İran’da Devlet, Din ve Devrim: 1796’dan Bugüne

02.09.2019

İran’da Devlet, Din ve Devrim: 1796’dan Bugüne

Behrooz Moazami (Çev: Bahar Bilgen), İletişim Yayıncılık, İstanbul:, 2018. 320 Sayfa

ISBN-13: 978-975-05-2544-5

Kitap genel itibariyle 1796’da Kaçar Hanedanlığının kuruluşundan günümüze kadarki dönemi siyasi ve dinî bakış açısıyla üç ana başlık ve yedi alt bölümde incelemektedir. Kitabın birinci kısmında Kaçarlar ve Pehleviler dönemlerinde siyasi yapı incelendikten sonra ikinci kısmında aynı dönemlerde ulemanın siyasi süreç içerisindeki oluşum ve teşkilatlanması incelenmektedir. Kitabın üçüncü kısmında devrim sonrası dönem ise 1963’ten başlayan ve devrime giden süreçle birlikte incelenmektedir. Kitabın her bölümünde konuya girmeden önce bölümde nelerin inceleneceğiyle ilgili kısa bilgiler verilmektedir. Böylece okuyucu, bölümün tamamını okumadan bölümün içeriğiyle ilgili genel bir bilgiye sahip olabilmektedir. Anlatım olarak da somut olaylardan alıntılar yapılarak objektif olmaya özen gösterilse de zaman zaman yazarın şahsi görüşünün metne yansıdığını görmek mümkündür.

İran Devrimi’nin ilk yıllarında rejim karşıtı faaliyetleriyle bilinen Behrooz Moazami ya da Türkçe okunuşuyla Behruz Muazzami 2000’li yılların başından bu yana akademik camiada aktif olarak faaliyet göstermektedir. Muazzami biri Paris Üniversitesi Siyaset Bilimi (1998) diğeri New York’ta bulunan New School for Social Research Sosyoloji ve Tarih Okumaları Bölümünden (2004) olmak üzere iki doktora derecesine sahiptir. Muazzami hâlihazırda ABD’nin New Orleans şehrinde bulunan Loyola Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır Muazzami daha önce New School for Social Science Research, the City College of New York, New York Üniversitesi ve Tulane Üniversitesi gibi üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.

Muazzami’nin İran’da Devlet, Din ve Devrim: 1796’dan Bugüne kitabının birinci kısmında Kaçar Hanedanlığı ve Pehlevi Dönemi’nin siyasi yapısı iki ayrı alt bölüm şeklinde ele alınmıştır. Muazzami, Kaçar Dönemi’ndeki devlet sistemini, aşiretler ve devletin ortaklaşa kurduğu patrimonyal bir sistem olarak tanımlamaktadır. Yazar, İran siyasi tarihinin önceki dönemlerinde de aynı geleneğin devam ettiğine değinerek Büveyhilerden Pehlevilere kadar iktidarda ya aşiret mensuplarının olduğunu ya da iktidarın aşiret ordularının desteğiyle sağlandığını ileri sürmektedir. Nitekim Ağa Muhammed Şah; İsmail Mustovfi ve Hacı İbrahim’i bu nedenlerden dolayı yönetimin önemli makamlarına getirmiştir. Ancak aşiret büyüklerinin yönetim kademelerinde aşırı güç kazanması zaman zaman Şah’la aşiret büyüklerinin ihtilafa düşmesine sebep olmuştur. Kitapta Kaçarlar Dönemi’nde güçlü merkezî yönetimin sağlanamamasının ana nedeni merkezî ordunun bulunmamasına bağlanmıştır. Fars dili ve edebiyatı ise toplumun farklı kesimlerini birbirlerine bağlayan en önemli etken olarak ifade edilmiştir.

Kitapta 1905 yılında Muzafferüddin Şah’ın ilk meclis tarafından hazırlanan “anyasayı” onaylamasıyla Meşrutiyet Dönemi’nin başladığını belirmektedir. Kaçarlarda olduğu gibi düzenli ordunun olmaması Meşrutiyet Dönemi’nin temel sorunudur. Yazar Meşrutiyet Dönemi’nde düzenli ordunun oluşturulamamasını ekonomik gücün yetersizliğine ve dış güçlerin İran’daki çıkar arayışlarına bağlamaktadır. Ancak Rıza Şah’ın başa gelmesiyle birlikte Rusya’nın da desteğiyle 1879 yılında Muzafferüddin Şah’ı korumak adına oluşturulan Kazak Tugaylarının altyapısıyla düzenli bir ordu oluşturulmuştur. Rıza Şah’ın iktidara geldiği günden itibaren asker sayısı artmıştır. Öyle ki 1926 yılına gelindiğinde Şah’ın iktidara geldiği 1921 yılına kıyasla asker sayısı ikiye katlanmıştır.

