İslam’ı Demokratikleştirmek: Toplumsal Hareketler ve Post-İslamcı Dönüş

17.06.2020
Esin Erginbaş Asistan, İç Politika

İslam’ı Demokratikleştirmek: Toplumsal Hareketler ve Post-İslamcı Dönüş

Asef Bayat, Çev. Özgür Gökmen, İletişim, İstanbul, 2015, 376 sayfa

ISBN: 978-9750518713

 

“Making Islam Democratic: Social Movements and the Post-Islamist Turn” başlığı ile 2007 yılında kaleme alınan ve Türkçeye “İslam’ı Demokratikleştirmek: Toplumsal Hareketler ve Post-İslamcı Dönüş” ismiyle çevrilen eser, 2015 yılında okuyuculara sunuldu. Eserin yazarı Asef Bayat, sosyoloji ve Orta Doğu çalışmaları profesörüdür. Araştırmalarını toplumsal hareketler, din ve siyaset, İslam ve modern dünya, kentsel mekân ve siyaset üzerine yapmaktadır. Bayat bu eserinde; İslam içinde ve İslam adına yapılan demokratikleşme mücadelelerini, İslam’ın demokrasiyle uyumlu olup olmadığı sorusunu İran ve Mısır üzerinden ele almaktadır. Her iki ülke ekseninde ele alınan otuz yıllık süreç, İslamcılık ve post-İslamcılık kavramları ile karşılaştırmalı sosyolojik bir metin olarak sunulmaktadır. İslamcılık, dinî sorumlulukları içeren “ideolojik bir cemaat” oluşumunu işaret ederken post-İslamcılık sorumluluklardan ziyade hakları, çoğulculuğu, özgürlüğü ve demokrasiyi önceleyen bir yönetim modelini hedeflemektedir. Bayat, İran ve Mısır’da post-İslamcılığa dönüşü incelerken toplumsal hareketleri merceğe alarak demokratikleşme sürecini ortaya koymayı hedeflemektedir.

“İslam ve Demokrasi” başlıklı birinci bölümde Müslüman toplumların hangi koşullar altında İslam ile demokrasiyi uyumlu hâle getirebileceklerine değinilmektedir. Müslüman Orta Doğu’nun “özgücü” algısının oryantalizm ile aktarılması, Müslüman toplumlarda değişimin dış güçler ile mümkün olacağı algısına neden olmaktadır. Bu algıya eleştiri getiren Bayat, toplumların değişim dinamiklerinin toplumun kendi bünyesinde barındığını savunarak özellikle toplumsal hareketlerin dönüştürme rolü üzerinde durmaktadır. Bayat, bu dönüşümü ele alırken İslamcılık ve post-İslamcılık terimlerinden faydalanmaktadır. İslamcılık, yerli bir ideoloji olarak özellikle orta sınıf ekseninde Batı tahakkümüne karşı gelişen bir siyasal model olarak tanımlanırken post-İslamcılık ise İslamcılığın siyasal ve toplumsal koşullarının yetersiz kaldığı durumda sistemin devamını sağlayan yeni bir proje olarak tanımlanmaktadır. Bayat, post-İslamcılık terimini ilk defa, İran’da reform hareketi ile dönüşen toplumsal eğilimler bağlamında formüle ettiğini belirtmiştir. Post-İslamcılık, İslam Devrimi’ni tecrübe etmiş İran’da, yönetimde ve toplumda İslamcılığı aşmayı hedefleyen hareketler ekseninde gelişirken İslami devrim yaşamamış olan Mısır’da ise davet ve örgütleyici faaliyetler ile seküler devlete karşı gelişmiştir.

