İran Uyanıyor

29.04.2020
Esin Erginbaş Asistan, İç Politika

İran Uyanıyor

Şirin Ebadi, Hemen Kitap, İstanbul, 2013, 208 sayfa

ISBN: 978-9756178515
 

İranlı avukat, Nobel Barış Ödülü sahibi ve insan hakları aktivisti olan Ebadi “İran Uyanıyor” adlı eserinde, İslam Cumhuriyeti’nde üstlendiği dava örnekleri üzerinden Devrim’in özellikle kadınlar üzerinde getirdiği yasal kısıtlılıkları irdelemektedir. Washington Post Book tarafından “Yılın En İyi Kitabı” seçilen ve on sekiz dilde basılan biyografi niteliğindeki eser, Ebadi’nin İran’da kadın olarak politik duruşunu, insan hakları ve cinsiyet eşitliği ekseninde savunduğu davaları ve karşılaştığı engelleri ele almaktadır.

“Tahran’daki Çocukluğum” başlıklı birinci bölümde Ebadi’nin, yetiştiği aileden yargıçlığa uzanan hikâyesi aktarılmaktadır. Orta sınıfa mensup, cinsiyetler arası eşitliğe inanan bir ailede büyümesi, Ebadi’nin İran’da kadın kimliğini hem özel hayatında hem de kamusal alanda güçlü temsil etmesinin önünü açmıştır. Siyaset kavramıyla tanışması, Başbakan Musaddık’ın destekçisi olan babasının 1953 yılında Musaddık hükûmetinin düşürülmesi sonucu işini kaybetmesi neticesinde evlerinde siyasetin konuşulmasını yasaklamasıyla açıklanmaktadır. Şah’ın zayıf imajının yanında halkın meşru desteğini alan Musaddık hükûmetinin, çantasında bir milyon dolarla Amerika’dan gelen Kermit Roosevelt aracılığıyla düzenlenen protestolar sonucu görevden alınması, halkın siyasete olan inancını kıran olay olarak değerlendirilmektedir.

İkinci bölümde “Adaleti Keşfederken” başlığıyla Ebadi, Şahlık idaresinin devlet ideolojisinin üniversiteye yansımasını ve 23 yaşında yargıçlık mesleğine başladıktan sonra Devrim’e giden süreçte edindiği rolleri ele almaktadır. Eğitim yıllarını anlatan anıları, Şahlık idaresinin modernleşme politikalarına dönük üniversitelerdeki karma eğitim ve yüksek harçları protesto eden öğrenciler üzerine odaklanmaktadır. Ebadi, protestolara değinirken üniversitelerde Şah karşıtlığının o dönem entelektüel görünmenin yolu olarak seçildiğini ve bu karşıtlığın Humeyni yandaşlığı anlamına gelmediğinin altını çizmektedir. 1971 yılında Şah’ın Pers İmparatorluğu’nun 2.500. yılını kutlama törenlerini 300 milyon dolarlık gösterişle yapması ve 1978 yılında Abadan’da 400 kişinin ölümüyle sonuçlanan sinema yangınından SAVAK’ın Humeyni tarafından sorumlu tutulması gibi olaylar halkın nezdinde Şah idaresinin meşruiyetini zayıflatan ve Devrim’i önceleyen yıllar olarak ele alınmaktadır.

Ebadi, din adamlarının İran siyasetinde etkisinin bu olayla sınırlanmadığını, 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden 1979’a kadar camilerin toplumsal rahatsızlıkların ifade edildiği toplanma mekânı olduğunu belirterek din adamlarının Şah’a karşı alternatif bir ideoloji hâline geleceğinin tahmin edilmediğinin altını çizmektedir. Eğitimli bir kadın olarak Şah’ın, gösterişli saray yaşamına karşı din adamlarının yürüttüğü muhalefete destek verdiğini belirtmektedir.

“Devrimin Acı Tadı” başlıklı üçüncü bölümde, devrim ideolojisinin kadınların özel yaşamlarına ve kamusal alandaki statülerine müdahale eden yasaların eleştirisi yapılmaktadır. Kadınların boşanma ve velayet gibi konularda hukuki haklarını sınırlayan yasaların İslam Ceza Kanunu ile düzenlenmesi, kadınlara İslam Cumhuriyeti’nde yüklenen misyonu ortaya koymaktadır. Ebadi, Devrim’den sonra kadının durumunu “Devrim’in kendi kız kardeşlerini yiyebileceğinin ilk uyarısı başörtüsü daveti olmuştur.” ifadesiyle aktarmaktadır. Bu ifade ile kadınlara devlet dairelerinde ve kamusal alanlarda başörtüsü takma yasası eleştirilmiştir. Öte yandan Devrim’den sonra -kadınların yargıçlık makamına gelmesinin yasaklanması nedeniyle- yargıçlık görevine dönemeyen Ebadi, yasalarda cinsiyet eşitsizliğiyle mücadele etmenin, yeni sisteme getirilen eleştirilerin “düşman”, İslam karşıtı” ve “Devrim karşıtı” nitelendirilmeleri nedeniyle mümkün olmadığını açıklamaktadır.