Kitabın ikinci kısmında ise ulemanın 1796 – 1963 yılları arasındaki kurumsallaşması incelenmiştir. Kaçarlar Dönemi’nde Bahâilere karşı olumlu politikalar izlenmemesiyle birlikte Ahbarilik yaklaşımının yaygın olduğu ifade edilmiştir. 19. yüzyılın yarısına kadar oldukça yaygın hâle gelen Babi Hareketi 1844 – 1850 yıllarında merkezî yönetim tarafından bastırılmıştır. Bu bölümde aynı şekilde Usuliye ve Ahbariye tartışmasına değinmiştir. Ahbariler insanların ulemanın rehberliğiyle kaynaklardan yararlanarak kendi kararlarını verebileceklerini savunurken Usuliler, ulemanın kaynaklardan yararlanarak karar verdiğini ve kararları halka bırakmadığını dile getirerek Usuliyye’nin günümüz taklit merciiliğinin temellerini oluşturduğunu ifade etmektedir. Yazar, Usuliyye – Ahbariyye tartışmasında Mutahhari ve Müderrisi gibi ünlü Şii âlimlerinin düşüncelerini de yer vermektedir.

Eserde içtihat fikrinin Şiiliğe ilk olarak Allame el-Hillî (1250 – 1325) tarafından dâhil edildiği ancak bu düşüncenin Ahbariler tarafından eleştirildiği ifade edilmiştir. Ahbariler ise el-Hillî ekolüne karşılık kendilerini Bağdat ekolü olarak tanımlamıştır. Usuliyye ekolünün savunduğu içtihat ve taklit merciiliği meselesi Ağa Muhammed Bakır Behbehani (1706 – 1792) ve öğrencilerinin çalışmalarında sıklıkla geçmektedir.

Safeviler Dönemi’nde ulema, merkezî yönetim tarafından desteklenmiştir. Ancak ulema, Kaçarlar Dönemi’nde merkezî yönetimden böyle bir destek görmeyince tüccar sınıfına yönelmiştir. Diğer Kaçar şahlarının aksine Nasıreddin Şah, ulemaya daha yakın politikalar izlemiştir. Nasıreddin Şah’ın izlemiş olduğu politikalar neticesinde ulema da önemli meselelerde merkezî yönetimin yanında yer almıştır. Nitekim dönemin büyük Şii âlimlerinden Mirza Rıza Şirazi Aralık 1891’de Tütün İsyanı’na karşı verdiği hükümden dolayı “müceddid” unvanını almıştır. Yazara göre bu dönemde tartışma konusu olan bir diğer mesele de kimin ilk büyük mercii taklit (ayetullah-ul uzma) olduğudur. Algar gibi bazı yazarlar Şeyh Murtaza el-Ensari’yi ilk büyük taklit mercii olarak ifade ederken Hairî, Cole ve Moussavi gibi yazarlar ilk büyük taklit merciinin Hasan Necefi olduğunu savunmaktadır. Ancak yazara göre taklit merciiliği tek bir kişiyle sınırlı olmadığı için insanlar kendi taklit merciilerini seçme özgürlüğüne sahip olmalarından dolayı böyle bir ayırımın yapılması rasyonel değildir.

