İran’da Modern Olmak

30.09.2020
Hasret Karali Editör, Yayın Koordinatörlüğü

İran’da Modern Olmak

Fariba Adelkhah, Çev. İsmail Yerguz, Metis Yayınları, İstanbul, 2015, 256 sayfa

ISBN: 978-9753423038

 

Modernleşme, sanayileşmiş Batı’nın tüm dünyaya ihraç ettiği bir olgu olarak kendi düşünce dünyasını ve buna paralel olarak da yeni bir yaşam tarzını üretti ve dünyanın geri kalanına dayattı. Her ne kadar bu sürecin her yerde aynı şekilde gerçekleşeceği varsayılmış olsa da her toplum bu süreci farklı şekillerde tecrübe etti. Bu bağlamda en göze çarpan ülkelerden biri de İran oldu. İran toprakları 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’yle çok katı görünen seküler bir monarşiden gene aynı şekilde sarsılmaz görünen dört başı mamur bir İslam Cumhuriyeti Dönemi’ne geçti. Bu iki dönem her ne kadar iki zıt kutup gibi görünse de dönemler arasında bir devamlılığın olduğu görülmektedir. Fariba Adelkhah’in kaleme aldığı ve İsmail Yerguz tarafından Türkçeye kazandırılan İran’da Modern Olmak başlıklı eser de bu tez üzerine kuruludur. Gündelik hayata dair örneklerle zenginleştirilen bu kitap, İran’ın modernleşme serencamını anlamak için nitelikli veriler sağlamaktadır.

İran, Weber’in bürokratikleşme çerçevesinden bakıldığında modern kurumlara sahiptir ve kendine has bir modernleşme yaşamaktadır. Nitekim yazar “Toplumsal İnsan, Siyasal İnsan” başlıklı bölümünde de buna açıkça değinmekte, rasyonelleşme ve bürokratikleşmenin çizgisel bir seyir izlemediğini iddia etmektedir. Ayrıca “Yaşasın Ben! Rekabet Halinde Bir Toplum” başlıklı son bölümde de belirtildiği gibi İran toplumu, Batı’dan aldıklarını basit bir şekilde hayatında uygulamaya koymamakta; onları dönüştürmekte, kendisine uyarlamakta ya da arkasındaki fikri İslami ögelerle süslemektedir. Örneğin kozmetik ürünleri “Allah güzeldir, güzeli sever.” bağlamında toplumda yaygınlık kazanmıştır. Ancak burada da kamusal alan ile özel alan ayrımı vardır.

İran’daki modernleşmeye dair birçok farklı örneğin ve analizin yer aldığı bu kitap, giriş ve sonuç bölümlerinin yanı sıra altı bölümden oluşmaktadır.

“Siyasal Bir Deprem” başlıklı giriş bölümü 1997 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin analiziyle başlamaktadır. Muhammed Hatemi’nin büyük bir oy çoğunluğuyla cumhurbaşkanlığına seçilmesi hem İran toplumunu hem de bütün dünyayı şaşırtan bir olay olarak ele alınmaktadır. Yazar, bu seçimin ve sonucunun yıllardır göz ardı edilen süreçleri ortaya çıkardığını ileri sürmektedir. Bu gelişmeyi sağlayan başlıca etkenin; günlük yaşamda gittikçe artan rasyonelleşme ve bürokratikleşme, halkın genelinin spora yönelik aşırı ilgisi, dinsel alanın modernleşmesi, kent kültürünün doğuşu, kadınların sosyal etkinliklere katılımı ile bireysel özerkliklerin ve kuralların önemsenmesiyle gelişen bir kamusal alan olduğu ileri sürülmektedir. 1997’deki seçimler bağlamında yaşanan olaylar, yazara göre Batı’yı doğrudan doğruya ilgilendiren bir sonuç çıkarmıştır: İslam; demokrasi, kapitalizm ve uluslararası sistemin olağan işleyişiyle bağdaşabilecek bir modernlik yaratma kapasitesine sahiptir. İran üzerine yapılan çalışmalarda çoğunlukla Devrim’in yarattığı kesinti üzerinde durulduğunu belirten yazar, aslında her ne kadar sistem bunu kabul etmese de İslam Cumhuriyeti bazı bakımlardan Pehlevi Dönemi’nin bir devamıdır. Ancak bu durum göz ardı edilmekte ve cumhuriyetin İslami niteliği, toplumsal gerçekliğin belirleyici faktörü olarak gösterilmektedir. Modern kurumlara sahip olan İslam Cumhuriyeti’nde Şiilik de bürokratikleşmektedir. Hatta yazara göre bu süreç Devrim’den çok önce başlamıştır. İnancı kölece bir boyun eğiş şeklinde yorumlayan gelenekselci anlayış devrimci kuşağı etkileyen İslamcı düşünürler tarafından eleştirilmiş ve dinsel alanın dönüşümü çok daha önceden başlamıştır.