İktidarın kamusal alana yansıması, devlet kurumlarında Batı kültürünü çağrıştıran kravat ve kolonyanın yasaklanmasıyla; kentsel alanda ise Tahran sokaklarının Eisonhower, Roosevelt gibi isimlerinin yerini Şii din adamlarının ve şehit isimlerinin almasıyla açıklanmaktadır. İktidarın gücünü pekiştiren siyasi hamlesi ise 4 Kasım 1979’da meydana gelen Rehine Krizi örneğiyle sunulmakta, bu krizin Viyana Sözleşmesi’ne aykırılık teşkil etmesine rağmen Humeyni’nin “ikinci devrim” nitelendirmesi eleştirilmektedir.

Dördüncü bölüm “İran Savaşta” başlığıyla 22 Eylül 1980 yılında başlayan İran-Irak Savaşı, devrim ideolojisinin konsolidasyonu ekseninde ele alınmaktadır. Sekiz yıl süren Savaş’ı Ebadi, modern silahları olan Irak karşısında, İran halkının Şii motiflerle savaşması ve kayıpların “ölümün estetikleştirilmesi” ile meşrulaşması ekseninde değerlendirmektedir. Savaş, Devrim’in başaramadığını başararak halkı bütünleştiren ve halkın Devrim’den duyduğu politik memnuniyetsizliği öteleyen bir süreci ifade etmektedir.

“Şehirlerin Savaşı” başlıklı beşinci bölümde konu olarak İran-Irak Savaşı’nın yeni evrelere geçilerek İran halkı üzerindeki etkisinin beyin göçü ile sonuçlanması ve HMÖ’nün (Halkın Mücahitleri Örgütü) İran’a planladığı saldırılar ele alınmaktadır. 1984 yılında, Saddam Hüseyin’in İran ordusuna karşı kimyasal silah kullanması ve uluslararası kamuoyunda tepkilere yol açmaması, 1988 yılında ise Irak ordusunun sivilleri hedef almadan şehirleri bombalayarak -bombalanacak şehir bir gün önceden açıklanıyordu- şehirler savaşını başlatması, İran’dan Avrupa ve ABD’ye beyin göçünü hızlandıran etkenleri oluşturmaktadır.

1988’de ateşkesten altı gün sonra HMÖ, Kirmanşah’a saldırı düzenlemiş ve halk ayaklanması hedeflemiştir. HMÖ’nün destek alamaması, halk nezdinde örgütün Irak ile iş birliği içerisinde olması ve Savaş’tan sonra halkın şiddet istememesi nedenleri ile açıklanmaktadır.

“Tuhaf Zamanlar Sevgilim” başlığı taşıyan altıncı bölümde, Humeyni’nin 1989 yılında ölümünü izleyen iki yılın tuhaf zamanlar olarak adlandırılarak kamusal alanlarda kadınların komiteler (ahlak polisleri) aracılığıyla denetlenmesi ele alınmaktadır. Ebadi komitelerin işlevini, Irak yerine kendi vatandaşlarını hedef almasıyla açıklayarak vatandaşların gerekçesiz cezalara çarptırıldığını belirtmektedir. Ebadi, İslam Cumhuriyeti’nde kadınların sorunlarını, örtünmeyi istemeyen kadınlar ve üniversitelerin İslamileştirilmesi ile eğitim almaya başlayan, evlerinin dışında toplumda rol edinen kadınlar üzerinden değerlendirmektedir. Devrim, Şahlık idaresinde rolleri aileyle sınırlı çevrede bırakılan geleneksel kadınları merkeze alarak kamusal alana dâhil etmiştir. Eğitim alan kadınların geleneksel rollerine dönememesi ve Devrim’in erkeklerin rollerine değişim getirmemesi, İslam Cumhuriyeti’nin geleneksel kadının tarafını tutarken savunmasız bırakmasına neden olmuştur. Ebadi, bu duruma kanıt olarak artan intihar oranlarına dikkat çekmektedir.