Meşrutiyet Dönemi’nde (1906 – 1911) ulemaya alternatif olarak ilahiyat doktorları ve medreselerde eğitim görmüş ilahiyat öğrencileri ön plana çıkarılmıştır. Nitekim 9 Eylül 1906’da onaylanan Seçim Kanunu’nda seçmenler arasında ilahiyat doktoru veya öğrencilerine yer verilmiştir. Söz konusu Seçim Kanunu’na göre şu gruplar seçimlerde seçmen grupları olarak belirlenmiştir: a) Şehzadeler ve Kaçar ailesi b) İlahiyat doktorları ve öğrencileri c) Ayan ve eşraf d) Tüccar sınıfı e) Toprak sahipleri f) Ticaret loncaları. Yazara göre ulema yerine ilahiyat öğrencilerinin tercih edilmesinin asıl sebebi daha seküler bir anayasa oluşturmaktır. Nitekim Muazzami yeni anayasayı tanımlamak için “Bismillahla başlar ancak maddeleri seküler” ifadesini kullanmıştır. Ancak Muhammed Ali Şah’ın tahta geçmesiyle birlikte 1906 Anayasası’na bazı kanunlar eklenmiştir. Söz konusu yeni eklenen kanunlara göre 12 İmam Şiiliği resmî mezhep olarak tanımlanmış, Şah da Şiiliğe teşvik etmekle görevli kılınmıştır. Yazara göre Şah, ulemaya ülkeyi işgal eden İngilizler ve Ruslara karşı mücadele etmek amacıyla halkı bir araya getirmek adına ihtiyacı olduğu için bu koşulları kabul etmiştir.

1921 yılında Rıza Han’ın iktidarı ele geçirmesini bir darbe olarak nitelendiren Muazzami, ulemanın Rıza Han’a destek verdiğini yazmaktadır. Rıza Han’ın 1925 yılında Zorunlu Askerlik Yasası’nı onaylamasıyla birlikte başta Ağa Nurullah olmak üzere ulema, Rıza Han’ın bu kararına karşı çıkmıştır. Ancak söz konusu yasanın tekrardan gözden geçirilmesi kesinleşince ulema da itirazlarına son vermiştir. Nitekim Ağa Nurullah, Rıza Han’ın şah olarak taç giyme töreninde de yer almıştır. Yazar diğer büyük âlimlerin aksine Abdülkerim Hairi’nin Şah’ın bu kararına sessiz kalmasının Kum şehrinde medrese kurma niyetinde olduğundan dolayı yönetimle arasının kötü olmasını istemediğine bağlamaktadır. Nitekim Hairi sonraki dönemlerde Kum şehrinde medreselerin ve dinî ilimlerin gelişmesinde oldukça etkili bir figür hâline gelmiştir. Hairi döneminde Kum İlim Havzası hem eğitim hem de maddi açıdan daha düzenli ve kurumsal bir yapıya dönüşmüş ve öğrenci sayısında dikkate değer bir artış olmuştur. Başka bir ifadeyle İran’da ulema Hairi döneminde kurumsal bir yapıya dönüşüp sonraki dönemlerin gelişmelerine önayak olmuştur. Hairi’ye yaptığı bu hizmetlerden dolayı vefatından sonra öğrencileri tarafından “müessis” unvanı verilmiştir. Hairi’nin girişimleri vefatından sonra zamanında Şii âleminin tek taklit mercii olarak kabul edilen öğrencisi Haci Mirza Hüseyin Burucerdi tarafından devam ettirilmiştir.

Kitabın üçüncü kısmı ise 1963 yılında başlayan ve devrime giden süreci ele almaktadır. 8 Ekim 1962 yılında Encümenler Yasa Tasarısı onaylandığında dindar/muhafazakâr kesim bu yasaya karşı çıkarak protestolar düzenlemiştir. Yazara göre Ayetullah Burucerdi’nin bu dönemde vefat etmiş olması ve onun yerini dolduracak büyük bir âlimin olmaması Humeyni’nin dinî-siyasi liderliği için ortamı elverişli bir hâle getirmiştir. Yazara göre Humeyni biri Şii inancına göre 12 imamda olduğu gibi doğrudan Allah tarafından atfedilen, diğeri ise takva yoluyla elde edilen iki tür masumiyetin olduğuna inanmakta ve kendisinin de takva yoluyla bu masumiyete eriştiğini savunmaktadır. Yazar aynı şekilde Humeyni’nin taklit mercii olup olmadığı tartışmasına değinerek bu bağlamdaki farklı görüşlere yer vermektedir. Görüşlerden birine göre Humeyni’yi taklit merciiliğine götüren sebep onun ilmi becerileri değil o dönemde gerçekleşen siyasi olaylardır. Örneğin 1963 yılında Humeyni hapse atıldığında birtakım ulema bir araya gelerek taklit merciiliği için gerekli olan bir “tevzi’ul mesail” yazıp onun adına yayımlamıştır. Böylece Humeyni taklit merciilerinin muaf olduğu idam cezasından kurtulmuştur. Ayetullah Burucerdi’nin risalesinde bazı değişiklikler yapılarak Humeyni adına yayımlandığı iddiası da kitapta yer alan bir diğer iddiadır. Yazar Rex Sinema Hadisesi ve Kara Çarşamba Olayı’nı Humeyni’nin devrime giden süreçte ön plana çıkmasına neden olan olaylar olarak nitelendirmektedir.

