İran’da Petrol Krizi: Milliyetçilikten Darbeye

16.05.2022

İran’da Petrol Krizi: Milliyetçilikten Darbeye

Ervand Abrahamian, Oil Crisis in Iran From Nationalism to Coup d’Etat, Cambridge University Press, 2021, 196 sayfa. 

ISBN: 978-1108837491


İran halkının zihniyetinde ciddi bir yer işgal eden yabancı karşıtlığı ve sömürge endişeleri ülkenin son 150 yılda tecrübe ettiği hadiseler bağlamında oldukça makul karşılanmaktadır. Nitekim pek çok fiilî işgale maruz kalan ülke ayrıca yabancılara tanınan imtiyazlar sebebiyle de iktisadi bir işgal altında kalmış; ülke kaynaklarından elde edilen yüksek gelirler halkın ekonomik durumunda bir iyileşmeye sebep olmadan yabancılar tarafından toplanmıştır. İran ekonomisinde ciddi bir yeri bulunan tütün üretimine ilişkin çıkarılan Reji İmtiyazı ile İran’ın güneyindeki petrol kaynaklarını arama ve çıkarma hakkını 1901’de 60 yıllığına bir yabancıya devreden D’Arcy Anlaşması, söz konusu imtiyazlardan sadece ikisidir. Böyle bir arka plan dâhilinde 19 Şubat 1951 tarihinde Petrolün Millîleştirilmesi Kanunu’nun Meclisin onayından geçmesi, İran tarihi ve halkı nezdinde oldukça önemli bir gelişme olmuştur. Ancak sürecin ardından İran petrolleri üzerindeki hâkimiyetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan Birleşik Krallık ve İran’ın diğer petrol üreticilerine emsal teşkil etmesinden endişelenen ABD, TPAJAX1 projesi olarak isimlendirilen ortak bir plan dâhilinde Muhammed Musaddık hükûmetini devirmiştir. Darbeye giden süreç ve olayların vuku bulduğu ilk günden itibaren sürecin arka planında ABD ve Birleşik Krallık’ın olduğuna dair genel bir söylem olsa da bu iddiaları ispatlayacak belgelerin özellikle ABD arşivlerinin kısmen sansürlenmesi, kesin delillerin kullanılmasını engellemiştir. Fakat arşivlerin açılmasıyla tabiri caizse olaylar üzerindeki sır perdesi aralanmıştır. Iran Between Two Revolutions (İki Devrim Arasında İran) ve A History of Modern Iran (Modern İran Tarihi) kitaplarıyla milyonlarca okuyucuya ulaşan Ervand Abrahamian, 2021 Haziran’da Cambridge Üniversitesi Presss’ten çıkan “Oil Crisis in Iran: From Nationalism to Coup d’Etat” kitabıyla Nisan 1951 ile Ağustos 1953 arasındaki yirmi sekiz ayda İran-ABD hattında yaşanan tüm gelişmeleri daha önceden sansürlenen yahut yok gibi davranılan ABD belgeleri ışığında okuyucuya sunmaktadır.

Abrahamian, Oxford ve Columbia üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulunmuş, akademik kariyerine Princeton ve New York üniversitelerinde devam etmiştir. İran’ın önde gelen tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Abrahamian, İran tarihinde gizli kalmış pek çok meseleyi kitaplarıyla gün yüzüne çıkarmıştır. 

