İran’ın Nükleer Enerji Müzakerelerinin Geçmişi Füze Müzakerelerinin Geleceği Olur mu?

İran’ın nükleer enerji politikası konusu füze dosyası için de benzer bir model oluşturması açısından önemlidir.

İran’ın mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ülkesinin Yüksek Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığını yürüttüğü 3 Kasım 2003’te dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin de katıldığı Kültür Devrimi Yüksek Konseyi’nin bir toplantısında İran’ın nükleer enerji politikalarına dair açıklamalar yapmıştı. İran’ın uluslararası boyut kazanan nükleer kriz ve müzakerelerinin ilk yıllarına denk gelen bu toplantı, bu ülkenin nükleer enerji politikalarının uluslararası bir krizle karşı karşıya olduğunun da net bir dışavurumuydu. Ruhani’nin söz konusu konuşmasını tekrar hatırlamak bize İran’ın ufukta görünen füze dosyasına dair fikir vermesi açısından önemlidir.

Strateji Dergisi’nin 37. sayısında yayımlanan bu konuşmanın ana fikrini şöyle özetlemek mümkündür: İran, 1999 yılından itibaren nükleer yakıt döngüsüne sahip olmaya karar vermiş ve bu amaç için Nükleer Enerji Kurumu yetkilendirilmiştir. 2002 yılında ilk defa İran’ın nükleer programı ile ilgili şüpheler ortaya çıkınca Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) soruşturmaları başlamıştır. Haziran 2003’e gelindiğinde İran, UAEK’nin elindeki nükleer dosyasının bu kurumun yönetim kurulunda değerlendirilmesinin kendisine sorun çıkarabileceğini fark etmiştir. Bunun üzerine, o dönem İran’ın Atom Enerjisi Kurumu ve Dışişleri Bakanlığının elinde olan nükleer enerji dosyası ülkenin Yüksek Milli Güvenlik Konseyine devredilmiş ve İranlı yetkililer dosyanın BM Güvenlik Konseyine gitmesine engel olmak için farklı çözüm yolları aramıştı. Yüksek Milli Güvenlik Konseyinde yapılan görüşmelerden Avrupa ülkeleriyle işbirliği ve anlaşma yoluna gitmenin faydalı olacağı kanaati ortaya çıkmıştı. Ruhani, anlaşmanın ilk adımından duyduğu memnuniyeti şöyle ifade etmişti: “Amerikalılar dosyanın Güvenlik Konseyine gitmesinde ısrarlıydı. Ancak üç Avrupa ülkesi buna karşı çıkarak izin vermediler... Ruslar, bize şahit olduğumuz manzaranın (İngilizlerin, Amerikalıların karşısında olmasının) siyasi tarihte ilk defa karşılaşılan ilginç bir durum olduğunu söylediler ve ‘biz şimdiye kadar böyle bir manzara görmemiştik, bizim için çok güzeldi’ dediler.”

Ruhani, yıllar sonra bu defa Cumhurbaşkanı sıfatıyla benzer cümleleri AB ve ABD arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bilinen nükleer anlaşma hakkında meydana gelen ihtilaf için de sarf etmiştir. 2000’lerin başındaki bu olumlu durum tabii ki uzun sürmemişti. Nitekim Ruhani 2003 Kasımındaki konuşmasında “Avrupa ile bizim aramızdaki güven sarsıldı” diyerek bu durumu ortaya koymuştu. Bu durumun nedeni ise İran’ın ihlalleri ve çevirdiği gizli işlerdi. Ruhani şöyle devam etmişti: “Bizim parçaları tedarik ettiğimiz komisyoncudan bilgimiz dışında Libya da teçhizat satın almış... Biz bu komisyoncudan aldığımız teçhizat konusunda bir madde dışında şeffaf davranmıştık”. Bu “bir madde” P2 santrifüjüydü ve Ruhani’nin ifadesiyle bu durum “Avrupa ile aramızdaki güvenin zarar görmesine ve başladığımız sürecin ciddi bir darbe almasına neden oldu. Ortaya çıkan P2 konusu Avrupa ülkelerini kızdırdı ve P2 dışında onlardan habersiz başka bir planımızın olup olmadığı veya başka teçhizat alıp almadığımız yönünde bizden şüphe duymalarına neden oldu.”

İran, geçmişin telafisi için yeni bir döneme girmiş ve Ocak 2004’te anlaşmaya varmıştı. Ruhani’den dinleyelim: “Biz nükleer programı askıya alma kapsamını biraz daha genişletecektik onlar da buna karşılık bizim dosyamızı ajansın gündeminden kaldıracaklardı... Bu anlaşma uzmanlar düzeyinde gerçekleştirildi ve İngiltere, Fransa ve Almanya dışişleri bakanları anlaşmayı imzalayıp bize gönderdiler. Ne var ki ABD baskısı Avrupalıların taahhütlerinden caymalarına neden oldu”. Hasan Ruhani’nin, İran’ın nükleer müzakereler boyunca teknik eksiklikleri giderme peşinde olduğunu söylediğini de kaydedelim.

