baskıları göstermektedir.

1908 yılında İngiliz mühendis George Reynolds’ın İran’da petrol bulması ve bu olayın Orta Doğu petrol gelişiminin de başlangıcını oluşturması dünyanın dengelerini değiştiren en önemli olaylardan biri olmuştur. Howard da toplamda dört bölümden oluşan kitabının ilk bölümünde “İran’ın Doğal Kaynakları Neden Önemli?” sorusunun cevaplarını aramış ve bulunuşundan bu yana İran petrolünün her zaman yoğun bir politik meta olduğunu vurgulamıştır. Yazara göre günümüzde zengin doğal kaynakları Tahran’a, ABD’nin uyguladığı küresel siyasi nüfuz karşısında ince bir meydan okuma izni vermektedir. İran’ın, Amerikan küresel hegemonyasına meydan okumasını kısaca iki sebebe indirgeyen Howard, sebeplerden birinin sahip olduğu olağanüstü doğal kaynaklar olduğunun altını çizmektedir. Diğeri ise Tahran yönetimi ile ABD arasındaki düşmanlığın varlığıdır. Bölümde, İran’ın tarihinden bu yana önemli kaynaklara sahip olduğu ancak bu kaynakların neden şimdi -kitabın yayın tarihinden hareketle 2000’li yılların başı- daha önemli olduğu ve Washington’ın diğer ülkelerle İran hususunda anlaşma yapmak için neden her zamankinden fazla sebebi olduğu konusu çeşitli alt başlıklar altında incelenmiştir. Kısacası İran’ın neden şu an daha büyük bir tehdit olduğu şu sebeplerle gösterilmiştir: Artan Amerikan baskısı, nükleer konusu, terörizm, artan küresel petrol ve gaz talebi, İran’ın artan yabancı yatırımları teşvik etme çabası, geri alım sözleşmeleri ve dönemin cumhurbaşkanı (Ahmedinejad Dönemi ve politikaları). Sonuç olarak tüm bu iç ve dış baskılar Amerikan gücüne yeni bir meydan okuma olarak adlandırılmış, Washington’ın bir yandan müttefiklerini ve rakiplerini Tahran’dan uzaklaştırma çabasında olduğu diğer yandan da artan enerji taleplerinin bu ülkeleri Tahran’a doğru ittiği sonucuna varılmıştır. Yazar bu çıkarımda şu soruyu sormaktadır: Ne tür bir güç aşınma tehlikesi altındadır?

Howard, literatüre “yumuşak güç” kavramını kazandıran Profesör Joseph Nye’ın güç tanımından -istediğiniz sonuçları etkileme ve bu sonuçları elde etmek için gerekirse başkalarının davranışlarını değiştirebilme yeteneği- yola çıkmış ve sonrasında İran’ın Amerika’nın sert gücü için de bir zorluk oluşturduğunu belirtmiştir. Bunun devamında ise Amerika’nın gücü, İran’ın meydan okumasıyla aşınıyor mu? sorusuna ise bu gücün aşınmaya çeşitli sebeplerle zaten başladığını ve İran’ın doğal kaynaklarının da bu siyasi üstünlüğü daha zor duruma soktuğu çıkarımına varmıştır.

Kitabın “ABD İttifaklarını Kırmak” adlı ikinci bölümünde, Washington ve onun çeşitli ilişkileri incelenmiştir. Bölümün esasen ilgilendiği Amerikan “müttefikleri”; Avrupa Birliği -özellikle Tahran ile diplomatik cephesini oluşturan üç üye ülke (EU3 veya E3), İngiltere, Fransa ve Almanya-, Japonya ve Pakistan’dır. Bu ülkeler, İran’ın doğal kaynaklarının Amerikan baskısına meydan okumasıyla ve gerginliğin sunduğu ekonomik ödüllerle motive olmuş durumdadır. Daha spekülatif olarak bu bölüm, Washington ve müttefikleri olarak etiketlenebilecek diğer ülkeler arasında gelecekte benzer bir ayrışmanın nasıl ortaya çıkabileceğine bakmaktadır. Bunlar arasında İran ile ticaret bağlantıları zaten önemli seviyede olan ya da hızla büyüyen Irak, Güney Kore ve Kanada da yer almaktadır. İran’ın tüm ilişkilerindeki akışa yön veren şey ise sahip olduğu enerji kaynakları kapasitesidir.

