İran’da Biyo-Güvenlik Yaklaşımının İmkânı

Çağatay Balcı Araştırmacı, Güvenlik Çalışmaları

Biyo-güvenlik alanında öncü rol üstlenen organ, kurumsal kabiliyet ve yeterlilikler ile devlet yapısı ve biyo-güvenlik gereklilikleri arasındaki ihtilaflar; bu sürecin epey zorlu olacağını göstermektedir.

Güvenlik sıklıkla askerî bir olgu olarak algılanmaktadır. Fakat gerek teoride gerekse pratikte güvenlik, askerî olgu sınırlarını aşan daha kapsamlı bir niteliğe sahiptir. Bu gerçeklik özellikle 1980’li yıllardan itibaren daha sık biçimde ifade edilmeye başlanmış ve bu konuda ortaya konan teorik çalışmalar ve bakış açıları konuya ilişkin bir derinlik kazanımı sağlamıştır. Bu bağlamda güvenliğin askerî alanı da kapsayan bir biçimde; siyasal, ekonomik, toplumsal ve çevresel/ekolojik boyutları olan bir olgu olarak algılanmaya başlandığı bir dönem kendisini göstermiştir. Birbirleri arasında son derece yüksek bir etkileşime sahip olan bu güvenlik boyutları arasında çevresel/ekolojik güvenliğin bir bileşeni olarak kabul edilebilecek olan biyolojik güvenlik bugün itibarıyla en fazla ön plana çıkan boyuttur.

Biyolojik güvenlik; ekolojik dengenin, tarım alanlarının, gıda güvenliğinin, biyolojik çeşitliliğin ve halk sağlığının korunması gibi çok çeşitli unsurların yer aldığı bir güvenlik boyutu olarak tanımlanmaktadır. Bu güvenlik boyutunun, farklı öğeleri barındıran bir niteliğe sahip olması diğer güvenlik boyutları ile etkileşimi hakkında da önemli bir ipucu sunmaktadır. Biyolojik güvenlik doğrudan ya da dolaylı biçimde bir ülkenin ekonomisini, üretim faaliyetlerini, toplumsal hayatın işleyişini, askerî gücünü (özellikle nitelikli personel ve harekât sahaları düzeyinde) ve siyasi hayatını etkileme potansiyellerini en yüksek ölçüde yapısında barındırmaktadır. Günümüzde, koronavirüs salgınının yarattığı ortam ise bu durumu somutlaştırıcı ve pekiştirici bir etki ortaya koymuştur. Bu etki, devletlerin biyolojik güvenliği ana güvenlik boyutlarından bir tanesi olarak algılamaya başlamalarını sağlamış; pek çok devlet biyolojik güvenliğe dair vizyon ve strateji geliştirme çalışmalarına başlamıştır. Salgının en yoğun biçimde gözlemlendiği İran da bu ülkelerden biridir.

İran’da şubat ayından itibaren yoğunlaşan koronavirüs salgını ekonomik ve toplumsal bağlamlarda ciddi etkiler yaratmıştır. Şu ana kadar geçen sürede İran resmî organlarınca, koronavirüs salgını çerçevesinde 120 bin vaka görüldüğü, 6.988 kişinin hayatını kaybettiği ve 94.464 kişinin ise tedavi sonucunda iyileştiği açıklanmıştır. Bu durum İran’ın hâlihazırda kırılgan bir durumda bulunan ekonomik yapısını ciddi şekilde etkilemiş; gündelik yaşamın ve ekonomik faaliyetlerin sekteye uğraması bu etkiyi derinleştirmiştir. Diğer yandan toplumsal düzeyde oluşan korku ve endişe iklimi de sosyal hayatta kaotik bir psikolojik kırılmayı da beraberinde getirmiştir. Ekonomi ve sosyal psikoloji üzerinde oluşan bu durum İran devletini farklı bir güvenlik konsepti arayışına sevk etmiş ve bu dönemde İran’da biyo-güvenlik yaklaşımının ilk adımları gözlemlenmeye başlanmıştır.