Bu arada başka bir sorun daha ortaya çıkmıştı. Yine Ruhani’nin mevzubahis konuşmasına dönelim: “Avrupalılar yavaş yavaş teknik yönden sorun yaşadığımız konularda nükleer programı durdurmayı kabul etmediğimizi ve sadece teknik sorun yaşamadığımız konularda durdurmayı kabul ettiğimizi fark ettiler”. Bu konuda Avrupalıların gözünü açansa Amerikalılardı: “Amerikalılar, Avrupalılara kandırıldıklarını söylüyorlardı. Çünkü İran müzakere boyunca bütün teknik sorunlarını gidermişti”. Ruhani, konuşmasında Amerikalıların tezlerini teyit edercesine İran’ın müzakereler boyunca teknik sorunlarını gidermenin peşinde olduğunu söylemiştir.

Her ne kadar Avrupalılar nükleer anlaşma konusunda Amerikalılarla görüş farklılığına sahip olsalar da füze programı hakkında hemfikirdiler. O dönem İran, birkaç nedenden dolayı Avrupalıların yardımı konusunda iyimserdi: “Avrupalıların endişeleri azalmıştır... Zira şu an Güvenlik Konseyine gönderilirsek savaşın çıkma olasılığı çok zayıftır. Diğer yandan, Amerikalıların bu baskılarla tedricen İran yönetimini yıkarak onu Amerika yanlısı bir yönetimle ikame etmesi Avrupalıların zararınadır... ABD’nin baskısı sonucunda İran İslam Cumhuriyeti’nin bu ülkeyle anlaşma olasılığı da Avrupalıların lehine olmayacaktır.” Ruhani: “Sonuçta bizim Güvenlik Konseyine gitmemiz Avrupalıların çok faydasına değildir” demiş ve devam etmişti “Amerikalıların İran’ın nükleer projesini engellemekte kararlı oldukları kadar Avrupalılar da kararlıdır”. Aynı şeyi şimdi de gözlemlemek mümkündür. Avrupalılar nükleer anlaşmanın kaderi konusunda Amerikalılarla aynı görüşe sahip olmasalar da füze programı hakkında aynı görüştedirler.

Ruhani’ye göre o dönem Avrupa ve Amerika arasındaki ihtilafın mihenk noktası şuydu: “ABD’nin İran’ı Güvenlik Konseyi’ne göndermek ve Ortadoğu, terör gibi kararlaştıkları bütün konuları orada ortaya koymak istemesi Avrupa ile arasındaki temel ihtilaf noktasıdır. Avrupalılar bizi büyük bir sorunla karşı karşıya bırakmak istemiyorlar. Bölgede İran onlar için bir nefes borusu konumundadır. Zira hâlihazırda Avrupalıların elinde bir şey yoktur. Irak ve diğer Arap ülkeleri Amerikalıların elindedir.”

Bu bakış açısı İran’ı, Avrupalılarla müzakereleri sürdürme kararı almaya sevk etmişti ki bu geçmişi olan kritik bir taktikti: “En azından sonuç olarak Güvenlik Konseyini askıya alırız... En azından bunu bir yıl daha yapabiliriz...Bu süre boyunca da kamuoyunu hazırlamış olup teknolojimizi daha da geliştirir ve kanunî açıdan da ajansla sorunlarımızı hallederiz... Dosyanın Güvenlik Konseyine gitmesini askıya aldığımız geçen seneden beri (2002) çok kazanç elde ettik.”

İran’ın Avrupa’dan gelecek destek konusundaki kozu ise sunduğu ekonomik fırsatlardı. Ruhani’ye kulak verelim: “Eğer bu dosyada bize bir ülke yardım edecekse bizim de bunun karşılığında önemli projeleri ona vermemiz gerekmektedir”. Mevcut durumda İran’ın benzer bir stratejiyi Avrupa ülkeleri -özellikle Fransa ve Almanya- için izlediğini görmek mümkündür.