Beş bölümden oluşan kitabın ilk kısmı “ABD Müdahalesi” başlığı altında ABD’nin 1953 Darbesi’ndeki rolünü incelemektedir. Resmî belgelerden Şah-ABD iş birliğinin Nisan 1951’de petrol endüstrisinin millîleştirilmesi hadisesine kadar dayandığını belirten yazar, seçilmesinin ardından Musaddık’ın CIA raporlarında nasıl yer bulduğunu gözler önüne sermektedir. Raporlara göre Musaddık’ın “ilk resmî iş olarak polise 1 Mayıs gösterisini yasaklamama talimatı vermesi, onun oldukça güvenilmez siyaset felsefesinin bir göstergesidir”. Bu bölümde sık sık Amerikan ve İngiliz elçilerin, ajanların, danışmanların ve iş adamlarının İran’daki mevcut durumu raporladığını ve söz konusu kişilerin Şah’ı, Musaddık’ı ve yeni yönetimde rol biçtikleri isimleri nasıl nitelendirdiklerini görmek mümkün ve oldukça gariptir. Nitekim kitap, 16 Mayıs 1952’de olası başbakanların “petrol sorununu çözme” konusundaki duruşlarını incelemek üzere Washington’da bir araya gelen üst düzey bir ABD-Birleşik Krallık heyetinin 18 aday hakkındaki kapsamlı incelemelerini, nihayetinde Musaddık’ın yerine Ahmet Kavvâm üzerinde mutabık kalmalarını ve heyettekilerin İran’a ilişkin bilgilere ne denli hâkim olduklarını ayrıntılı ve dehşet verici bir biçimde sergilemektedir. Petrolün millîleştirilmesinden sonra “Temmuz Ayaklanması” konusuna değinen Abrahamian’a göre Musaddık’ın istifasının ardından Kavvâm, sonraki süreci ABD’nin İran Büyükelçisi Loy Henderson’ın güdümünde yönetmiş ancak Kavvâm’ın muhalifleri hızlı bir şekilde mobilize eden kararları diplomatları tekrar Musaddık ile görüşmeye mecbur kılmıştır. Görüşmelerin ardından Henderson ve İngiliz Maslahatgüzarı George Middleton, ülkelerine “tek çarenin darbe olduğuna ikna olduklarını” rapor etmişlerdir. Birinci bölümün son konusu Şubat Krizi’dir. Birleşik Krallık’ın dış istihbarat teşkilatı MI6’nın güney kabileleri silahlandırdığını ve bu durumun Şah ile bağlantılı olduğunu öne süren Musaddık, Şah’ı sıkıştırmıştır. Ancak durumu kendi lehine kullanan ABD ve Birleşik Krallık, Şah’ın ülkeden ayrılacağı günün sabahında sokakları Musaddık’ı protesto eden İranlılar ile doldurmayı başarmıştır. Krizin Şah’ın gidişinin iptal edilmesiyle son bulmasının ardından birkaç ay sonra Henderson, ABD Ulusal Güvenlik Konseyinde yaptığı sunumu yine aynı sözleriyle tamamlamıştır: Musaddık iktidarda kaldığı sürece petrol sorununu çözme ümidi yok.

“ABD’nin Endişeleri: Petrol mü Komünizm mi?” başlıklı ikinci bölüm herkesin bildiği bir gerçeği belgelerle ortaya koymaktadır: ABD’nin İran’a müdahalesinin asıl nedeni komünizmden ziyade petrol piyasasındaki gelişmelerin diğer üretici ülkeler tarafından da benimsenmesi ihtimali. Nitekim kitapta belirtildiğine göre Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı da büyük Amerikan şirketlerinin yöneticilerini özellikle Venezuela, Kuveyt, Irak gibi ülkelerin İran’daki gelişmelere olan ilgisi konusundaki ciddi endişelerine dair uyarmıştır. Söz konusu dönemde İran-Birleşik Krallık ilişkilerinin odak noktası olan tazminat mevzusu da aslında süreci daha da belirsizliği itmiştir. 1953 başlarında CIA belgeleri tazminat müzakerelerinin tamamen çıkmaza girdiği sonucuna varırken; darbeyi düzenleyen MI6 ajanlarının başındaki isim ise Birleşik Krallık’ın tazminat konusuyla pek ilgilenmediğini aksine anlaşmadan bağımsız bir şekilde Musaddık’ı devirme konusuna kanalize olduklarını itiraf etmiştir. Kitapta çok sayıda ABD’li uzmanın birbiriyle çelişen görüşlerine yer verilmesi, pek çoğunun Musaddık ve İran halkını inceleme konusunda hislerini ön plana çıkardıklarını göstermektedir. CIA raporlarının hemfikir olduğu bir konu bulunmaktadır: Tudeh’in Musaddık’ı devirecek yahut ülkede kontrolü ele geçirecek bir kapasitesinin olmaması. Sovyetler Birliği Komünist Partisiyle yakın ilişki içinde olan Tudeh konusunda ABD ve Birleşik Krallık yoğun bir şekilde çalışmış; darbeden iki gün öncesinde bile Tudeh meselesine değinen bir CIA raporu da “İran’ın 1953’te doğrudan veya dolaylı olarak komünist egemenliği altına gireceğine inanmıyoruz.” sözleriyle ülkede herhangi bir komünizm tehlikesinin olmadığını doğrulamıştır. İç belgeler dahi ülkede komünizm tehdidi olmadığı ve ABD’nin tamamen petrol odaklı hareket ettiğini göstermesine rağmen yaygın görüş Amerikan karar alma sürecinde petrol sorununun çok az rol oynadığı yönündedir. Bu durumu inceleyen Abrahamian yaygın görüşün kabul görmesine dair dört gerekçe sunmaktadır: ABD ve Birleşik Krallık hükûmetlerinin geniş medya kampanyaları, iki ülkede güncel siyasi söylemin Soğuk Savaş’ınkine benzer olması, İngilizlerin Amerika’yı harekete geçirmek için sık sık komünizmi öne sürmeleri ve politikacıların yanı sıra birçok Amerikalı tarihçinin ABD dış politikasını tartışırken ekonomi ve özellikle petrol meselelerinden kaçınma eğilimi. Yakın tarihte yazılan ve İran’a sempatiyle yaklaşan kitaplarda dahi Musaddık hakkındaki yorumlarda yaygın bir şekilde sunulan ABD ve Birleşik Krallık söylemine bağımlı kalınması, Abrahamian’ın sunduğu gerekçelerin başarısını gözler önüne sermektedir. 

