İran-Suudi Rekabetinin Lübnan’a Etkileri

Görüş 20.11.2017
Mehmet Koç İç Politika Uzmanı

Son 5-6 yılda Irak, Suriye ve Yemen’de izlediği politikalar İran’ın elindeki kartları sonuna kadar kullanmaktan çekinmediğini kanıtlamıştır.

Ortadoğu’nun önemli aktörleri İran ve Suudi Arabistan jeopolitik konumları, enerji kaynakları ve ideolojik tutumları bakımından bölgedeki gelişmelerde söz sahibi olan iki ülkedir. Bu iki ülke arasındaki rekabet, yakınlaşma ya da çatışma yalnızca ikili ilişkileri etkilemekle kalmayıp aynı zamanda bölgesel sonuçlar da doğurabilmektedir. Genel olarak bakıldığında Arabistan-İran ilişkileri tarihinin iniş çıkışlarla dolu olduğu görülmektedir. Muhammed Rıza Şah döneminde, ABD Başkanı Richard Nixon’ın bölgede bu iki ülkeyi merkeze alan “İki Ayaklı Politikası” doğrultusunda iş birliği ekseninde şekillenen ilişkiler, 1979 İslam Devrimiyle yerini rekabet ve çatışmaya bırakmıştır. Bu yeni durumda, İran’ın Ortadoğu’da devrim ihracı çabalarının Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinde meydana getirdiği tedirginlik başat etken olmuştur. 1980-1988 İran-Irak Savaşıyla daha ilk evrelerden itibaren zirve yapan bu gerilim, İranlı hacıların 1981 yılında Kabe’de neden oldukları provokatif eylemler, enerji savaşları ve Şiilik-Vahhabilik minvalindeki ideolojik çatışmaların bölge güvenlik ve istikrarına olumsuz etkisi günümüze kadar devam etmiştir.

Tarafların birbirlerine karşılıklı tehdit algısı yürütmesi her iki ülkeyi silahlanma ve bölgedeki nüfuzlarını artırma rekabetine sevk etmektedir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal etmesinin ardından İran bu bölgelerde etki alanını genişletmiş, Arap Baharı ve Suriye iç savaşıyla bölgede belirgin yayılmacı politikalar izlemeye başlamıştır. Tahran P5+1 ülkeleriyle 2015 yılında imzaladığı nükleer anlaşmanın ardından bu politikalarını daha da ileriye taşımıştır. Bu anlaşmayla İran kendisine uluslararası alanda sağlanan meşruiyete dayanarak bir yandan küresel aktörlerle ilişkilerini normalleştirme sürecine girmiş diğer yandan da bölgedeki nüfuzunu artırma yoluna gitmiştir. Bu süreç, Suudi yönetimini ve bölgedeki müttefiklerini rahatsız ettiği gibi İsrail’in de büyük tepkisi ile karşılaşmıştır.

Nükleer anlaşma karşıtı tavrı ve İran aleyhtarlığıyla bilinen D. Trump’ın ABD Başkanı olması İran açısından süreci tersine çevirmiştir. Trump başkanlık koltuğuna oturduktan sonra, Kongrenin kararına uygun olarak, söz konusu anlaşmanın devamı için üç aylık periyotlarda iki defa onay vermesine rağmen üçüncü periyotta onay vermeyi reddetmiş ve anlaşmanın kaderi konusundaki kararını Kongre’ye havale etmiştir. Bu durum İran’ı 2015 ortalarından beri elde ettiği küresel ve bölgesel avantajları kaybetme riski ile karşı karşıya bırakmıştır. Kongre’nin bu konudaki kararını açıklaması için öngörülen yasal sürenin dolmasına yaklaşık bir ay kalmıştır. Kongre anlaşmayı iptal de etse revize etme yönünde kanaat de belirtse nükleer anlaşmanın eski haliyle devam etmeyeceği aşikardır. Kongrenin anlaşmanın mevcut şekliyle sürmesi yönünde karar alması halinde ABD Başkanı başkanlık kararnamesiyle anlaşmadan çekileceğini açıklamış bulunmaktadır.

Trump’ın kısa süre önce açıkladığı yeni İran stratejisi Tahran’a karşı daha sert politikalar takip edileceği yönünde güçlü sinyaller içermektedir. İran’ın bölgesel istikrar ve güvenliği bozucu faaliyetlerinin ABD çıkarlarına aykırı olduğu gerekçesiyle ABD’nin “Düşmanlarına Karşı Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Kanunu” (CAATSA) kapsamına alınmış olması Kongre kararından sonra atılacak olası adımların habercisi mahiyetindedir.

Küresel destek arayışı

Diğer yandan, son dönemlerde Suudi elitler arasında yaşanan taht mücadelesi de bu küresel ve bölgesel gelişmelere paralel yeni bir döneme girmiştir. Veliaht Prens Muhammed b. Selman bir yandan iktidarı en kısa sürede eline geçirmeye yönelik tasfiyelere başlarken diğer yandan da ılımlı İslam söylemiyle küresel destek bulmaya çalışmaktadır. Muhteris veliaht İran’a karşı giderek dozunu artıran çatışmacı bir dil kullanırken ülkesini Yemen, Suriye ve Irak’tan sonra Lübnan krizinde de İran’la karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Kırılgan dengeler üzerine kurulu olan Lübnan iç siyaseti, Başbakan Saad Hariri’nin İran ziyaretinin ardından gittiği Suudi Arabistan’da İran ve Hizbullah tarafından can güvenliğinin tehdit edildiğini ima ederek istifasını açıklaması bölgedeki gerilimi yeniden tırmandırmıştır.