İran’ın bir başka taktiği de müzakerelerden siyasi bir araç olarak faydalanmak olmuştu. Ruhani bu durumu şöyle ifade etmişti: “Eğer Avrupa ile işbirliği ve siyasi müzakereler sonuçsuz kalır ve müzakerelerin kesilmesinden dolayı Güvenlik Konseyine gönderilirsek... bu çok iyi olur. Diplomatik müzakerelerin kesilmesi durumunda Çin gibi güçlü bir ülke ‘Güvenlik Konseyinde bunlar müzakere hâlindeydiler ve müzakereye geri dönerek -mesela 6 ay daha müzakere etmelidirler’ önerisinde bulunabilecektir”. Ruhani devamında şunları da eklemişti: “Bizim sadece üç Avrupa ülkesine dayanmamız kesinlikle yanlıştır. Avrupa bizim dostumuz değildir ve İslam’la iyi bir ilişkisi yoktur ama İran’ın stratejik konumundan dolayı Avrupalılar, İran’ı kaybetmek istememektedirler”. Ruhani’ye göre İran, Avrupalılarla müzakere ederken Avrupalıların kendi aralarındaki ve Avrupa ile ABD arasındaki rekabetten faydalanarak “Daha iyi bir ortam yakalayabilir ve bu ortamda sorunları daha az masrafla” halledebilirdi.

Ruhani bu toplantının başka bir bölümünde “Herkes bizim nükleer yakıt döngümüze karşı, bu durumda ne yapmak gerek?” sorusuna şöyle cevap vermişti: “Eğer bir gün biz bu döngüyü tamamlayabilir ve dünya gerçekleştirilen bu işe karşı çıkarsa o durumda olay farklılaşır. Dünya, Pakistan’ın atom bombası üretmesine yahut Brezilya’nın nükleer yakıt elde etmesine karşı çıkıyordu ama her iki ülke de hedeflerine ulaştı ve sonraki süreçte dünya bu ülkelerle işbirliği yaptı”. Aynı toplantıda ambargo meselesine de işaret eden Ruhani: “Eğer siyasi açıdan dünyayla iletişim hâlinde nükleer enerji döngüsüne ulaşıp faaliyete geçirebilecek bir noktaya ulaşırsak bu çok iyi olur... fakat bu hedefe ulaşamazsak... o durumda da devlet ya Güvenlik Konseyine gönderilme ve hatta ambargolara maruz kalma pahasına nükleer projeye devam etmelidir ya da bu projeyi bir süreliğine askıya almalıdır”.

Ruhani konuşmasında bir de öngörüde bulmuştu: “Onlar (Batılılar) bizim füze programımız konusunda da hassastırlar ve eğer bir gün bizi Güvenlik Konseyine götürürlerse orada ortaya atılacak konulardan bir tanesi de füze meselesi olabilir”.

İran’ın füze dosyası için de benzer bir görüntü ortaya çıkabileceği için bu konuşmayı tekrar hatırlamak önemlidir. İran’ın nükleer müzakerelerinin bazı safhalarını anlatan bu konuşma dikkatle incelenirse füze dosyası hakkında da bazı ayrıntıların ve sorunların benzerlik gösterdiği anlaşılacaktır. Bu tablonun birkaç önemli ortak noktası vardır:

  1. Nükleer enerji konusunda İran’ın, Avrupa’ya dayanması vakit kazanmak için uygulanan bir taktikti. İran devleti, Avrupa’ya karşı tarihsel olarak olumsuz bir bakışa sahiptir ve Amerika’nın Avrupa’ya nüfuzuna vakıftır. İranlı yetkililer, Avrupa’nın nükleer anlaşmanın devamından yana olduğunu görseler de aynı Avrupa’nın 2003 yılında İran’ın nükleer yakıt döngüsünü elde etmesine karşı geldiğini bilmekte ve mevcut durumda da aynı tutumu füze programı konusunda sergileyeceğini öngörmektedir. Ancak İran yine de Avrupa ile müzakereleri uzatarak Amerika’nın baskısını geciktirmeyi ummaktadır. İran’ın klasik yöntemlerinden biri de Avrupa ülkelerini ekonomik gelirle teşvik etmektir. Ne var ki bu yöntem büyük bir ihtimalle önceki dönemlerde olduğu gibi sorunla karşılaşacaktır. Daha açık bir ifadeyle, tıpkı Pakistanlı komisyoncudan P2 santrifüjünün satın alınmasının ortaya çıkmasının İran ile Avrupa arasındaki müzakerelere zarar vermesi gibi Husiler tarafından Riyad Havalimanına atılan füzenin İran’a ait olduğunun ortaya çıkması da ikili arasındaki anlaşmaya zarar verebilir. Bu olay bir zamanlar nükleer aracı olan ve şimdi Kudüs Gücü olan gizli ve el altından iş yapan odakların büyük gelişmelerde ne kadar etkili olabileceğini göstermiştir.
     
