İran’dan Üst Düzey Askeri Ziyaret ve Anlamı

İran Genelkurmay Başkanı'nın Ankara Temasları

Görüş 16.08.2017
Hakkı Uygur Başkan Yardımcısı

Türkiye’nin son yıllarda politik ilişkilerini geleneksel müttefiklik ilişkilerinin ötesine taşımaya çalıştığı ve bu amaçla çok yönlü dinamik bir dış politika izlediği biliniyor.

15 Ağustos Salı günü İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Hüseyin Bagheri (Bâkıri) başkanlığında, aralarında İslam Devrimi Muhafızları Ordusu Kara Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Muhammed Pakpur’un da bulunduğu yaklaşık on kişilik üst düzey bir askeri heyetin Ankara ziyareti ilgi çekici bir gelişme olarak değerlendirildi. Türkiye’de üç gün kalacağı açıklanan heyetin üst düzey Türk yetkililerle görüşmesi bölgesel dengeler açısından kritik öneme sahiptir.

Önceden planlı olduğu belirtilen ziyaretin önemli bölgesel gelişmelerin yaşandığı zaman dilimine denk geldiği görülüyor. Irak’taki Telafer Operasyonu ve ülkede DEAŞ sonrası olası gelişmeler ile Kürdistan Özerk Bölgesinin bağımsızlık referandumu kararı, Suriye’de İdlib merkezli yeni çatışma senaryolarının ön plana çıkması gibi kritik gelişmeler iki ülkenin askeri ve istihbarat yetkilileri arasında koordinasyonun sağlanmasını gerektiriyor. Sınır bölgelerindeki yasa dışı geçişler, kaçakçılık ve bu bağlamda Türkiye’nin İran sınırında inşa etmeye başladığı güvenlik duvarı gündem maddeleri arasında yer alıyor. Diğer yandan ziyaretin yalnızca gündelik konularla ilgili olmadığı yönünde önemli işaretler bulunuyor.

İranlı heyette yer alan komutanlar arasında Genelkurmay Başkanlığına bağlı Plan ve Program, Eğitim-Öğretim ile Askeri Sanayi Daire Başkanlarının yer almasının heyette İstihbarat ya da Sınır Güvenliği Komutanlarının bulunmasından daha dikkat çekici olduğu belirtilmelidir. Zira son iki bölümün yetkilileriyle Türk mevkidaşları arasındaki ilişkiler rutin sayılabilecek derecede olağan ve sık iken ziyarete eğitim, planlama ve askeri sanayi alanındaki yetkililerin de katılması iki ülke arasındaki askeri ilişkilerin yeni bir boyuta taşınmasının işaretleri olabilir.

Türkiye’nin son yıllarda politik ilişkilerini geleneksel müttefiklik ilişkilerinin ötesine taşımaya çalıştığı ve bu amaçla çok yönlü dinamik bir dış politika izlediği biliniyor. Her ne kadar Arap Baharının patlak vermesiyle birlikte Türkiye’nin bölgesel entegrasyonu hedefleyen dış politikasında büyük hasarlar meydana gelmişse de nihai hedefte bir değişiklik bulunmuyor. Görünüşe göre Ankara’nın uluslararası yeni konjonktüre uygun bu çeşitlilik arayışı askeri ve güvenlik alanlarına da sirayet etmeye başlamış bulunuyor. Türkiye son yıllarda stratejik silah sistemleri alımı ve üretiminde Batılı geleneksel ortakları kadar Çin ve Rusya gibi geçmişte fazla bir ilişki içinde bulunmadığı ülkelere de yönelmiş durumda. Bu çerçevede acil ihtiyaç kapsamındaki uzun menzilli hava savunma sistemleri alımında Rusya ile anlaşmaya varıldığı açıklanmıştı. Benzer şekilde Çin Hava Sistemleri alımı konusunda pürüz çıksa da Çin ve Türkiye arasındaki askeri ilişkilerin de her geçen gün arttığı görülüyor.

