İran’da Etnik Kimlik ve Devlet

11.12.2020
Çağatay Balcı Araştırmacı, Güvenlik Çalışmaları

İran’da Etnik Kimlik ve Devlet

Alam Saleh, Ethnic Identity and State in Iran, Palgrave Macmillan: New York, 2013, 233 sayfa.

ISBN: 978-1349456765


Etnik kimlik ve etnik çatışmalara ilişkin akademik çalışmalar özellikle 1990’lı yılların başından itibaren artmaya ve gelişim göstermeye başlamıştır. Bu süreçte, etnik gruplar ve etnik kimlik konuları sosyolojik, antropolojik ve sosyopsikolojik düzeylerde incelenmekle birlikte etnik gruplar ile ulus devlet ilişkileri ve etnik gruplar arası ilişkiler de odaklanılan diğer başlıklar hâline gelmiştir. Bu bağlamda özellikle etnik gruplar ve devletler arasındaki gerilimler, bu gerilimlerin kaynakları ve sebepleri en dikkat çekici konular olarak öne çıkmıştır. Bununla birlikte etnik gerilimlerin üretmiş olduğu etnik ayrılıkçı hareketler ve etnik siyasal şiddetin sebepleri ve etkileri de bu konuların bir yansıma alanı niteliğindedir.

İran toplumsal yapısının farklı etnik gruplardan oluşan bir temele sahip olması, söz konusu çalışmaların önemli bir örneklem alanının da İran olmasını sağlamıştır. İran’da yaşayan etnik grupların merkezî devlet yapısı ve birbirleriyle sağladıkları ilişki ve etkileşim biçimleri, etnik gruplar ile devlet yapısı arasında meydana gelen gerilimler, bu örneklem alanının geniş kapsamını ortaya koymuştur. Bu bağlamda Alam Saleh’in Ethnic Identity and State in Iran (İran’da Etnik Kimlik ve Devlet) başlıklı çalışmasının, bu kapsamda gerçekleştirilmiş önemli çalışmalar arasında yer aldığını söylemek mümkündür. Saleh, bu çalışması ile çok etnik kökenli bir ülkede yaşanabilecek sorunların, ulusal kimlik arayışının ve bu alanda ortaya çıkabilecek problemlerin, etnik gerilim ve siyasal şiddetin sebep ve boyutlarına dair bir fotoğraf ortaya koymaktadır.

Yazar, yedi ana başlığa ayırdığı çalışmasında, İran’da etnik kimlik, etnik gruplar ve etnik gruplar-devlet ilişkisini tarihsel ve teorik düzeylerde incelemektedir. Bu noktada, teorik arka planın ortaya konmasının ardından İran’daki durumun bir örneklem olarak ele alındığı bir metodoloji kendisini göstermektedir. Bu çerçevede, kitabın ilk bölümü “Etnik Çatışma: Teoriler ve Konseptler”, ikinci bölümü “Süreklilik ve Değişim: İran’da Güvenlik Söylemi Geleneği”, üçüncü bölümü “İran’ın Ulusal Kimlik Sorunu”, dördüncü bölümü “İran’da Etnik Çatışma: Süreklilik ve Değişim”, beşinci bölümü “Göreli Yoksunluk Teorisi ve İran’da Siyasal Şiddet”, altıncı bölümü “İran’da Etnik Azınlıklar” ve yedinci bölümü ise “Ayrılıkçılık ve Devletin Kontrol Mekanizması” başlıklarından oluşmaktadır. Bu başlıklar, İran’da etnik grupların devletle ilişkilerini belirleyen ana dinamikleri bütünsel bir biçimde ortaya koymayı hedeflemektedir.

Kitabın ilk bölümünde Saleh, etnik çatışmalara dair teorik bir çerçeve ortaya koymaya çalışmaktadır. Yazar bu doğrultuda, literatürde birer referans kaynağı olarak kabul edilen toplumsal güvenlik ve göreli yoksunluk teorilerine yer vermektedir. En genel biçimiyle etnik grupların kimlik unsurlarının, devletlerin asimilasyonist veya dönüştürücü uygulamalarına karşı direncini inceleyen toplumsal güvenlik teorisi ve etnik grupların, bulundukları ülkelerde yaşadıkları ayrımcılık ve eşitsizlik algısını inceleyen göreli yoksunluk teorisi temelinde yazar, diğer bölümler için bir zemin ve çerçeve oluşturmaktadır. Bu bağlamda yazarın, ilerleyen bölümlerde gerçekleştirdiği açıklamalar ve ortaya koyduğu verileri, söz konusu iki ana teorik perspektif düzleminde değerlendirdiği söylenebilir.