“Parlamenter Siyaset” başlıklı üçüncü bölüm, Musaddık’ın savunmasında yer alan bir kısım ile başlamaktadır: “Yönetimimi devirmek için tasarlanmış altı strateji vardı… Dördüncüsü, hükûmete karşı meclislerde engellemelere ve siyasi süreci durdurmaya başvurmaktı. Bu başarısız olunca askerî darbeye başvurdular”. İran Anayasası ve anayasa yapma süreçlerine dair bir giriş yapan yazar, Musaddık’ın istifası, Ahmet Kavvâm’ın başbakan olması ve Musaddık’ın tekrar görevine döndüğü döneme dair kıymetli bir analiz sunmaktadır. Şah ve onu destekleyen yabancı diplomatlar, seçimler ve ardından parlamenter sistem üzerinden Musaddık’ı devirmeye çalışmış ancak Meclisi kullanma stratejisi hem başarısız olmuş hem de daha güçlü bir Musaddık yaratmıştır. Musaddık’ın kabineyi oluşturmasının ardından -tamamen ABD ve Birleşik Krallık tarafından teşvik edilen- muhalefet milletvekilleri parlamenter engellemeye başvurmuş; anayasada belirtilen yeterli sayı şartını öne sürmüşlerdir. Meclisin tıkanmasıyla birlikte gündeme getirilen konular doğrudan Musaddık’ı hedef almaya başlamış; ciddi sokak olaylarında sorumluluğun sürekli Başbakan’a havale edilmesi, Musaddık’ı halk karşısında zor duruma düşürmüştür. 27 Temmuz’da radyo üzerinden halka seslenen Musaddık, “yabancı güçler ile iş birliği içinde olan yıkıcı entrikaların tüm Meclis çalışmalarını engellediğini” öne sürerek bir referandum talebinde bulunmuş; az farkla olsa da halkın onayını kazanmayı yine başarmıştır. Seçimlerin ardından ABD Büyükelçiliği Washington’a Musaddık’ın Meclis muhalefetini başarılı bir şekilde alt ederek parlamenter tehdidi “ortadan kaldırdığına” dair bir telgraf çekmiştir. Musaddık’ın petrol mevzusundaki duruşu ve Meclis nezdinde düzenlenen operasyonları ifşa etmesi ona başarı olarak dönse de bu başarılar, ABD ve Birleşik Krallık nezdinde gerekli rejim değişikliğini sağlamak için askerî bir darbeyi daha cazip hâle getirmiştir. 