Birinci bölüm “Tahran’da Vergiler Çiçek Açtığında” başlığını taşımaktadır. Yazar bu bölümde asırlardır vergi toplamada sorun yaşayan İran’ın Devrim sonrasındaki durumunu 1989-1990 kışında Tahran belediye başkanı olarak seçilen Gulam Hüseyin Kerbasçi ve icraatları özelinde ele almaktadır. İslam Cumhuriyeti’ne sadece Pehlevilerden değil, tüm İran tarihinden miras kalan bazı özellikler olduğu vurgulanmaktadır. Bu mirasın belki de en önemli kısmı halkın vergi ödemeye karşı geliştirdiği dirençtir. Halk daha az vergi ödemek için dinsel amaçlı bir toplantıya ya da bir okul inşaatına yaptığı katkıyı gündeme getirebilmektedir. İran’da verginin ekonomiyle olduğu kadar dinle de ilişkisi vardır. Yeni kurulan İslam Cumhuriyeti, Pehlevi Dönemi’nde konulan vergilere sürekli olarak karşı çıkan ruhban sınıfına bu vergileri kabul ettirmeye çalışmak zorunda kalmıştır. Sonuç olarak da devlet vergisinin meşruluğu ileri gelen din adamlarından oluşan bir konsey tarafından kabul edilmiştir. İran’daki vergi tartışmaları yeni değildir ancak vergi konusundaki gelişmelerin kamusal alana yansıması kolay olmamıştır. Bu bağlamda Tahran Belediye Başkanı Kerbasçi’nin uygulamaları, halkın verdiği verginin sonucunu görebilmesi açısından önemlidir. Kerbasçi Tahran’da uyguladığı politikayla hem toplanan vergileri kamusal alanda görünür kılmış hem de hizmete açtığı park ve bahçelerle insanların bireyselleşmesine olanak sağlamıştır. İran toplumunu niteleyen bireyselleşme sürecinin bir gereci olan parklar yeni yaşam şekillerinin de taşıyıcısı olmuştur. Yazara göre geleneğin yeniden üretildiği bu yeşil alanlar, vergi ile kamusal alandaki ilişkiyi göstermesi açısından önemlidir.

“Dürüst İnsan: Bir Üslup Sorunu” başlığını taşıyan ikinci bölümde Tayyip Hacı Rızai özelinde civanmert kavramı ele alınmaktadır. Birinci bölümde yer verilen Kerbasçi ile de ilişkilendirilen bu kavram, çeşitli açılardan ve birkaç farklı isim üzerinden incelenmektedir. Yazarın söylemiyle civanmertlik tarihi, İmam Ali gibi yaşamları büyük ölçüde mitolojik ögeler taşıyan ve bu repertuvara referans oluşturmak ya da kavramın anlamını güncelleştirmek amacıyla seferber edilen birçok isimle doludur. Yazarın çok karmaşık bir kahraman olarak nitelediği Tahran meyve ve sebze hali yöneticisi Tayyip de bu isimlerden biridir. Bir hayat kadınıyla evlenerek onu kötü bir hayattan kurtaran, birçok yardımda bulunan ve yalancı şahitlik etmeyip idama mahkûm edilen Tayyip, çok farklı şekillerde civanmertlik örnekleri sergilemiştir. Her ne kadar civanmertlik bu bağlamda modernleşmede kendine yer bulamasa da geçirdiği dönüşümle bu kavram da sürece katılmıştır. Modern siyasi bir tasarım olarak civanmert, bir önceki bölümde de anılan Kerbasçi gibi isimlerdir. Civanmert artık bürokratikleşmenin de bir parçasıdır.