İkinci bölümde İran’ın, 1979 İslam Devrimi sonrasında sahip olduğu güvenlik algısı ve söyleminin seyri değerlendirilmektedir. Bu noktada Saleh, İran güvenlik söyleminin süreklilik ve dönüşüm niteliğini, yapısında aynı anda barındırdığını savunmaktadır. Yazar, 1979 yılından itibaren İran-Irak Savaşı ile Rafsancani ve Hatemi dönemlerinde güvenlik söyleminin ne şekilde dönüştüğünü incelemektedir. İslam Devrimi ideolojisinin getirdiği toplumsal iklimin, ümmet bilincini güçlendirmek isterken İran-Irak Savaşı döneminde, vatanseverlik ve ülke milliyetçiliğinin ön plana çıkarıldığını vurgulamaktadır. Bunun ardından Rafsancani ve Hatemi dönemlerinde ise objektif anlamda bir ulusal güvenlik söyleminin yerleştirilmeye çalışıldığı fakat ümmet söylemi ve Velayet-i Fakih doktrininin öngördüğü perspektifin bu durumla bir çelişki içinde olduğu aktarılmaktadır.

Çalışmanın üçüncü bölümünde, İran’da tarihsel bir mesele olarak görülen “ulusal kimlik” konusuna değinilmektedir. Yazar, İran’daki ulusal kimlik sorununun İslam Devrimi sonrasında derinleştiğini ifade etmektedir. Zira İslam Devrimi öncesi dönemde, Pehlevi monarşisinin mutlak şekilde Fars milliyetçiliğini esas alan ve bu olguyu ulusal kimlik olarak benimseyen niteliğine karşın İslam Cumhuriyeti’nin, bu bağlamda ciddi bir karmaşıklık yaşadığı dile getirilmektedir. Saleh bu durumu “İranlılık ve İslamilik Dikotomisi” olarak ifade etmektedir. Buna göre İran’da, İslam Devrimi sonrasında kendisini gösteren ulusal kimlik sorunu, İran’da yaşayan tüm halkların İranlı kimliği temelinde kabul edilmesi ile yeni siyasal sistemin karakterini yansıtan geniş ümmet kimliği arasında bir çelişkinin ortaya çıktığı iddia edilmektedir.

Dördüncü bölümde, İran’daki etnik grupların merkezî devlet ile yaşadıkları gerilim ve çatışmaların tarihsel boyutuna değinilerek bir girizgâh ortaya konmaktadır. Rıza Şah ile birlikte başlayan Modern İran Dönemi’nden itibaren baş gösteren ve özellikle Muhammed Rıza Şah Dönemi’nde ciddi meydan okumalara dönüşen etnik gerilimlerin temelleri ve boyutları sunulmaktadır. Bu bağlamda Türk, Kürt, Arap ve Beluç grupların, İran devlet yapısıyla ilişkileri ve gerilimleri tarihsel örneklerle ortaya konmaktadır. Dördüncü bölümde değinilen bir diğer husus ise İran’daki etnik gruplara ilişkin sorunların dışsal boyutlarıdır. Yazara göre İran’da etnik gruplar ve devlet arasındaki gerilimler özellikle İran’ın komşuları ve bu komşu ülkelerde yaşayan aynı etnik gruplardan bağımsız olarak düşünülememekte ve incelenememektedir.

Kitabın beşinci ve altıncı bölümünde, İran’ın yaşadığı ulusal kimlik sorunu ve etnik gruplar ile yaşanan gerilimlerin siyasal şiddet formuna nasıl dönüştüğü açıklanmaktadır. Bu bağlamda göreli yoksunluk teorisi ve toplumsal güvenlik teorisi temel alınarak İran’daki etnik grupların siyasal şiddete yönelimlerinin sebepleri ele alınmaktadır. Bu noktada Saleh, İran’da yaşayan etnik grupların, devlet yapısı tarafından ayrımcılığa ve baskıya maruz kaldıklarını savunmaktadır. Özellikle etnik kimlik, dil ve diğer kültürel ögeler üzerinde uygulanan asmilasyonist baskı, bu grupların kimliklerine yönelik bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bununla birlikte İran’daki etnik grupların sosyoekonomik koşullar başta olmak üzere; eğitim, sağlık ve siyasal katılım gibi yaşam standartlarını etkileyen diğer koşullar bağlamında yaşadığı ayrımcılık algısı kendisini göstermektedir. Yazara göre bu durum, İran’da etnik siyasal şiddetin temel kaynaklarına işaret etmektedir. Söz konusu sorunları, mevcut devlet yapısına izafe eden ve bu doğrultuda bir söylem geliştiren etnik silahlı gruplar, şiddet eylemleri gerçekleştirmektedir.

Saleh’e göre İran’daki etnik grupların yaşadıkları ve algıladıkları bu sorunların derinleşmesi, aynı zamanda paralel bir bilinçlenme ve farkındalık sürecini de doğurmaktadır. Hâlihazırda asimilasyon, eşitsizlik, yoksulluk gibi sorumluluğu İran devlet yapısına izafe edilen sorunlara karşı siyasal tepkiler geliştiren etnik gruplar, uluslararası koşullardan da etkilenmektedir. Özellikle küreselleşme ve modernleşmenin ortaya çıkardığı etki ile iletişim teknolojilerinde yaşanan büyük gelişmeler, etnik grupların siyasal bilinç gelişimlerine büyük bir katkı sağlamaktadır. Literatürde, “bulaşma/yayılma etkisi” adı verilen bu süreçte farklı coğrafyalardaki etnik grupların, siyasal bilinç gelişimi konusunda birbirlerine ilham kaynağı olmaları söz konusudur. Buna ek olarak siyasal mücadele yürüten etnik grupların, bu mücadelelerini uluslararası kamuoyuna ulaştırabilmesi de yine aynı gelişme ve koşulların yarattığı imkânlar dâhilinde gerçekleşmektedir. Yazar bu bağlamda uluslararası boyutun yanı sıra, bölgesel boyuta da dikkat çekmektedir. Buna göre İran’a komşu ülkelerde yaşayan etnik gruplar ve İran’da yaşayan etnik gruplar arasındaki siyasal bilinç etkileşiminin, İran için ulusal kimlik krizini derinleştiren bir faktör olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca İran içindeki etnik gerilimlerin, diğer ülkeler ile ilişkisi ve üçüncü taraf ülkelerin İran’da yaşayan etnik gruplar üzerindeki etkileri de bu kapsamda ele alınmaktadır.

