İran’ın Politik Ekonomisi: Kalkınma, Devrim ve Siyasal Şiddet

15.04.2020

İran’ın Politik Ekonomisi: Kalkınma, Devrim ve Siyasal Şiddet

Farhad Gohardani ve Zahra Tizro, Palgrave Macmillan Yayınları, 2019, 364 sayfa

ISBN 978-3030106379

 

İran ekonomisine dair sık sık dillendirilen “neden geri kaldık” sorunu çerçevesinde kapsamlı bir değerlendirme sunan kitap, İngiltere’de farklı üniversitelerde çalışmalarını sürdüren Dr. Farhad Gohardani ve eşi Dr. Zahra Tizro’nun ortak çalışmaları neticesinde ortaya çıkmıştır. Kitap Palgrave yayınlarından Hossein Askari ve Dariush Zahedi editörlüğünde hazırlanan on kitaplık “İslam’ın Politik Ekonomisi” serisinde yer almaktadır. Dr. Farhad Gohardani, politik ekonomi ve kalkınma konularına yoğunlaşan bir ekonomisttir. Kitabın bir taslağı olarak nitelendirilebilecek doktora teziyle 2014 yılında Durham Üniversitesinde doktora derecesini alan Gohardani, hâlihazırda çalışmalarına York St John Üniversitesinde doktora sonrası araştırmacı olarak devam etmektedir. Kitabın diğer yazarı Dr. Zahra Tizro lisansını Tahran Üniversitesinde, yüksek lisansını ise Alzahra Üniversitesi Eğitim Psikolojisi alanında tamamlamış; ardından York Üniversitesinde Kadın Çalışmaları alanında doktora derecesini kazanmıştır. Doktora tezi 2012 yılında “İran’da Aile İçi Şiddet: Kadın, Evlilik ve İslam” başlığıyla Routledge tarafından yayımlanan yazar, şu an Doğu Londra Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmalarına devam etmektedir.

İran ekonomisi, “ekonomi neden bu hâlde” sorusu ekseninde şekillenen kitapların yazıldığı bir alandır. Üstelik bu konu sadece Devrim sonrası değil aynı zamanda monarşi ve öncesi dönemlerinde ele alındığı kitaplarda popüler temalar arasında yer almaktadır. Bir nevi mihenk taşı olarak nitelendirebileceğimiz bu soruyu takip eden Gohardani ve Tizro, mevcut kitaplardan farklı bir yaklaşım ile konuyu değerlendirmekte; salt politik ekonomiden ziyade felsefe, psikanaliz, ekonomi ve siyasetin kesiştiği disiplinlerarası kapsamlı bir çalışma sunmaktadır. İran’ın Meşrutiyet’ten bugüne siyasi ekonomik ve toplumsal tecrübelerini Foucault’nun hakikat rejimi-servet üretimi ilişkisi ile Oliver Williamson’ın kurumsal değişim aşamaları bağlamında değerlendiren yazarlar, sosyoekonomik kalkınmada gözlemlenen sorunların kaynağı İran’ın hapsolduğu “kaos-çatışma-istikrarsızlık” döngüsünde tahlil etmektedir. Sekiz bölümden oluşan kitap, çalışmanın hedefinin ve genel çerçeveyi şekillendiren soruların anlatıldığı bir giriş bölümüyle başlamaktadır. İran’ın son 200 yılına ait kısa bir değerlendirme sunan yazarlar, bu süre zarfından İranlıların belirli aralıklarla ülkeyi geri kalmış olarak nitelendirmelerinin nedenini sorgulamaktadır. Bu bölümde kitapta takip edilecek zemine dair de kısa bir açıklama mevcuttur. Arrow’un imkânsızlık teoremi üzerine şekillenen zemine göre İranlıların benimsediği hakikat rejimleri ve bunlara göre şekillenen bulanık tercih sistemleri ülkede istikrarsız ittifakların ve koalisyonların ortaya çıkmasına neden olmakta ve bu da kalıcı kurumsal başarısızlıklarla sonuçlanmaktadır. Kitapta disiplinlerarası bir yöntem benimsendiği için giriş kısmında bu bilimlerin terimleri hakkında kısa kesitler sunulmaktadır. Yazarlar bu bölümde “kitabı diğerlerinden farklı kılan ne” sorusuna da “İran’a ve İranlılara dair genellemelerin tarih süzgecinden geçirilerek geçerliliğinin test edilmesi” (s.16) olarak yanıt vermektedir.