Yedinci bölüm “Oturma Odasından Mahkeme Salonuna” başlığı altında Devrim'den sonra uygulamaya konulan İslam Ceza Hukuku'nda vesayet hakkı ve kan parası temelinde kadınların mağduriyetleri örnek davalar üzerinden açıklanmakta, davalar aracılığıyla kamuoyu bilincinin oluşması ele alınmaktadır. Ebadi, 11 yaşında tecavüz edilen ve öldürülen Leyla'nın ailesinden talep edilen kan parasını karşılayamayan ailenin davasını ve velayeti babasına verilen, şiddet sonucu hayatını kaybeden Aryani'nin davasını ele almaktadır. Her iki dava da istenilen netice alınmasa da davaların uluslararası basına yansıması ve Ebadi’nin İran-ı Farda’da (dergi) kadın hakları konusunda makale yazarak kadınlarda bilinç uyandırması başarı niteliği taşımaktadır.

“Terör ve Cinayet” başlıklı sekizinci bölümde İran'da siyasi muhalifleri ve yazarları hedef alan seri cinayetler davası ve halkla sistem arasında oluşan güven problemi ele alınmaktadır. Ebadi, her ay muhalif ve yazarların yol kenarında ölü bulunduğunu, hükûmette ılımlı Cumhurbaşkanı Hatemi'nin bulunmasına rağmen Yürütme Erkinin kısıtlanan gücü nedeniyle sorumluların bulunmasının güçleştiğini ifade etmektedir. Cinayetlerden sorumlu baş şüpheli İstihbarat Bakanı Yardımcısı Said İmami'nin "tüy dökücü krem" yutarak intihar etmesi, davanın kapalı oturumlarda yapılması ve belgelere erişimin kısıtlanması dava sonucunda kimseye mahkûmiyet getirmemiştir. Seri cinayetlerin, İran'a zarar vermek isteyen yabancılar tarafından yapıldığı iddiası ise İslam Cumhuriyeti’nin halka hesap verme zorunluluğu ve sistemi koruma amacı güttüğünü ortaya koymaktadır.

Dokuzuncu bölüm, “Umutlu Bir Deneme” başlığıyla Hatemi’nin 1997 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesiyle halkta oluşan umut ve 1999 yılında meydana gelen öğrenci hareketleri ile umudun yerini endişeye bırakması anlatılmaktadır. Ebadi, Hatemi’yi tanımlarken gülümseyen ifadesine, zarif görünüşüne, hukuk ve demokrasi söylemlerine dikkat çekmekte; Hatemi’yi halkın İslam Cumhuriyeti’ne verdiği ikinci şans olarak değerlendirmektedir. Hatemi’ye oy verirken cumhurbaşkanının yetkilerinin sembolik olduğunun bilincinde olan Ebadi, 1999 yılında meydana gelen öğrenci olaylarında bu durumu gözlemlemiştir. Reformcu Selam gazetesinin “devletin gizli belgelerini yayımlama” gerekçesiyle kapatılması üzerine Tahran Üniversitesinde 1979’dan sonra ilk kez geniş kitlelerin oluşturduğu protesto hareketleri meydana gelmiştir. Öğrenci olaylarının siyasi destek alamaması ve Hatemi’nin müesses nizamdan yana olan tutumu, sistemin açıklarını ortaya çıkaran bir husus olarak değerlendirilmektedir.

“Vicdanlı Bir Tutsak” başlığı taşıyan onuncu bölümde, 1999 öğrenci olaylarında öğrencilerin vurulmasında ve yaralanmasında sorumluların bulunmasına yönelik Ebadi’nin üstlendiği dava ve Evin Cezaevi’ne girmesi ele alınmaktadır. Ebadi, öğrenci olaylarında ölen arkadaşının kanlı gömleğini protestolar esnasında taşıyan Ahmet Batebi ve ölen İzzet İbrahimnejad’ın davası üzerine odaklanmaktadır. İzzet’in davasında, sorumluların paramiliter gruplar olduğuna yönelik kanıt toplayan Ebadi, Ensar-ı Hizbullah mensubu bir gencin bu olaylara dönük itiraflarını kasete almış fakat bu durumun tuzak olduğu şüphesiyle İçişleri Bakanlığına bırakmıştır. Kasetin yayınlanması ve muhafazakâr basında yer almaya başlamasıyla Devrim’i yıpratmaya yönelik kişilerin sorgulanması üzerine Ebadi de sorguya çağrılmış ve Evin Cezaevi’ne girmiştir.