Saleh, kitabın yedinci ve son bölümünde İran’ın, karşı karşıya kalmış olduğu ulusal kimlik krizi ile etnik muhalefet ve siyasal şiddete karşı mücadele stratejisini açıklamaktadır. Yazara göre İran, toplum üzerinde geniş bir kontrol ağına sahip olan bir devlet olarak kendisini göstermektedir. Bu durum, İran’ın farklı güvenlik kurumları ve birimleri ile toplumdaki potansiyel ve fiilî muhalif hareketleri izleyebilmesine olanak sağlamaktadır. Bu anlamda, İran devletinin sahip olduğu iç güvenlik ve istihbarat imkânları, etnik muhalefet ve etnik silahlı gruplar ile mücadelede etkin kılınmaya çalışılmaktadır. Yazar, İran’ın bu yolla ülkedeki etnik ayrılıkçı hareketlerin etkisini sınırlama ve ülkenin bütünlüğünü koruma amacıyla sonuç almayı hedeflediğini savunmaktadır. Diğer yandan Saleh, İran’ın karşı karşıya olduğu etnik gerilimlerin ve çatışma ortamının, ciddi bir zafiyet noktası oluşturduğunu ifade etmektedir. Bu zafiyet alanının özellikle İran’ın diğer devletlerle ilişkilerine yansıdığı vurgulanarak İran’ın, gerilimli ilişkilere sahip olduğu ABD, İsrail ve Suudi Arabistan gibi ülkeler açısından, İran’daki etnik silahlı grupların bir araç olarak görülebildiği ifade edilmektedir. Saleh; ABD, İsrail ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin söz konusu silahlı gruplara finansman, eğitim veya istihbarat desteği sağlayabildiğini öne sürmektedir. Bununla birlikte İran’daki etnik gerilimin bölgesel boyutu açısından Afganistan, Pakistan, Irak ve Türkiye ile ilişkilerde bu sorunun önemli bir faktör olageldiğini vurgulamaktadır. Afganistan ve Pakistan’ın, Beluç gruplar; Türkiye’nin, Türk ve Kürt gruplar; Irak’ın ise Kürt gruplar bağlamında İran’ın etnik sorunu düzleminde sahip oldukları nitelikler, yazar tarafından bölgesel bir iş birliği alanı olarak öne çıkarılmaktadır.

İran’da ulusal kimlik, etnik gruplar ve siyasal şiddet üçgeninde ortaya çıkan tablonun incelendiği kitap, söz konusu olguların tümünü etkileşimsel bir bakış açısıyla değerlendirmektedir. Bu yönüyle çalışma, İran’da İslam Devrimi sonrasında ulusal kimlik krizi ve ulusal kimlik arayışı konusu başta olmak üzere, İran’da etnik sorunların temelleri konusunda da bir başvuru kaynağı olarak kendisini göstermektedir. Diğer yandan etnik siyasal şiddet konusunda referans aldığı teorik altyapı ile de önem taşımaktadır. Zira İran’da yaşanan etnik siyasal şiddetin, genellikle yüzeysel biçimde incelendiği ve bu alanda kendisini gösteren ciddi eksiklik göz önüne alındığında bu çalışmanın, sahip olduğu teorik temelle birlikte önemli bir yer tuttuğunu söylemek mümkündür. Etnik siyasal şiddetin sosyoekonomik ve sosyopolitik köklerini ortaya koyarak İran’daki etnik çatışmaları açıklayan bu kitap, aynı zamanda bu çatışmaların uluslararası ve bölgesel bağlamına da değinerek bütünsel bir görünüm sunmayı amaçlamaktadır.

İran’da Kulberler Sorunu

Çağatay Balcı

Sosyoekonomik sorunlar ve güvenlik sorunları, kulberliğin de önemli bir bileşeni olduğu kaotik bir döngü yaratmaktadır.

İran-Çin Anlaşması’nın İran’daki Etnik Gruplara Muhtemel Etkileri

Çağatay Balcı

Anlaşma'da İran’ın ekonomik ve askerî açıdan kazanım sağlayacağına yönelik öngörüyü yansıtan bazı hususların, İran’ın iç güvenliği bağlamında birtakım “amaçlanmamış sonuçlar” yaratması olasıdır.