Kitabın dördüncü bölümü olan “Darbeye Giden Yol”, ABD ve İngiltere’nin Musaddık’ın başbakan seçilmesinin hemen ardından onu saf dışı bırakma niyetlerini ve bu doğrultuda attıkları adımları genel bir çerçeveden değerlendirmektedir. Bu bölümde ilgi çekici olan Şah’ın uzun bir süre darbeye direnmesidir. Nitekim darbenin arkasında kendisinin olduğunun düşünülmesinden ve monarşi için sorun oluşturmasından ciddi endişe duyan Şah, Mayıs 1953’ün sonlarında dahi Başbakan’ın parlamenter yollarla değişmesi konusundaki ısrarını sürdürmüştür. Bu bölüm ayrıca 1951’de kanlı 15 Temmuz olayları da dâhil olmak üzere 1951-1953 dönemlerinde ülkede vuku bulan hemen hemen bütün olaylarda CIA ve MI6 ajanlarının rolünü gözler önüne sermekte ve ABD ile Birleşik Krallık’ın İran halkını ve uluslararası kamuoyunu nasıl manipüle ettiğini de detaylı bir şekilde anlatmaktadır. Nitekim kapsamlı bir darbe planı üzerinden süreci yöneten ajanlar, akla gelebilecek hemen hemen her yolu kullanmış; kimi zaman komünizm tehdidini öne çıkarırken kimi zaman da sürekli bir kriz ve çatışma çığırtkanlığı ile hem İran için endişe duyan bir profil çizmeyi hem de halk-hükûmet geriliminin fitilini ateşlemeyi başarmıştır. Üstelik 15 Ağustos’ta Musaddık’ı devirmesi beklenen darbenin başarısız olması da planlarında bir değişikliğe neden olmamış; ülke bir bütün şeklinde Musaddık’ı desteklerken 19 Ağustos’ta sokak olayları üzerinden Musaddık’ı devirmişlerdir. Sokak olaylarının ardından gelen darbenin başarı olması Abrahamian’a göre iyi planlanmış, gizlenmiş olması ve gerçekleştirilmesi için bol miktarda paranın hazır bulunmasından kaynaklanmıştır. MI6 darbe için harcadığı miktarın 700.000 pound civarında olduğunu belirtirken, İran’da Batı Yanlısı Hükûmeti Kurma Kampanyası başlıklı bir CIA raporunda girişimin ABD’ye toplam maliyetinin 5.330.000 dolar olduğu öne sürülmüştür. Darbenin gizli tutulması ve hiçbir durumda dile getirilmemesi de başarısını etkileyen bir diğer unsurdur. Zira birkaç bin kişiyi şehir meydanlarına getiren darbeciler, askerî darbeyi gizleme ve tankların şehre girmesine imkân sağlayacak kargaşayı yaratmayı başarmış; günün sonuna doğru Tahran Radyosu darbe kelimesini kullanmadan Zahidi’nin artık başbakan olduğunu duyurmuştur. İlginç olan, ardında onlarca yaralı ve ölü bırakan çatışmalarda hemen hemen herkesin rolü netleşse de tankları Tahran’a gönderme emrini kimin verdiğinin hâlâ bilinmemesidir. 

Kitabın son bölümü ABD ile Birleşik Krallık’ın Musaddık’ın devrilmesindeki rollerini kendi arşivlerinde ne denli gizli tuttuğuna ve tarihi nasıl yeniden yazdığına odaklanmaktadır. Nitekim uzun bir süre darbe konusunda Musaddık yönetimini suçlu tutan onlarca kitapla birlikte İran’da vuku bulan olayları değerlendirenler gerçeklikten kopmuş; tamamen ABD ve Birleşik Krallık’ın yazdığı tarih üzerinden durumu değerlendirmiştir. Örneğin ülke ekonomisinde ciddi bir sorun olmamasına rağmen halkın ekonomik kriz nedeniyle ayaklandığını söyleyen pek çok akademik çalışma bulmak mümkündür. Gerçeklerin saklanması da şüphesiz bu yaygın söylemi güçlendiren bir nedendir. 1963-1964 yıllarında ABD’nin Tahran Büyükelçiliğinde çalışan bir görevlinin merkeze gönderdiği bir mesaj bu gerçeklerin nasıl saklandığını göstermektedir: “Bir İranlı, Musaddık’ın görevden alınmasından ABD’nin sorumlu olduğunu söyledi. Bunun bir doğruluğu var mı?”. 

Mevcut konjonktürde ABD’nin İran’da ve daha başka pek çok ülkede vuku bulan darbelerdeki rolünün abartıldığına dair genel kanıyı ABD belgeleri üzerinden yıkan Abrahamian, yüzlerce dokümanı böylesi ufak hacimli bir kitapta bir araya getirerek pek çok yazardan yine başarılı bir şekilde ayrılmaktadır. İran’a ilgi duyan herkesin rahatlıkla okuyabileceği bir sadelikte yazılan kitabın, okuyanların tarihsel gerçeklik algısına bir miktar şüphe düşürmesi şaşırtıcı olmayacaktır.