“Hareketsiz Devrim, Devrimsiz Hareket” başlığı taşıyan ikinci bölümde Mısır ve İran’da 1960-1980 yılları arasında gelişen İslamcı aktivizm ele alınmaktadır. Bayat, bu bölümde 1970’lerde İran’ın ve Mısır’ın siyasi izleğini çizerek neden İran’da 1979’da İslam Devrimi meydana gelirken 1980’lerin başında Mısır’da bir devrimin tecrübe edilmeyerek İslami hareketin yaşandığını sorgulamaktadır. İran’da İslami Devrim’in ideolojik süreçlerini irdeleyen Bayat; İslami söylemin ortaya çıkışı ve İslami hareketlerin etkisi, Batı’nın siyasal ve kültürel etkisine karşı Müslüman kimliğin oluşması ve toplumsal sınıfların çıkarları parametreleriyle Devrim’in açıklanmasını yetersiz bulmaktadır. Sunulan bu değerlendirmelere karşın popüler kızgınlığın, seferberliğin ve İslami hareketlerin rolünün diğer Orta Doğu ülkelerinde devrime dönüşmediği fakat İran’da devrim ile neticelendiğini belirtirken popüler seferberlik ve devrimler arasındaki bağa değinmektedir. Popüler hoşnutsuzlukların, protesto hareketleri (ya da isyan hareketleri) ve toplumsal hareketlerle sonuçlandığını belirten Bayat, İran örneğini iktidarı hedefleyen isyancı hareketler ile cephe taarruzu kategorisinde açıklarken Mısır örneğini ise Gramsci’nin “mevzi savaşı1” kavramı ile açıklamaktadır.

İran Devrimi; devletin yolsuzluğu, yetersizliği ve toplumsal hoşnutsuzluğun artması ile açıklanırken İran’da güçlü bir İslamcı hareket olmadan Devrim’in meydana geldiği sonucuna ulaşılmaktadır. Nitekim İslami hareketin siyasal söylemle sınırlı kaldığı varsayımı 1960 ve 1970’ler boyunca Şah Dönemi’ndeki seküler ideolojinin etkisi altında kalan Müslüman önderlerin modern ve rasyonel İslam yorumuna yönelmeleri ile desteklenmektedir (fıkıh ve dinî ritüeller yerine Darwin’in evrim teorisi, Sartre’nin varoluşçuluğu, Marx’ın materyalizminin tartışılması gibi). Bu bağlamda siyasal İslam’ın kurumsallaşması İran’da 1990’lı yılları bulmuştur. Mısır’da ise İslamcı hareketler 1990’lı yıllarda İran’dan farklı olarak kurumsallaşmış bir görünüm arz etmektedir. Müslüman Kardeşler örneğine bakıldığında İslami dönüşüm için salt iktidarın ele geçirilme hedefinin yeterli olmayacağı görülmektedir. Nitekim popüler desteği sağlayan bu oluşumlar tedrici olarak devlet kurumlarında, STK’larda, üniversitelerde nüfuz oluşturmuş ve kamusal hizmetlerden eğitime kadar her alanda yer edinmiştir. 1990’ların sonunda ise Mısır’da İslamlaşma, aşağıdan yukarıya bir gelişme sağladığı için süreklilik sağlarken İran’da, yukarıdan aşağıya dayatılması neticesinde post-İslamcılığa evrilen bir süreci getirmektedir.

Üçüncü bölümde “Post-İslamcı Hareketin Oluşumu” başlığı altında İran’da 1979-1997 yılları arasında toplumsal hareketler ve sosyopolitik değişim post-İslamcı pratikler ekseninde ele alınmaktadır. Post-İslamcı pratikler; yeni kentsel mekân kavramı, öğrenci ve gençlik hareketleri, post-İslamcı feminizm ve dinî entelektüeller üzerinden incelenmektedir. İslamcılıktan post-İslamcılığa geçiş süreci, Devrim’in ilk on yılında siyasal sistemin konsolidesini hedefleyen İslamileştirme politikaları ekseninde değerlendirilmekte, halkın özellikle gençlerin ve kadınların kamusal alanda özgürlüklerinin kısıtlanmasına değinilmektedir. Bu kısıtlanma, siyasal sistemde gençlerin ve kadınların gizli alt kültürlere yönelmesi (gece partileri, moda, fuhuş, gizli flört, başörtüsü kullanımında esneklik) ile sonuçlanarak İslam Cumhuriyeti’nin hâkim sınıfını korkutan bir boyuta geldiği vurgulanmaktadır. Haşimi Rafsancani’nin Cumhurbaşkanlığı Dönemi (1989-1997) İran’ın İslamcılıktan post-İslamcılığa geçişte dönüm noktası olarak ele alınmaktadır.