ABD’nin müttefikleri için İran’ın doğal kaynaklarının cazibesi açıkça çok güçlüdür ve Washington’la siyasi çatlaklar yaratmıştır. Yine de Amerika’nın rakipleri ve daha tarafsız bir sadakat gösteren ülkeler hangileridir? “ABD Rakipleri ve Bağlantısız Devletler” başlıklı üçüncü bölüm bu ülkeler üzerindeki siyasi etkiye bakmaktadır. İran’ın enerji kaynakları Washington ve uluslararası müttefikleri arasında çatlaklar oluşturuyorsa ABD’nin rakipleriyle olan ilişkilerini veya bu konu için genellikle “hizalanmayan” olarak adlandırılan ülkelerle olan ilişkileri nasıl etkilemektedir? Bu sorunun cevabı önemlidir çünkü hâlihazırda İran petrol ve gazını bir şekilde ithal eden ve Tahran’la ticari, siyasi ve askerî ilişkileri kesinlikle yakın gelecekte daha da büyümek üzere olan üç ülke vardır. Bunlardan ikisi Rusya ve Çin, ABD’nin “rakipleri” olarak kabul edilirken bir diğeri, uzun zamandır Bağlantısızlar Hareketine üye ve zaman zaman da Washington’la soğuk ve düşmanca ilişkiler kurmuş Hindistan’dır. İran’ın bu ülkelerle ilişkilerinin Amerikan küresel etkisine meydan okumasının çeşitli yolları vardır. Bunlardan biri petrol ve gaz arzıdır. Özellikle de bu bölümde odaklanılan ülkelerden Çin ile uzun vadeli sürdürülen petrol ve gaz ithalatı stratejik öneme sahiptir. Sonuç olarak artan enerji talebi karşısında sayısız ülkenin şu an Washington’ın isteklerini azaltmak hatta açıkça karşı koymak ve bunun yerine Tahran’la bağlantılarına öncelik vermek için her zamankinden daha fazla nedeni vardır. Tüm bunlar ABD ile uluslararası müttefikleri ve rakipleri arasında gittikçe artan bir gerginliğe ve uyumsuz ülkelerle Amerikan siyasi gücüne açık bir meydan okumaya neden olmaktadır.

Eğer İran’ın doğal kaynakları Amerika’nın diğer ülkeler üzerindeki etkisini zayıflatıyorsa Tahran yönetiminin kendisi üzerinde ne gibi etkileri oluyor? Bu sorunun cevabı “İran Yönetimini Desteklemek” başlığıyla kitabın son bölümünde ele alınmaktadır. Yazar bu bölümde kendi deneyimlerinden de yola çıkarak son zamanlarda zengin ve fakir arasındaki farkın çok görünür bir şekilde kutuplaştığı bir ülkeye tanıklık ettiğini ve halkın yönetim tarafından uygulanacak popüler olmayan politikalar karşısında -1999 ve 2003 Tahran öğrenci protestoları gibi- patlayabilecek sokak protestolarına karşı duyarlılık gösterebileceğini belirtmektedir. Yönetimin ise bu tarz olayları yatıştırabilmesindeki kabiliyetinin, kısmen muhalefet satın almak ve ekonomik baskılar ile sosyal özgürlük eksikliğini telafi etmek için büyük ölçekli finansal sübvansiyonlar ve güvenlik hizmetlerini kullanmadaki başarısından kaynaklı olduğu belirtilmiştir. Tüm bunları yaparken başarılı olma sebepleri ise yedek paraya sahip olmalarıdır ve bu paranın kaynağını da petrol satışları oluşturmaktadır. İran’ın enerji kaynakları sadece mevcut yönetimin iktidardaki gücünün sürdürülmesinde değil aynı zamanda Amerika’nın bölgesel stratejik çıkarları için de daha proaktif bir tehdit oluşturmada kritik bir rol oynamaktadır. Bunun sebebi sadece petrol satışının mollaların İran ekonomisini ayakta tutmasına ve potansiyel düşmanlarını bastırmasına izin veren çok büyük kazançlar yaratması değil aynı zamanda görünüşte de olsa nükleer bir programı keskin bir şekilde hızlandırabilmeleridir. Dahası bu kaynaklar Tahran’ın Hindistan ve Çin gibi ülkelerle ittifak kurmak amacıyla kullanılarak ilişkilerin güçlendirilmesine fırsat vermiştir. Petrolün, İran’ın genel olarak dış dünya ile ilişkisinin ve özellikle Amerikan küresel gücüne karşı mücadelesinin merkezinde durduğu ayrıca İran’a önem ve prestij duyguları da kazandırma gibi birçok farklı “fayda” sağladığı açıktır. Öyleyse ABD bu soruna nasıl cevap vermeli ve İran’ın enerji kaynaklarının yıkıcı siyasi etkisini azaltmaya ve hatta sona erdirmeye nasıl çalışmalı? Howard bu soruyu sonuç kısmında tartışmakta ve ilk bakışta müttefiklerinden ya da rakiplerinden gelen çeşitli baskılar karşısında ABD’nin imkânsız gibi görünen durumuna karşın İran ile ticari iş birliği yapmaya başlamak ya da ülkeyi durdurmak için çaba sarf etmemesi karşısında nükleer silah programını ve terörü finanse etme çıkmazını gündeme taşımaktadır. Ayrıca bu mevcut çıkmazın devam etmesi durumunda ABD’nin açıkça kendi küresel gücünü baltalama riski altında olduğu belirtilmektedir. Öyleyse nasıl devam etmeli ve en kötü senaryoda Tahran bombayı geliştirmeye devam etse bile bu çelişkili çıkarları uzlaştırmanın bir yolu var mı? Yazar bu sorular karşısında çeşitli öneriler öne sürmektedir. İlk olarak nükleer konusu Washington’ın memnuniyetinde çözümlenirse ekonomik yaptırımların gözden geçirilmesi, kademeli olarak geri alınması ve ILSA’nın (Iran and Libya Sanctions Act) tamamen iptal edilmesi gerekir. Çünkü ILSA, İran’ın enerji gelişimini yavaşlatmanın tersine bazı yabancı şirketlerce yaptırımların önlenebileceği kurnazlıklarının keşfini de beraberinde getirmiştir dolayısıyla ABD’nin gücünü zayıflatmaktadır. Ancak Washington bunu sağlayamayabilir. Peki anlaşamama durumunda nasıl bir yanıt verilecektir? İlk olarak Amerika’nın İran üzerindeki ambargosunun ve müttefiklerinin İran’ın petrol sektörüne yatırım yapmasını engelleme çabalarının hiçbir durumda Tahran’ın satın alma gücü üzerinde gerçek bir etkisi olmayacağının kabulü gereklidir. Bu tür kısıtlamaların İran’ı, nükleer programı ve terörizmi desteklemesi için ihtiyaç duyduğu paradan mahrum bırakacağı iddia edilse de bir ülkenin böylesine değerli bir pazara yatırım yapmamasının sadece başkalarının adım atacağı bir boşluk yarattığı açıktır. 