Kitabın ikinci bölümü, çalışmada benimsenen teorik yaklaşımların ve metodolojik kaynakların sosyoekonomik kalkınma bağlamında incelenmesine ayrılmıştır. Modern İran tarihini kurumsal başarısızlık yani “güvenlik, barış ve düzen tahsis ederek ekonomik refahın elde edilmesini sağlayacak istikrar ve meşru kurumların inşa edilememesi” olarak nitelendiren yazarlar, çalışmalarını “yönetim yapıları, fiyat mekanizmaları, kurumlar ve insan zihninin” yanı sıra yol bağımlılığı teorisinin ışığında tarihsel sürecin ve tecrübelerinde ekonomide etkin rol oynadığı varsayımı üzerine inşa etmektedirler. Ancak çalışmanın disiplinlerarası kısmına ilişkin terimlerin anlatıldığı “Geniş Teorik Kaynaklar” kısmı derin ve dikkatli bir okuma gerektirmektedir. Öyle ki kitabın sonunda bu kısıma ilişkin ek bir diyagram sunulmuştur. Genel itibarıyla yazarlar ülkedeki ideolojileri; Foucault’nun hakikat rejimi ile ele almakta, insanları Heidegger’in dasein (dünyadaki varlık) kavramı ve bu kavramı da Zizek’in yorumladığı Jaques Lacan’ın “sembolik, hayali ve gerçek” üçlemesiyle değerlendirmektir. Kritik önem taşıyan “aktörler, söylemler, olaylar ve uygulamalar” Gilles Deleuze’ün sosyal kümeler teorisiyle karakterize edilmektedir. Mevcut genellemelerin kullanılabilir olmadığını düşünen yazarlar, sosyal kümeleri psikanalitik kuramda oldukça önemli olan serbest çağrışım metoduyla tahlil etmektedir.

“İran Modern Tarihinin Teorik Modeli” başlıklı üçüncü bölüm, Foucault’nun “refah üretiminin hakikat üretimine bağlı olduğu” görüşü çerçevesinde İran’daki durumun analizini kapsamaktadır. Gohardani ve Tizro, hakikat üretimindeki sorunun ana kaynağını İran’ın karakteri hâline dönüşen “(diğer ülkelerden) geri kalmışlık ve (ülke içindeki rejim çatışmasında) arada kalmışlık” durumları olarak görmektedir. Üstelik bu durumlar insanları kültürel şizofreni ile travmalara ve tersine sosyal mühendislik projelerine karşı savunmasız bir pozisyona sokmakta, ülkeyi de “(tragedy of confusion) karışıklık trajedisi” olarak tanımlanan durumla baş başa bırakmaktadır. Gohardani’nin doktora tezinde şekillenen “karışıklık trajedisi” kavramı, bir nevi insanların ülkede çatışma hâlinde bulunan hakikat rejimleri arasındaki savruluşunu ve âdeta kıskaç altına alınmaya çalışılmasını tarif etmektedir. Bu karışıklık trajedisi kavramı ve İran’daki yansıması kitabın dördüncü bölümünü oluşturmaktadır. Beklendiği gibi İran’da çatışma hâlinde bulunan üç rejim (İslam, Batı modernizmi ve Farslaşma) kendi sosyal mühendislik projelerini uygulamak için sürekli fırsat kollamaktadır. Kültürler ve mevcut durumlar arasındaki bu çatışma ortamı hem sistemsel açıdan istikrarsız bir koalisyonun ortaya çıkmasına neden olur hem de tercih sistemlerini farklı rejimlerin birleşiminden oluşturan bireyleri istikrarsız bir hâle dönüştürür. Bu noktada bireylerin davranışlarını ele alan yazarlar, İranlılara ilişkin genellemelerin haksız olduğunu ve insanların ani fikir değişimlerinin yahut süreçleri takip açısından başarısızlıklarının nedeninin tercih sistemlerinden kaynaklandığını savunmaktadır. Nitekim yazarlara göre insanların kurumsal yapı inşası için dahi ortak bir zeminde buluşamaması da kendi rejimlerine bağlılıkları ve aynı derecede diğerlerine olan düşmanlıklarıdır. Bu görüş “İstikrarsız Koalisyonların Oluşumu” başlıklı beşinci bölümde hem teori hem de tarihî tecrübeler ışığında açıklanmaktadır. Yazarlar bireylerin farklı rejim kombinasyonlarından oluşan tercih sistemlerini açıklarken “sürgün” ifadesini kullanmaktadır: sürgündeki İranlıların asimile olma korkusuyla sergilediği kayıptan kaçınma davranışının neticesinde benimsediği rejime daha sıkı bağlanması ve bu kayıptan kaçınma etkisiyle ortaya çıkan muhalif öznellik (s.141). Bu aşırı muhalif öznellik neticesinde de bireyler sadece direnişler, devrimler gibi kritik anlarda bir araya gelmekte ve bu koalisyon kısa bir süre zarfında bozulmaktadır. Gohardani ve Tizro bu noktada Arrow’un imkânsızlık teoremine tekrar ve yerinde bir atıfta bulunuyor: 3 ideolojinin savaştığı bir ortamda kim kazanırsa kazansın başkasının kazanmasını talep edecek bir çoğunluğun varlığı (s.150). Tüm bunlara ülkenin tarihî belleğinde yer alan güven sorunu da eklendiğinde yazarların bahsettiği istikrarsız koalisyonların oluşum nedenleri tamamlanıyor. Bu bölümün devamında yazarlar modern İran tarihini 3 döneme bölerek istikrarsız koalisyonları örneklerle açıklıyor: (1) Meşrutiyet, (2) Petrolün Millileştirilmesi ve (3) İslam Cumhuriyeti. Bu üç döneme ilişkin kıymetli ve savlarını destekleyen kritik noktaları vurgulayan Gohardani ve Tizro, bir araya gelen halkın süreçleri devam ettirme konusunda başarısız olmasını koalisyonların oluşum sürecinin arkasındaki itici güç ile açıklıyor: bir amaç için bir arada olmanın (olumlu) gücünden ziyade bir şeye karşı olmanın olumsuzluğu ve düşmanlığı (s.171).