Bu dönemde, gençlerin artan taleplerinin görünürlüğü, öğrenci hareketleri ile kadınların İslami Feminizm’e yönelmeleri ile dinî entelektüellerin çabaları ise demokrasi ile dinin uyumunu yaratan fakat cumhuriyetçi boyutunu güçlendiren “cumhuriyetçi teoloji” ile açıklanmaktadır. Post-İslamcı politika “dinî demokrasiden, demokrasiye” geçişi görünür kılmış, reform hareketinin oluşumuna yol açmış ve 1997’de reform hareketini siyasal iktidara taşımıştır.

“Post-İslamcılık İktidarda” başlıklı dördüncü bölüm, Muhammed Hatemi’nin siyasal ve kültürel reform vaadiyle cumhurbaşkanı seçilmesi, reformcu siyasal güçleri ve muhafazakârların karşı reform hareketini ele almaktadır. Yazar bu bölümde, post-İslamcı hareketin İran’ı demokratikleştirme potansiyelini irdelerken reform hareketinin kurumsallaştığını fakat devletin bu harekete ket vurmaya yönelik politikalar sergilediğini aktarmaktadır. Hatemi’nin dönemi umut vaat edici olmasının yanında siyasi istikrarsızlık (1999 Öğrenci Hareketleri) ve iktidar savaşı dönemi olarak da aktarılmaktadır. Nitekim muhafazakârlar, İslam’ın demokrasiyle uyumlu olmadığı ve devletin ideolojik krizle karşılaştığını öne sürerek reform hükûmetine karşı, karşı reform hareketinde bulunmuşlardır.

Yazarın ivme kazanan reform hareketinin sınırlandırılmasına yönelik tespiti, Gramsci’ye ait “pasif devrim2” kavramıyla açıklamaktadır. Devrim Rehberi ve pragmatik muhafazakârların reform hareketini pasif devrime dönüştürmeleri, siyasal istikrarı korumalarına dayanmaktadır. Teokratik düzenin istikrarının korunması, reform hareketinin devlet aygıtına dâhil edilmesiyle mümkün olmuş, hareket pasifleştirilerek hegemonyanın sürdürülme aracı olarak kullanılmıştır.

Beşinci bölüm, “Mısır’ın Pasif Devrimi” başlığı altında 1992-2005 yılları arasında Mısır’ın İslami pasif devrimini ve İslamcı hareketin bölünme sürecini ele almaktadır. Yazar Mısır’da İslami hareketleri, İran’dan farklı olarak İslam devleti olmayan bir İslamcılığın ürünü olarak değerlendirmektedir. Mısır’da dinî aktivizm, 1980’li yıllarda orta ve alt sınıfların benimsediği siyasal İslam’dan farklı olarak seçkinlerin benimsediği -özellikle kadınların- bir dönüşüm göstermektedir. Seçkinlere ve kadınlara yönelik dinî söylemlerin popülist boyut kazanması din adamları sınıfına mensup olmayan ama vaiz olan Amr Halid ve varlıklı kadınların dinî toplantıları (halakat) üzerinden örneklendirilmektedir. Özellikle seçkin sınıfların gençleri ve kadınları üzerinde yoğunlaşan vaazların nedeni, bu kimselerin “şeyleri değiştirme gücü”ne vurgu yapılarak açıklanmaktadır. Nitekim İslami medya, yayınlar, birlikler, halakat, moda gibi parametreler yeni değerler sistemini yansıtarak “İslami sektör”ün oluşumuna öncülük etmiştir. Bayat, bu hususta Mısır’da seçkin sınıfların dinî pratiklere bağlılığının güçlü olduğunu fakat dinî otoriteleri sorgulamayan edilgen bir Müslümanlık inanışı olduğunu belirtmektedir.

Demokratikleşme ülküsü açısından değerlendirildiğinde yazar, Mısır’da demokratik değişim talep eden toplumsal grupların noksanlığını vurgulamaktadır. Kefaya Hareketi’ne, Müslüman Kardeşler’in protestolarına ve Kahire Baharı’na 1990’ların sonunda İran ile benzerliği bağlamında yer verilse de değişim ve dönüşümün itici gücünü oluşturan kadın ve gençlik hareketleri, İran’a kıyasla zayıf kaldığı belirtilmektedir.