Esasında Türkiye son yıllarda yaşanan bölgesel gelişmelerde askeri güçlerinden istediği düzeyde efektif bir şekilde faydalanamadığını gördüğünden silahlı kuvvetlerinde yeniden yapılanmaya gitme kararı almış görünüyor. Bu yeniden yapılanmanın bir bölümü 15 Temmuz darbe girişiminin vahametini ve acilliğini gösterdiği üzere yapısal ve insan gücüyle ilgili değişiklikler iken diğer bir ayağı da son yıllardaki savunma sanayindeki atılımdır. Kendi üretmediği silahı istediği yerde kullanmanın ya da istediği aktörlere intikalinin zorluklarını çatışma ortamında yakından tecrübe eden Ankara örtülü silah ambargolarına maruz kalmasının da etkisiyle gerek yerli gerekse de farklı ortaklıklarla geliştirdiği savunma sanayi ürünleri alanında gelecek on yıl içinde dünyanın sayılı üretici ve ihracatçıları içine girmeyi hedefliyor.

Tüm bu gelişmeler doğrultusunda İranlı askeri heyetin ziyaretine klasik bir ‘nezaket ziyareti’ tanımı yapmak mümkün değildir. İlişkilerin doğası gereği çoğu zaman perde arkası gerçekleştirilen güvenlik eksenli görüşmelerin bu denli açık ve nispeten kalabalık olarak gerçekleşmesi İran medyasının da dikkatini çekti ve İran heyetindeki bazı isimlerin şimdiye kadar yurtdışına hiç çıkmadıkları, dolayısıyla bu ziyaretin özel bir önemi olduğu vurgulandı.

İki ülkenin de güvenlik ve askeri iş birliğini geliştirmeyi istemesi için kendi geçerli nedenleri bulunuyor. Türkiye açısından Irak ve özellikle Suriye merkezli krizin maliyetleri oldukça yükselmiş bulunuyor. Arap Baharının meydana getirdiği aşırı iyimser hava yerini bölgenin katı gerçeklerine bırakmış ve idealist söylemden büyük ölçüde vazgeçilmiş görünüyor. Süreç içinde önce Batılı ülkeler tarafından yüzüstü bırakılan Ankara, Mısır’daki Sisi darbesiyle birlikte geleneksel müttefikleri ile ciddi görüş ayrılıkları yaşamaya başladı. Bu durum Türkiye’nin alternatif olarak Astana sürecini başlatmasını ve krizi büyük ölçüde soğutmasını sağladı.

Muhtemelen İdlib merkezli sorunun Türkiye’nin başat rol oynadığı askeri inisiyatifle çözülmesi rejim değişikliği eksenli tartışmaların önemli ölçüde gündem dışına çıkmasına neden olacak, Türkiye daha rahat bir şekilde Suriye’nin toprak bütünlüğünü önceleyen güçlerle iş birliğini artırabilecektir.

Bu noktada İdlib meselesine de değinmekte fayda var. Tüm Suriye devriminin DEAŞ bahanesiyle yok edilmesi planının küçük bir benzerinin İdlib’de uygulanmak istediği belli oluyor. Bölgedeki El Kaide varlığı bahane edilerek Türkiye’nin Arap-Sünni nüfusla olan tek koridorunun Rejim-ABD ya da PYD ile kesilmesine izin verilmemesi gerekir. Özellikle YPG Rakka’da, rejim güçleri de güney ve doğu cephelerinde meşgulken bu operasyonun düzenlenememesi ve geç kalınması durumunda Türkiye El Bab operasyonunda karşılaşılan sıkıntıların çok daha büyüğüyle karşılaşabilir. İdlib sorununun bu şekilde çözülmesi halinde Türkiye’nin PYD karşısındaki pozisyonu da güçlenecek ve Batılı müttefiklerinin desteklediği bu örgütle tek başına mücadele etmek zorunda kalmayacaktır. Bu bağlamda Türkiye’nin muhtemel İdlib operasyonu ile koordinasyon sürecinde taraflara Afrin konusundaki hassasiyetlerini ve tekliflerini de sunması beklenebilir. İran ve Türkiye arasındaki askeri müzakereleri daha geniş iş birliğinin ilk adımları olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Türkiye ile İran arasında yeni dönemdeki stratejik çıkar örtüşmesi Suriye ile sınırlı değil. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin referandum çağrıları İran tarafından kabul edilemez görülüyor. Bizzat Hamenei’nin dilinden referandumun kabul edilemeyeceğini açıkça belirten İran bölge üzerindeki ekonomik gücüyle hatta Küçük Zap üzerindeki barajlarını devreye sokarak su imkanlarıyla baskı yapmaktan kaçınmıyor. Dahası İran’a bağlı Haşd-i Şabi gruplarının Erbil karşıtı tehditleri bölgede her an yeni bir çatışmanın doğabileceği düşüncesini oluşturuyor. Türkiye her ne kadar Barzani yönetimiyle yakın siyasi ve ekonomik ilişkilere sahip olsa da mevcut koşullarda referandumun mümkün olmadığını muhtelif vesilelerle açıklamış durumdadır. Dolayısıyla Barzani ile Haşd grupları arasındaki herhangi bir çatışma durumunda Türkiye’nin pozisyonu belirleyici olacaktır. Tüm bu faktörler göz önüne alındığında heyetler arasındaki önemli gündem maddelerinden birinin referandumun askeri krize dönüşmesi durumunda tarafların pozisyonunu birbirine yakınlaştırılması olabilir.