Kitabın altıncı bölümü, yazarların sıklıkla vurguladığı ve çalışmanın iktisat ile en sıkı bağ kurduğu “Kurumsal Başarısızlık” alanıyla isimlendirilmiştir. Gelişmiş ülkeleri yakalama yahut aradaki boşluğu kapatma konusu gelişmekte olan ülkeler için kritik bir konudur. Nitekim gelişmiş ülkelerin tesis ettiği kurumsal yapı bu ülkelerin özellikleri ve tecrübeleri ile şekillenirken diğer ülkelerin aynı süreci tamamlamayı beklemesi mesafeyi açmakta, direk kopyalayıp uygulamaya geçirmesi ise ülkenin karakterinin bu kurumlarla çatışmasına neden olmaktadır. Üstelik İran özelinde bu kurumsallaşmanın tersine sosyal mühendislik projelerinin konusu hâline gelmesi insanların değişime karşı direnişini de güçlendirmektedir. Bu kısmın devamında İran’ın kurumsallaşma tecrübeleri daha önce olduğu gibi 3 dönem özelinde örneklendirilmektedir. Meşrutiyet Dönemi’ni ele alan yazarlar, ulus devlet kurumunun ortaya çıkışındaki başarısızlığı bu dönemde Muharrem ritüelleri kurumunun ortaya çıkışındaki başarı ile karşılaştırılır. İslam Cumhuriyeti Dönemi’nde ulus-devlet inşasına tekrar değinen yazarlar, İranlı kadınlar için çıkmaza dönüşen türban konusunu ele almaktadır. Şah Dönemi’nde Batılılaşma aracı olarak yasaklanan türban, Devrim sonrasında İslami ideolojinin sembolü olarak zorunlu hâle getirilmiştir. Türban konusunun yeterli meşruiyet ve fikir birliği olmadan kurumsallaştırılmaya çalışılması önceki dönemde olduğu gibi dirençle karşılaşmıştır. Aynı durum takvim konusunda da yaşanmış ancak daha farklı bir tepki ile karşılaşmıştır. Şah’ın Fars milliyetçiliği ile değiştirdiği takvim, yeni hükûmet tarafından İslam-Fars hâline geri döndürülmesiyle kabul görmüştür. Bu örneklerden de görüldüğü gibi İran’ın geçmişine dönük ve kendi mayasıyla yoğurduğu kurumsallaşma örnekleri olumlu sonuçlar doğururken rejimlerin mühendislik projeleri olarak tatbik edilen tecrübeler tersine tepkilere neden olmaktadır.