Altıncı bölümde “Var Olma Siyaseti” başlığı altında post-İslamcı demokrasiye ve Müslüman toplumların var olma mücadelesine değinilmektedir. Bayat, eserin sorunsalını oluşturan “İslam ve demokrasi arasındaki uyum var mıdır?” sorusunu geçersiz bularak asıl sorunun din ve demokrasinin hangi koşullar altında uyumlu hâle getirilebileceği olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda Müslüman Orta Doğu’ya atfedilen “özgücü”lüğü oryantalist düşünce ekseninde eleştirerek bu bölgeyi tanımlarken salt dinî kıstasların referans alınmaması gerektiğini belirtmektedir. Bu bağlamda 1990’ların sonundan itibaren Müslüman Orta Doğu’da çıkan post-İslamcı eğilimler; Mısır’da Vasat Partisi, Suudi Arabistan’da post-Vehhabi eğilim, Fas’ta Adalet ve İhsan liderleri ve Türkiye’deki dinî partiler (Refah, Fazilet, Ak Parti) demokratik ülküler ile dinî toplumu uyumlaştıran örnekleri ile sunulmaktadır.

Asef Bayat, eserinde İran ve Mısır’da halkın demokratikleşme taleplerini ve bu eksende gelişen toplumsal hareketleri; post-İslamcılığa evrilme ekseninde inceleyerek her iki ülkenin de farklı siyasi yörüngesini sunmaktadır. Bayat, eserde İslami hareketlerin zayıf kaldığı İran’da neden Devrim’in yaşandığı fakat İslami hareketlerin güçlü olduğu, Mısır’ın neden devrimi tecrübe etmediği sorusunu irdelemektedir. Bu sorunun cevaplarını ise İran’da isyancı ve protesto hareketlerin iktidarı ele geçirmeye yönelik hedeflerine odaklanan cephe taarruzu kavramında; Mısır’da ise davet ve örgütleyici faaliyetler ile İslami hareketlerin birikim sağlayarak ve halk desteğini alarak devlete uyguladığı baskıyı tanımlayan mevzi savaşı kavramında aramak mümkündür. Toplumsal hareketler ve demokratik mücadele kıstaslarında İran, zengin bir tecrübe barındıran örnek olarak sunulmaktadır. Bu noktada en önemli farklılık İran’da güçlü bir toplumsal hareket dinamiğinin bulunması, kadın ve gençlerin toplumsal aktör olarak siyasal sistemde yer edinebilmesidir.

Eser, 19. yüzyılda dinî ile ladinî arasında geçen tartışmaların günümüzde dinî ve muhafazakâr/radikal dincilik kavramları üzerinden şekillendiğini okuyucuya aktarması bakımından önem arz etmektedir. Nitekim hem İran hem Mısır örneğine bakıldığında İslamcı hareketlerin demokrasi idealinin Müslüman coğrafyalarda da gerçekleşebileceği gerçeğinin aktarılması oryantalizm gibi düşüncelere karşı bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Eserin “Türkçe Basıma Zeyil, Devrimimiz Medenidir” başlıklı son kısmında ise eserin çevirisini yapan Özgür Gökmen’in Asef Bayat ile 2011 yılında yaptığı söyleşiye yer verilmektedir. 2011’de Orta Doğu’da toplumsal hareketlerin İran, Mısır ve Türkiye üzerinden analizlerini sunan Bayat’ın post-İslamcı hareketin geleceğini ön gören tespitleri ise incelenmeye değerdir.


Devlet iktidarını ele geçirmeyi hedeflemeyen fakat sivil kurumlar ve süreçler üzerinden tedricen manevi ve entelektüel önderlik uygulayarak toplumun ele geçirilmesidir. Bk.: Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri.

Toplumsal mücadelenin ve çelişkilerin görünürlüğü doğrultusunda devrim, değişim ve özgürlük talep eden toplumsal kesimlerin taleplerinin karşılanma talebiyle sisteme eklemlenmesi, rızalarının alınması, devrimin pasifleştirilerek hegemonya tesisinde kullanılmasıdır. Bk.: Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri.

2004 ve 2020 Meclis Seçimlerinin Ortak Noktası: Radikallerin Dönüşü

Esin Erginbaş

2004 ve 2020 Meclis Seçimleri radikallerin dönüşünü sağlamakla birlikte siyasal sistemin meşruiyetinin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.