Amerika’nın İran ikileminin merkezinde İran’ın ABD’de ne kadar şeytanlaştırıldığı gerçeği yatmaktadır. Ülkeye yönelik politika zaman zaman ilgili meselelerin daha rasyonelliğini gizleyen son derece duygusal terimlerle ifade edilmiştir. Yazar, Tahran yönetimini tanımlamak için son yıllarda üzerinde yapıştırılmış olan “terörist” etiketinin çok yanıltıcı olduğunu ve kesinlikle kullanılmaması gerektiğini bunun yerine “ulusal düşmanlar”, “isyancılar” ve “milisler” gibi farklı terimlerin kullanılabileceğini öne sürmektedir. Ayrıca Orta Doğu ile ilgili dış politika tartışmasının adil bir şekilde yürütülmesi için kaldırılması gereken bir diğer etiketin de “insan haklarına baskı” konusu olduğunu belirtmiştir. Bu iki terimin adil bir tartışma için kullanımdan çıkarılması gerekmektedir. Adil bir tartışma olmadan mevcut yaptırımların kapsamını geri çekme veya azaltma önerilerinin ve ABD’nin meydan okumayı tam olarak kazanabilmesinin etkili olmayacağı öngörülmüştür. Sonuç olarak ABD’nin İran’dan gelen petropolitik mücadeleye karşı koymak için siyasi konumunu ne kadar adapte edeceği sorusu kilit noktayı oluşturmaktadır. Çünkü bu detay özellikle ABD’deki bazı taraflarca algılanan “terörist yönetimle” iş birliği yapmanın zorluğu gibi psikolojik engellere takılmaktadır. Sonuçta ABD’ye meydan okuyan İran petrolünden ziyade bu psikolojik engeldir. Howard’a göre ABD, çok fazla “petronüfuza” sahip bir ülkeye karşı böyle düşmanca bir gündem peşinde koşarak ölüm ilanını yazmaktadır.

Kitap özellikle İran’ın yakın dönem enerji jeopolitiğinin kısa bir özetini okumak isteyenler için bir solukta okunabilecek bir kitaptır. Amerika ve İran ilişkilerinin enerji boyutuna genel bir bakış açısı sunmaktadır. Ayrıca yaptırımlar konusu üzerinden siyasi ve ekonomik ilişkilere de değinilmiştir. Yazar herkesin kafasındaki genel ABD-İran ilişkileri sorunsalı üzerine yanıtlar aramış ve tek taraflı bir bakış açısından kaçınmıştır. Günümüzde, ABD-İran gerginliği ve politika arayışları devam ederken Howard’ın önemli katkısı özellikle yaptırımlara devam etmenin olası etkileri hakkında önemli bilgiler vermesidir. Ancak Howard’ın kitabının yayımlanmasından bu yana tavsiyelerinin tam aksine yaptırımlar azalmamış ve ABD-İran gerilimi daha da katlanarak artmıştır.

Cumhuriyetçilerden İran’a Yönelik Yeni Yaptırım Yasası Hamlesi

Arife Delibaş

Cumhuriyetçiler tarafından sunulan yasa tasarısı “maksimum baskı” kampanyasını genişleterek İran’a karşı şimdiye kadarki en zorlu yaptırımları öneriyor.

Türkiye-İran Sınır Kapıları Yeniden Açıldı

Arife Delibaş

Yaklaşık üç aydır kapalı olan Türkiye-İran sınır kapılarının yeniden açılması her iki ülkenin de ticari ilişkilerinin sürekliliği ve genişletilmesi için önemli bir fırsattır.