İran, Milli Güvenlik Doktrininin dayandığı caydırıcılık politikasının önemli ayaklarından biri olan Hizbullah’ı İsrail’e karşı kullanmakla kalmamış Suriye iç savaşında da Esed rejiminin bekasını sağlamak için bu örgütten yararlanmıştır. İran’ın Yemen, Irak ve Suriye’deki etkin varlığıyla kuzey ve güneyden kuşatıldığını düşünen Riyad, Tahran’ın Bahreyn’de devam eden müdahalesinin kendi içlerine kadar uzanacağını düşünmektedir. İran’ın bölgede jeopolitik üstünlük kurma çabalarının Arabistan ve Körfez’deki müttefikleri üzerinde yoğun psikolojik etki yarattığı ortadadır. Veliaht Prensin İran savaşı ülkemizin içine çekmeden biz savaşı onun içine çekeceğiz açıklamaları dikkate alındığında, Riyad’ın İran’ın yayılmacı politikalarına karşı daha fazla sessiz kalamayacaktır.  Bu gidişatın ABD, İsrail ve Suudi Arabistan tarafından ortak ya da tek taraflı olarak İsrail’in Hizbullah’a yönelik geniş çaplı bir saldırıya geçmesi sonucunu doğurması kuvvetle muhtemeldir.

ABD’nin yeni İran stratejisiyle de uyumlu olan bu saldırı, bölgedeki dengeleri yeniden değiştirecektir. İran’ın bölgedeki nüfuzunu kırmayı amaçlayan CAATSA yaptırımlarının yanı sıra gerek nükleer anlaşma gerekse de balistik füze geliştirme programı gerekçesiyle hayata geçirileceği iddia edilen yeni yaptırımlar Tahran’ı oldukça zor durumda bırakacaktır. Amerika’dan gelen İran karşıtı sinyallere fazlasıyla bel bağlamış olan Riyad, Lübnan hükümetini düşürerek süreci hızlandırmayı amaçlamıştır.

Bölgenin içinde bulunduğu kritik duruma bir yenisini ekleyen Arabistan’ın bu tavrı, bölgesel istikrarsızlıktan en çok zarar gören ülkelerden biri olan Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Suriye krizini çözmek amacıyla başlatılan Astana görüşmeleri bağlamında Tahran ve Ankara arasında oluşan olumlu atmosfer, Katar krizi ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin bağımsızlık referandumu konularında sergilenen benzer tavırlarla pekiştirilmiştir. Ankara’nın bu ortamda, Suudi Arabistan ve müttefiklerinin bölgeyi yeni ve sonuçları öngörülemez krizlerin içine çekmesine seyirci kalamayacağı ortadadır.

İran ve Suudi Arabistan’ın bölgesel rekabetinin taşıdığı çatışma potansiyeli her zamankinden daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Arap Baharıyla Kuzey Afrika’nın Arap toplumları içindeki muhalif hareketler esnetilirken Körfez ülkelerinde benzer gelişmelerin yaşanmaması için Arabistan’ın devreye soktuğu ılımlı İslam hamlesinin ne gibi toplumsal, siyasi ve ekonomik sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek güçtür. Yakın zamanda tahta geçeceği konuşulan Suudi Veliaht Muhammed b. Selman’ın bu hamleye bir meşruiyet aracı olarak mı başvurduğu yoksa ülkenin sorunlarına ışık tutacak bir vizyonun parçası olarak mı baktığı henüz belirsizdir.

Sonuç olarak Hizbullah’a karşı operasyonun başlamasıyla İran’ın Suudi Arabistan’daki Şii unsurları harekete geçireceğinden kuşku yoktur. Bugüne kadar bölgedeki çatışmalarda Şii unsurları yanına alarak ilerleyen İran, bundan sonra Suudi Arabistan ile olası bir çatışmada özellikle ülkede petrol bulunan bölgelerde yaşayan Şii unsurları harekete geçirmeye çalışacaktır. İran İslam Cumhuriyeti yaklaşık 40 yıla varan tarihi boyunca bir yandan bölgede Şiileştirme politikası takip ederken diğer yandan da mevcut Şii grupları örgütlemeye çalışmıştır. Suudi Arabistan Şiilerinin yoğun olarak petrol kaynaklarına yakın bölgelerde yaşaması kritik bir konudur. Son 5-6 yılda Irak, Suriye ve Yemen’de izlediği politikalar İran’ın elindeki kartları sonuna kadar kullanmaktan çekinmediğini kanıtlamıştır. Lübnan’da patlak verecek bir çatışmanın Suudi Arabistan’ın içine sirayet etmesi an meselesi olacaktır. Bu durum ise, İran ve Suudi Arabistan’ı direkt bir çatışmanın eşiğine getirecektir.

Bu makale ilk defa 18.11.2017 tarihinde Star Açık Görüş'te yayımlanmıştır.

http://www.star.com.tr/acik-gorus/iransuudi-rekabetinin-lubnana-etkileri-haber-1276550/

Çin Bankaları İran Vatandaşlarına Niçin Güçlük Çıkarıyor?

Murat Aslan

Ağustos 2017’den itibaren Çin’de mukim İran vatandaşlarının bankalarda açtırdıkları hesaplarla ilgili bazı sorunlarla karşılaştıklarına yönelik haberler İran basınında yer almaya başladı.