“Hayırseverlik Ekonomisi: Hayırseverlik ve Bankalaşma” başlıklı üçüncü bölümde, Ekim 1990’da komandit şirketler ve faizsiz borç sandıklarını kapsayan İslami bankacılık ağlarına yöneltilen “iktisadi düzeni bozma” suçu çerçevesinde paranın büyüsünün kaybolması incelenmiştir. Komandit şirketler tümüyle yasal ve muzarebe tipinde sözleşme temeline dayanır. Faizsiz borç sandıkları ise tefecilere karşı mücadele ve ihtiyacı olanlara yardım maksadıyla kurulmuştur ve komandit şirketlerin aksine kâr amacı gütmemektedir. Amaç ilahi bir ödül kazanmaktır. Her ne kadar bu iki sistem zıt gibi görünse de ayrıntılı bakıldığında öyle olmadığı görülür. Komandit şirketler sadece kâr etme vaadinde bulunmamakta, faizsiz borç sandığına benzer şekilde ilahi olanla ilişki kurmaya çalışmaktadır. Komandit şirket yöneticileri İslami uygulamaları yeniden canlandırma görünümü altında, üretimin artması ve kendi kendine yeterli bir toplumun inşa edilmesi için çalıştıklarını iddia etmektedir. Faizsiz borç sandıkları ise bir Kur’an ilkesi olan faizsiz borcu özendirmektedir. Buralarda özellikle borç alma prosedüründe çok zayıf bir kurumsallaşma görülür. Her yerde, örneğin bir camide borç almak mümkündür. Komandit şirketler ise daha çok modern bir imaj çizmektedir ancak bu imaj, devlet ya da dinsel olanla eklemlendiğinde etkili olabilmektedir. Bu bölümde ele alınan diğer bir konu da hayırseverliğin rutinleşmesi ve toplumsal kurumları besleyen bir finans biçimine dönüşmüş olmasıdır. Artık civanmertin çok önem verdiği arınma etkinliği iktisadi, dinsel ya da başka şekillerde bürokratik tipte bir örgütlenmeye dâhil olarak dolaylı hâle gelmiştir. Şehitlerin dul eşlerinin yeniden evlenmesinin bir ajansın sorumluluğu altında olması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Dördüncü bölüm “Toplumsal İnsan, Siyasal İnsan: Bir Seçimin Güncesi” başlığıyla kaleme alınmıştır. Bu bölüm İran İslam Cumhuriyeti’ndeki seçim sistemini, 1996’da yapılan ve 5. Meclisin oluşturulduğu seçimler üzerinden ele almaktadır. Kıran kırana bir yarışın olduğu 1996’daki seçimlerde önümüze yine toplumsal dönüşüm ve siyasal değişimler arasındaki ilişkiler sorunu çıkmaktadır. İslam Cumhuriyeti’nde merkezîleştirme ve rasyonelleştirme faaliyetleri eski rejimden farklı görünümler sergilemektedir. İslamcı ve İranlı bir yaşam tarzının yaygınlaştırılması, kent yaşamının yeknesaklaştırılması ve cuma namazının kurumsallaştırması buna örnek verilebilir. 1996’daki seçim kampanyası süreci, İran siyasi toplumunun gitgide artan bir profesyonelleşme ve hatta ticarileşmenin etkisiyle kutsallıktan arınmasının önemli bir göstergesi olmuştur. Bu süreç, Batılı kriterlere tam uymasa da belli kurallar çerçevesinde gelişmiştir. Bu değişim toplum tarafından da algılanmış ve coşkunun yerini aklın, hatta kişisel çıkarların aldığı ileri sürülmüştür.