“Kaos Düzeni” başlıklı yedinci bölümde dört, beş ve altıncı bölümlerde ele alınan karışıklık trajedisi, istikrarsız koalisyon oluşumları ve kurumsal başarısızlıkların kaos ortamını nasıl bir düzen hâline getirdiği ele alınmaktadır. Gohardani ve Tizro’nun belirttiği kaos düzeni aslında İran’da halkın düşmana karşı bir araya gelip sonrasındaki dağılma süreçlerinde ortaya çıkan ve yeni bir birlikte mücadele dönemine kadar devam eden çatışma ortamlarıdır. Her ne kadar İran bu zamana kadar kurumsallaşma anlamında gelişmiş ülkelerden tüm sistemleri kopyalasa da ülkeye uyarlanmayan bu yapılar beklendiği gibi etkin bir şekilde çalışmamaktadır. Sistemin sürekli verimsiz ve etkinlikten uzak bir hâlde çalışması da bunların karşıt seslere karşı savunmasız bir konuma düşmesine neden olmakta ve çatışma ortamını hararetlendirmektedir. Nitekim Meşrutiyet örneğinde de görüldüğü gibi hedefe ulaşıldığı düşünüldüğü andan itibaren halk içinde ayrışmalar ve çatışmalar baş göstermeye başlamış; ihtiyaç duyulan siyasi, ekonomik ve askerî kurumların tesis edilememesiyle kaos ortamı 1925 yılında “kurtarıcı” Rıza Şah’ın ortaya çıkmasıyla son bulmuştur. Benzer kaos ortamları diğer iki dönemde de “bir kurtarıcının gelmesiyle” ortadan kalkmıştır. Ancak her seferinde olduğu gibi bu durum yazarların deyimiyle yeni bir kaos ortamının da tohumlarının ekilmesidir (s.252).

Sonuç bölümü kitabın genelinde kullanılan metodolojinin ve ana fikrin bir özeti niteliğindedir. Her ne kadar süreçlere ve örneklerine detaylı bir özet sunulmamış gibi görünse de yazarlar bu kısımda modern İran tarihi ve toplumunun genel karakteri olarak ortaya çıkan özellikleri açıklamaktadır. Bunlar; rejimlerin birbirleriyle sürekli çatışma hâlinde olması ve kendini yüceltirken diğerlerini düşmanlaştırması, toplumun öngörülemezliği, zikzak hareketler, radikallerle pragmatistler arasındaki mücadele, kaynak ve/veya ittifak lanetini suçlamak. İran’ın son 200 yıllık tarihinde sosyal kümeler ne kadar değişirse değişsin bu özelliklerin sabit kaldığını gözlemlemek mümkündür. Yazarlara göre İran’ın mustarip olduğu tek lanet hakikat lanetidir. Bu sebeple de ülkenin ihtiyacı olan yeni bir direniş yahut devrimden ziyade farklılıkların düşmanlık değil zenginlik yaratma potansiyelini kullanarak ülkenin geleceği için ortak bir paydada buluşup bir hakikat ve ardından da refah yaratmaktır.

Dr. Farhad Gohardani ve Dr. Zahra Tizro’nun bu eseri, İran’a dair disiplinlerarası tarihsel bir değerlendirme sunması hasebiyle diğer politik ekonomi kitaplarından farklılık göstermektedir. Kitap konuyu ele alış biçimi ve temel tezi destekleyen örneklerin seçilmesi açısından oldukça başarılı bir çalışmadır. Ancak farklı disiplinlere ait terimlerin yoğun bir şekilde kullanılması yapılan açıklamalara rağmen yer yer okuyucunun yorulmasına hatta duraksamasına neden olmaktadır. Bu sebeple de yayınevinin hedef kitlesi olarak gördüğü “Orta Doğu siyaseti, İran, kalkınma çalışmaları ve politik ekonomi ile ilgilenenlerden” ziyade daha çok kitabın çerçevesini oluşturan alanlarla yakın ilişkisi olan okuyuculara hitap etmektedir.

İran’ın Önemli Bir Çevre Sorunu: Hava Kirliliği

Merve Çakır

İran’da hava kirliliğinin her geçen yıl daha da önemli bir sorun hâline gelmesindeki en önemli etken, sanayileşmede çevreye zarar veren uygulamaların tercih edilmesidir.