Biyo-güvenlik kavramı koronavirüsle mücadele sürecinde İran’ın güvenlik söyleminde ilk sıralara yerleşmiştir. Bu bağlamda ilk olarak siyasi ve askerî elitlerin biyo-güvenlik algılarını ve tanımlamalarını ortaya koyan söylemler kendisini göstermiş, bunun ardından ise bu alanda inşa edilmesi gereken savunma stratejileri için çalışmalar başlatılmıştır. 3 Mart 2020’de Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanı Hüseyin Selami koronavirüs salgınının ABD’nin biyolojik saldırısı olabileceğini ileri sürmüştür. Bu açıklamasında Selami, eğer koronavirüs salgını biyolojik bir saldırı değilse bu durumun kısa süre içinde ortadan kalkacağını ve İran’ın da 21 Mart’a kadar bu salgın sürecini aşacağını ifade etmiştir.

Bu süreçte 12 Mart 2020’de Devrim Rehberi Ali Hamenei, İran ordusunda sağlık ve biyo-güvenliğe ilişkin birim kurulması talimatını vermiştir. Hamenei bu talimatında, koronavirüsün bir biyolojik silah olabileceğini ve biyo-güvenlik adına tüm tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamıştır. Hamenei tarafından 22 Mart 2020’de yapılan bir diğer açıklamada, ABD’nin tıbbi yardım teklifini yeni bir biyolojik saldırı olabileceği gerekçesiyle reddettiği ifade edilmiş ve koronavirüsün, İranlıların genetik yapısı incelenerek İran'a yönelik olarak kurgulanmış bir biyolojik saldırı olabileceği iddiası paylaşılmıştır. 12 Mart 2020’de verilen talimat doğrultusunda İran ordusu bünyesinde ilgili bir birim oluşturulmuş ve 25 Mart 2020’de DMO öncülüğünde üç gün süresince biyo-güvenlik tatbikatı gerçekleştirilmiştir. Nihayet 15 Nisan 2020’de DMO tarafından koronavirüs tespit cihazı geliştirildiği duyurulmuştur. Hüseyin Selami’nin verdiği bilgilere göre söz konusu cihazın kan testine ihtiyaç duymadan manyetik dalgalar aracılığıyla 10 metrelik mesafeden virüsü 5 saniye içerisinde tespit edebildiği ve yüzde 80 başarı oranına sahip olduğu iddia edilmiştir.

Bu açıklamalar ve söylemler değerlendirildiğinde İran’da, koronavirüsle mücadele ve biyo-güvenlik yaklaşımı çerçevesinde öncelikle biyo-güvenliğin bir askerî olgu olarak kodlandığı görülmektedir. Bu durum biyo-güvenliğe ilişkin inisiyatif ve girişimlerin orduya devredilmesinden açık biçimde gözlemlenmektedir. Bunun sonucunda biyo-güvenlik yaklaşımı militarize bir hâle gelmekte ve bütünsel bağlamından (askerî, siyasi, toplumsal ve ekonomik güvenlik) kopmaktadır. Bununla birlikte İran’da güvenlik öncelikleri arasında ilk sırada yer alan müesses nizamın güvenliği ve biyo-güvenlik iç içe geçen olgular olmaya adaydır. Küresel salgın döneminde, sivil ve askerî bürokrasinin ve dinî sınıfın üst konumlarında yer alan pek çok ismin koronavirüse yakalanması, bir virüs salgınının devlet yapısını tehdit edebilecek bir niteliğe ulaşabileceğinin işaretlerini vermektedir.