“Dinsel Bir Kamusal Alana Doğru mu?” başlığını taşıyan beşinci bölüm, Devrim’in neden sadece modernleşme ya da laikleşme bunalımı bağlamında ele alınamayacağı açıklanarak başlamaktadır. Pehlevi Dönemi’nin salt modern, Devrim’in ise sadece İslami bir kimliğe sahip olduğu görüşü yazara göre İran’daki dinamikleri tam anlamıyla açıklamamaktadır. Devrim’den sonra da İran’ın, Pehlevi Dönemi’nin bürokratikleşme ve merkezîleşme konusundaki dinamikleri aktardığı görülmüştür. Yazar İran’daki değişimin sadece İslamcı anlayışa indirgenemeyeceğini iddia etmekte ve gündelik olanın değişimi üzerinden dinin toplumsal alandaki yansımasının değiştiğini ileri sürmektedir. Müslümanlarca kutsal kabul edilen Kur’an’ın İran toplumu nezdindeki konumunun ve algılanış şeklinin değişimi bunun için verilebilecek en açık ve yaygın örneklerden biridir. Önceleri kutsal bir nesne olan ve odada bulunduğu konuma göre ev halkının oturma düzenini belirleyen Kur’an artık şeyleştirilmiş ve ritüelleştirilmiştir. Bu bağlamda İran’da dinî ve mistik olanın bazı alanlarda ticarileştiği bazı alanlardaysa bürokratikleştiği görülmektedir. Weber sosyolojisinde bu süreç büyü bozumuna denk düşmektedir. Rasyonelleşen toplumlarda artık mistik olana gerek yoktur. Ancak İran’da bunlar olurken Batı’dan alınan bazı ögeler de din sosuna bulanmakta, Ritzer’in deyişiyle yeniden büyülenmektedir. Tüm bu süreçler aynı anda ve belki de aynı mekânda gerçekleşmektedir. Yazar bu bölümde günlük hayattaki uygulamaları; toplumun geneline yayılan ve artık ritüelleşmiş olayları kapsayan popüler dinsellik, genellikle ruhban sınıfı içinde Kur’an ve hadise dayanan bilimsel dinsellik ve İslam Cumhuriyeti’nin siyasal çerçevesine bağlanabilecek ideolojik dinsellik şeklindeki üç kapsamlı kategori üzerinden yorumlamaktadır.

Altıncı bölüm “Yaşasın Ben! Rekabet Halinde Bir Toplum” başlığı İran’a hâkim olan bürokratikleşmeyi ve gittikçe artan bireyselleşmeyi, sportif eylemler ve yarışmalar üzerinden ele almaktadır. İran’da sadece futbol değil; basketbol, yüzme ve vücut geliştirme gibi sporların yanı sıra büyük kentlerde cuma sabahları yapılan yürüyüşler de yaygındır. Ruhban sınıfı, yarışmalara devleti vali düzeyinde temsil eden cuma imamları aracılığıyla katılır. Dinsel alanda da yarışmaların düzenlendiği görülmektedir. Kazananlara ise elektrikli aletler, halılar, Mekke’ye seyahat gibi ödüller verilmektedir. Bir İranlı bu vesilelerle kişiliğini oluşturmakta, zayıflıklarının üstesinden gelmekte ve bilime güvenmektedir. İran’da kişisel gelişim kitapları epey revaçtadır. Parapsikolojiyle ilgili kitaplar yabancı ülkelerden çeviriler olmasına rağmen ev işleri ya da güzellik konularını işleyen kitaplar İranlı yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Bu bölümde ayrıca kamusal alan ve özel alan ayrımı üzerinde de durulmaktadır. Aile içinde belli kurallara uyup kamusal alanda İslami kuralları gözetmek, psikolojik dengesizlikler ya da çelişkiler yaratmamaktadır. Önemli olan, günlük yaşamın akışı içinde ve akıl yürütmeyle kamusal ile özel alan arasındaki sınırın sürekli tartışma konusu edildiğini gözden kaçırmamaktır.

Kitabın sonuç kısmında Devrim’in artık kurumsallaşıp rutinleştiği vurgulanmaktadır. Ayrıca toplum nezdinde din hâlâ önemli olsa da hayatın akışını belirleyen etmenler içinde, diğerleriyle aynı önemdedir.

Fransızcada ilk baskısı 1998 yılında yapılan, Türkçeye de ilk kez 2001’de çevrilen bu eser hem İran hakkında çalışma yapanların hem de din sosyolojisiyle ilgilenen okuyucuların ilgisini çekecektir.