Böylesi bir dönemde üst düzey bir heyetin Ankara’ya ziyarette bulunması İran açısından da anlamlıdır. İran, Trump döneminde maruz kalmaya başladığı giderek artan baskıyı bölgesel güçlerle yakınlaşarak aşmaya çalışıyor. Bu bağlamda Ruhani’nin “Baskılar devam ederse Nükleer Anlaşmayı terk edebiliriz” söylemi ya da İran Meclisi’nin geçtiğimiz günlerde DMO’ya ve balistik füze programının geliştirilmesine ek bütçe tahsis etmesi iki ülke arasındaki gerginliğin artacağını gösteriyor. Nitekim bu gelişmeyi öngören İran yönetiminin Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan tansiyonu düşürmek istediği, hatta Suudi Arabistan’ın kimi zaman tehdit içeren açıklamalarını duymazdan geldiği ya da Riyad’ın Iraklı Şiiler ile geliştirmeye çalıştığı ilişkilerini şimdilik baltalamadığı görülüyor.

Heyetin içinde ABD yönetiminin terör örgütü olarak tanımayı tartıştığı Devrim Muhafızları’na bağlı Kara Kuvvetleri Komutanı Pakpur’un olması ayrıca önemlidir. NATO üyesi bir ülkenin üst düzey DMO Komutanını ağırlaması Washington’a da bir mesaj içeriyor. Ankara ABD’li yetkililerin sürekli “ABD ve Türkiye müttefiktir ama Washington YPG’yi terör örgütü olarak görmüyor ve örgütle çalışmaya ve silahlandırmaya devam edecektir” tarzı açıklamalarına pratikte cevap vermiş olmaktadır. Muhtemelen Türk yetkililer konuyla ilgili sorulara ABD ile ittifakın Türkiye için önemli olduğunu ancak DMO konusunda aynı düşünülmediği yönünde cevap vereceklerdir.

Son olarak her ne kadar son dönemde -özellikle Katar krizinin de etkisiyle- Türkiye ile İran arasındaki gergin ilişkilerde normalleşme işaretleri görülmeye başlanmış ve Suriye ve Irak konusunda önümüzdeki dönemde iki ülke arasında daha fazla iş birliği imkânı görülüyor olsa da bu ilişkilerin ittifak seviyesine yükselmesi ya da stratejik askeri iş birliğine dönüşmesi şu an için mümkün görünmüyor. Türkiye’nin yapmaya çalıştığı şey hâkim küresel gücün sahadaki etkisizliğini de dikkate alarak bölgesel kaosta elini güçlendirmek ve farklı sorunları farklı muhataplarla müzakere etme ve çözme niyetinden ibarettir.  

Tahran Saldırılarının Anlamı

Hakkı Uygur

Saldırının en temel mesajı İran'ın Obama dönemindeki "dokunulmazlık" zırhının artık kaldırılmış olduğudur