Öte yandan öğrenci olaylarının orantısız güçle bastırılması üzerine siyasal sisteme eleştiri getiren ve ülke nüfusunun yüzde yetmişini oluşturan gençlerin neden ayaklanmadığı ve kayıtsız kaldığı irdelenmeye başlanmıştır. Ebadi bu soruyu, Hatemi’nin öğrencilere sahip çıkmaması, İbrahimnejad’ın ölmesi ve Batebi’nin on beş yıl hapse mahkûmiyetinin, potansiyel değişim gücüne sahip olan gençleri haklarını aramaktan alıkoyan nedenler olarak açıklamaktadır.

On birinci bölüm, “Reformun Gölgesinde” başlığı altında 1997-2005 yıllarında görevde bulunan reform hükûmetinin siyasi bir kazanım elde edememesine rağmen toplumsal alanlarda sürdürülen kısıtlamaların esnetildiğine değinilmektedir. Özellikle ahlak polislerinin hâkim olduğu alanların kısıtlandığı ve Tahran’da toplumsal kültürün sanatsal faaliyetlerle canlandığı belirtilmektedir. Ebadi, bu dönemde kadın haklarında bir gelişme kaydedilmediğini fakat 2003 yılında Mecliste bulunan on dört kadın milletvekilinin kendisinden Aile Yasası’nın İslami temelde kadınlar lehine genişletilmesini talep ettiklerini aktarmakta fakat tasarı görüşmelerinde Mecliste kadın milletvekillerinin kendi ofislerinin olmamasını eleştirmektedir. Reform hareketi, başarıya ulaşmasa da siyasal ve kültürel alanlarda İslami demokratikleşme kavramının önünü açmış, muhalif kesimleri cesur kılmıştır. Bu duruma, Evin Cezaevi’nde bulunan Ekber Genci’nin “Cumhuriyetçilik Adına Manifesto” kitabının çıkması ve ilgi görmesi örneği verilmektedir. Öte yandan 1999’daki olaylardan sonra 2003 yılında da öğrencilerin protestolarını ele alan Ebadi, bu protestoların siyasi destek görmemesi neticesinde gençlerin tutumlarının umut yerine öfkeye evirildiğini, sloganların ise sistemin kurucu unsurlarına yöneldiğini belirtmektedir.

“Nobel Ödülü” başlığı taşıyan on ikinci bölümde, 2003 yılında Tahran’la ilgili seminer için Ebadi’nin Paris’e davet edilmesi ve Nobel Barış Ödülü alacağını Paris’te öğrenme süreci aktarılmaktadır. Ödülün Ebadi’ye verileceğinin duyulması, İranlı yetkilileri Ebadi’nin İran aleyhinde ifadelerde bulunacağı düşüncesine sevk etmesine karşın Ebadi, eşitlik ve demokrasinin İslam ile uyumlu yorumlanması isteğini belirtmiş, endişeleri ortadan kaldırmıştır. Ödüle layık görülmesi, Tahran’da büyük bir coşkuyla karşılanan Ebadi, Allah-u Ekber nidası atarak sevincini halkla paylaştığını ve gördüğü desteğin İran’da değişime yönelik umut vaat ettiğini belirtmektedir.

Ebadi, eserinde İslam Cumhuriyeti’nde avukatlık süresince edindiği tecrübeleri politik analiz olarak sunmaktan ziyade İran’ı anlamak isteyen okuyuculara hayatı ekseninde ipuçları vererek sunmaktadır. Nitekim eserinde yer alan beyin göçü, suikastlardan sorumlu kişilerin davadan beraat ederek politikada yer alması, kadın haklarının ikincil planda kalmasına yönelik tespitleri bugün hâlâ İran’da güncelliğini koruyan tartışma konulardır. Öte yandan özellikle İranlı kadınların siyasal sistemde karşılaştıkları engelleri referans alarak kadın haklarını İslami esaslar ekseninde yorumlayan Ebadi, İran’da “İslami Feminizm”in temellerinin oluşmasında önemli bir role sahiptir. 

2004 ve 2020 Meclis Seçimlerinin Ortak Noktası: Radikallerin Dönüşü

Esin Erginbaş

2004 ve 2020 Meclis Seçimleri radikallerin dönüşünü sağlamakla birlikte siyasal sistemin meşruiyetinin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

İran’da Toplumsal Hareketler Bağlamında ‘Öteki Olmak’

Esin Erginbaş

İran'da toplumun talepleri siyasal ve manevi otoritelere karşı toplumsal hareketlere dönüşerek "öteki" aktörleri işaret edebilmektedir.