  2. Ruhani hükümetinin Avrupalılara bu derece ilgi göstermesinin arkasındaki en önemli taktik bu sayede nükleer anlaşmayı korumak için gerekli ortamı hazırlamak olmuştur. İran Cumhurbaşkanı genel olarak nükleer anlaşmayı korumayı, füze programını geliştirmeye tercih etmiştir. Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade’nin geçen iki yıl boyunca defalarca söylediği gibi “Uydu taşıyıcı füzeyi sivil kullanım amaçlı fırlatmak üzere hazırladık ama beyefendiler Amerika’nın yüzünü bir buruşturmasıyla bu füzeyi depoya kaldırdılar”. İran’ın denemeleri Amerika korkusu nedeniyle haber yapılmamış ve bazı hükümet yetkilileri orduya füze denemelerini açıklamanın gerekli olmadığını söylemişlerdir. Ruhani de seçim münazaralarında Devrim Muhafızlarının füze gösterilerinin nükleer anlaşmaya zarar verdiğini açıkça söylemiştir. Bu zihniyet değişmişe benzemiyor ama Trump yönetiminin İran’a karşı sertleşmesine rağmen Ruhani’nin muhalefetini açıkça ortaya koyması da onun ülke içindeki konumu açısından yararına değildir. Dış politikada zaman kazanması Ruhani hükümetine ülke içinde İran’ın füze programı hakkında konuşmak için daha fazla uygun ortam hazırlama olanağı sağlayabilir.
     
  3. İran, nükleer enerji müzakereleri döneminde olduğu gibi bu süreç boyunca da ısrarla füze programının teknik seviyesini artırmaya çalışacaktır. Füze programının seviyesi İran’ı, Pakistan gibi inkâr edilemez bir güç olarak dünya karşısına çıkaracak ve Ruhani’nin tabiriyle batıyı “fiili bir durumla” karşı karşıya bırakacak seviyede olmalıdır. Ruhani’nin füze programına verdiği mali destek ve tanıtımları onun füze programının geliştirilmesini desteklemesinden değil aksine kendisine böyle bir kazançtan pay çıkarma hedefinden kaynaklanmaktadır. İran’ın askerî makamlarına göre ülkenin iki bin kilometre menzile çıkan gelişmiş balistik füzeleri bu kazancın sembolü olarak görülebilir. Son aylarda İranlı yetkililerin Ayetullah Hamenei’nin fetvası nedeniyle atom bombasının peşinde olmadıklarını açıklamalarına benzer şekilde İran Devrim Muhafızları Komutanı da Devrim Rehberinin görüşü uyarınca 2 bin kilometreden fazla menzile sahip füze üretme hedefi gütmediklerini söylemiştir.

Bu tavır zenginleştirilmiş uranyum programında uygulanan taktiğin tekrar yürürlüğe sokulmasından ibarettir. İranlı yetkililer şimdi güçlerini göstererek eşit bir müzakere elde ettiklerini ve böylelikle nükleer enerjiye göre daha rahat müzakereye gireceklerini düşünmektedirler. Bu noktayı füze tartışmalarının geçmişine dayanarak daha da açmak mümkündür. Örneğin, 24 Mayıs 2006’da İran, Şahap 3 Füzesi denemesi yaptığında İran’da ve dış basında birkaç haber yayımlanmıştı. Birinci haberde Amerikalı ve Avrupalı makamlar bu denemeyi kınayarak bu denemelerin İran’ın nükleer programını kızıştırmak için yapıldığını söylemişlerdi. İkinci haberde Şahap 3 Füzesinin Kuzey Kore’nin Rodong Füzesine göre geliştirildiği ve bunun İran yönetimi ile Kuzey Kore’nin işbirliğinin göstergesi olduğu söylenmişti. Bu haberlere karşı İran makamları, kendi füze programlarını geliştirmenin peşinde olduklarını ve Ortadoğu’da düşmanlarının amaçlarının önüne geçtiklerini açıklamışlardı. O dönemden 11 yıl sonra medyada füze programı hakkında çıkan haberler hemen hemen aynıdır. İran, Kuzey Kore gibi ülkelerin yardımıyla kendi füze programını geliştirmekle meşguldür ve füze savunma sistemini Ruslardan satın alarak füzelerinin menzilini iki bin kilometreye ulaştırmıştır. Amerikalı ve Avrupalı yetkililer ise İran’ı kınayarak füze programından dolayı İran’a karşı çok sayıda ambargo uygulamışlardır. Hasan Ruhani, 2003 yılındaki konuşmasında nükleer enerji programı için iki çözüm yolu önermiş ve “Zor durumda kalırsak hem ambargoyu kabul edebilir hem de projeyi askıya alabiliriz” demişti. İran, nükleer enerji müzakereleri süresince her iki yolu da denemiştir. Yani önce projeyi askıya almış ve 2005 yılında süreç tıkanınca askı durumu kaldırılmıştı. Böylece İran 2013 yılına kadar ambargoya boyun eğmiş ve ambargolardan kurtulmak için nükleer programını tekrar askıya almıştı. İran devletinin aynı modeli füze programı için de uygulaması bekleniyor. İran hâlihazırda füze ambargoları dönemini geçirmektedir.

Nükleer anlaşma, füze müzakereleri, İran, Ruhani, nükleer enerji, P2 Santrifüjü