Yazar devrim sonrası anayasanın nasıl hazırlandığına da değinerek bu süreç içerisindeki gelişmeleri ele almaktadır. Humeyni ilk olarak anayasa taslağının hazırlanmasını içerisinde Ayetullah Mutahhari’nin de bulunduğu farklı kesimlerden oluşan sekiz kişilik bir komiteye bırakmıştır. Komitenin hazırlamış olduğu anayasa taslağının son hâli 19 Ağustos 1979’da Humeyni’ye sunulmuştur. Ancak taslak, Humeyni’nin beklentisinin aksine seküler bir içeriğe sahipti. Örneğin kadınlara başbakan adayı olabilme seçeneği sunarken Şii olma şartı getirilmemiştir. Anayasa çalışmaları devam ederken çoğunluk ulemadan oluşan Uzmanlar Meclisi oluşturulmuştur. 8 kişilik komiteden (günümüz adıyla Anayasayı Koruyucular Konseyi) istediğini elde edemeyen Humeyni 72 üyesinden 68 üyesinin medrese kökenli üyelerden oluşan Uzmanlar Meclisi aracılığıyla istediği anayasaya kavuşmuştur. Yazar aynı şekilde 1987 yılında İslam Cumhuriyeti Partisinin dağılmasına değinmekte ve dağılışının asıl nedenini, Humeyni’nin hastalığı yüzünden parti içerisindeki rekabet ve ihtilaflara bağlamaktadır.

Muazzami son olarak devrim sonrası sürecin İran İslam Cumhuriyeti’nin karşılaştığı zorluklara ve gelişmelerin hangi yöne evrilmekte olduğunu ele almaktadır. Devrimin hemen sonrasında patlak veren İran – Irak Savaşı, savaş esnasında uluslararası camiadan gördüğü baskı, 1987 – 1988 yıllarında sıklıkla meydan gelen tanker savaşlarıyla bağlantılı olarak NATO’un özellikle de ABD’nin Körfez bölgesinde varlığı İran İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik devletine dönüşmesine neden olmuştur. Yazar bu bağlamda Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) teşkilatlanmasını dikkate değer bir örnek olarak göstermektedir. Yazar devrim sonrası meydana gelen olayların ve elde edilen deneyimlerin İran İslam Cumhuriyeti’ni 1989’da anayasa değişikliğine götürdüğünü dile getirmektedir. Anayasa değişikliğiyle başbakanlık kaldırılmış, veli-yi fakih için aranan koşullar daha kolaylaştırılmış, 1983 yılında devletin temel kurumları arasındaki ihtilafları gidermek adına kurulan Düzenin Yararına Teşhis Konseyi anayasal bir statüye kavuşturulmuştur. Yazar devrim sonrası değişiklikler ve karşılaşılan zorlukları dikkate alarak İran İslam Devrimi’ni “bitmeyen devrim” olarak adlandırmıştır.

Muazzami son olarak devrimden alınan sonuçları şu şekilde sıralamıştır:

  • Taklit merciiliği ve veli-yi fakih unvanları birbirinden ayrılmıştır.
  • Devrimin fıkıh ve hukukun diğer alanları üzerine etkisinden dolayı bu alanda son otuz yılda ne doğru düzgün bir bilimsel eser ne de âlim ortaya çıkabilmiştir.
  • Müslümanlık bir meslek hâline gelmiştir.
  • Dindarlık geçmişe nazaran daha dar alanlara inmiştir.

Kitap ele aldığı dönemleri kısa başlıklar altında oldukça akıcı bir biçimde anlatmaktadır. Kitabın Türkçe çevirisinde özel kişi ve kurum isimlerinin Türkçeleştirilmesi başta olmak üzere bazı çeviri hataları bulunsa da İran’ın muasır tarihinde din ve devletin ilişkisini merak eden öğrenci ve akademisyenlere önerilmektedir.

Barış Pınarı Operasyonu’na İran’dan İlk Tepkiler

Esmatullah Surosh

İran, Türkiye Suriye ilişkilerinin Adana Antlaşması çerçevesinde sabit kalması gerektiğini savunmaktadır.