Biyo-güvenliğin önemli bir parçası olan biyo-izleme/takip (bio-surveillance) uygulamaları istihbarat alanında farklı yetkinlikler ve analiz kabiliyetlerini gerektirmektedir. Bu durum İran’da, devlet karşıtlarının takibi ve tespitine odaklanmış durumda olan ve buna göre yapılanan iç güvenlik istihbaratı anlayışının ve kurumlarının bu alana uyum sorununu ortaya çıkarabilir. Diğer yandan İran’ın biyo-güvenlikle ilgili çalışmaları, tıpkı nükleer faaliyetlerinde olduğu gibi “biyolojik silah elde etme girişimi” söylemi ile uluslararası alanda olumsuz bir algının oluşturulmasına zemin hazırlayabilir. Özellikle biyo-güvenliğin militarize bir olgu olarak algılanması bu duruma sebebiyet verebilir. Son dönemde yoğunluğu artan ABD-İran gerilimi bağlamında değerlendirildiğinde İran’ın, askerî organlar öncülüğünde gerçekleştirdiği biyo-güvenlik çalışmalarının ABD tarafından uluslararası topluma bir tehdit kaynağı olarak sunulması olasıdır.

Biyo-güvenlik yaklaşımı çerçevesinde halkın bilinçlendirilmesi ve bu sürece hazırlanması gerekliliği konusunda DMO’nun halka en yakın birimi olan Besic Teşkilatı ön plana çıkmaktadır. Besic Teşkilatının böyle bir süreci yönetebilecek; halkın biyo-güvenlik konusunda bilinçlendirilmesi ve hazırlanmasını temin edebilecek yetkinlik ve kurumsal kapasiteye sahip olup olmadığı belirsizdir. Koronavirüs sürecinde İran’da kendisini gösteren “şeffaflık sorunu” ise kriz dönemlerindeki stratejik iletişimin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu süreçte devlet-toplum iletişiminin verimli bir şekilde sağlanamadığı görülmüş ve bu alanın geliştirilmesinin gerekliliği ortaya çıkmıştır.

Son olarak İran’da, teokratik devlet anlayışının anlatısal temelleri bağlamında önem taşıyan belirli kolektif-törensel organizasyonlar (İslam Devrimi Yıldönümü, Kudüs Günü, İran-Irak Savaşı'na dair Kutsal Savunma Haftası, Besic Haftası vb.), dinî törenler (Aşura törenleri vb.) ile dinî merkezlerin durumunun biyo-güvenlik kapsamında ciddi bir sorunsal oluşturacağını öngörmek mümkündür. Zira koronavirüs sürecinde dinî merkezlerin kapatılma kararına yönelik tepkiler ciddi tartışmalara yol açmıştı. Bununla birlikte İran devlet yapısı için kolektif anma ve ritüellerin taşıdığı “mobilizasyon ve meşruiyetin pekiştirilmesi” işlevleri bir vazgeçilmezlik yaratmaktadır. Biyo-güvenlik ve sosyal izolasyon gerekliliği ile bu organizasyonların gerekliliği arasında nasıl bir denge oluşturulacağı ise önemli bir problem olarak kendisini göstermektedir.

Ortaya konan bu tablodan hareketle İran’da biyolojik güvenlik yaklaşımının pek çok sorunsal üzerinde inşa edilmeye çalışıldığı görülmektedir. Biyolojik güvenlik alanında öncü rol üstlenen organ, kurumsal kabiliyet ve yeterlilikler ile devlet yapısı ve biyolojik güvenlik gereklilikleri arasındaki ihtilaflar; bu sürecin zorlu bir inşa süreci olduğunu göstermektedir. Bu durum İran’da biyolojik güvenlik yaklaşımının başarılı sonuçlar ortaya çıkarmaktan, kısa ve orta vadede son derece uzak bir konumda olduğunu ortaya koymaktadır.

Biyo-Güvenlik, İran, Devrim Muhafızları Ordusu

İran’ın Terörle Mücadele Stratejisinde Ana Dinamikler ve Sonuçları

Çağatay Balcı

İran’ın terör örgütlerinin tümüne yönelik olarak aynı stratejik hamleleri uygulaması, terörizme sebep olan farklı etkenlerin net bir biçimde analiz edilmesini engellemektedir.

Suriye’de PKK/PYD-YPG Saldırılarındaki Artış Ne Anlama Geliyor?

Çağatay Balcı

PKK/PYD-YPG'nin kontrol ettiği alanlarda bir “devlet” mekanizması kimliğine sahip olma çabası bu terör örgütünün biyolojik eylem gerçekleştirme olasılığını zayıflatmaktadır.