İstihbarat Teorisi Çerçevesinde İran’da Suikastlar

Çağatay Balcı Araştırmacı, Güvenlik Çalışmaları

İran’da gerçekleştirilen suikast operasyonları ve istihbarat zafiyeti arasındaki ilişki bağlamında en yoğun biçimde öne çıkan husus, istihbarata karşı koyma alanındaki başarısızlıktır.

İran’da gerçekleşen terör eylemleri ve suikastlar sonrasında istihbarat kurumlarının yetkinliği en yoğun biçimde gündeme gelen konudur. Bu olayların ardından ortaya çıkan “istihbarat zafiyeti” algısı ciddi bir sorgulama atmosferini beraberinde getirmektedir. Son olarak yaklaşık 10 yıllık bir sürecin son halkası olan Muhsin Fahrizade suikastı bu sorgulamaların bir kez daha yüksek şekilde kendisini göstermesine neden olmuştur. 2000’li yılların ortalarından itibaren İran’ın nükleer programı çerçevesindeki çalışmalarda görev alan pek çok kritik ismin suikastlara hedef olması, ülkedeki güvenlik yapısına ilişkin algıları temelden sarsmaktadır. Bu olayların ardından İranlı resmî yetkililer tarafından kamuoyuna yapılan açıklamalarda, en genel biçimiyle olası failler (İsrail, ABD, Suudi Arabistan) ve söz konusu operasyonlara yönelik misilleme seçenekleri ana temaları oluşturmaktadır. Ancak söz konusu açıklamalarda, bu suikast operasyonlarının önlenememesinde sorumluluğun kime ait olduğuna dair beyanlar, başka bir deyişle olayın doğrudan muhatabı olan istihbarat kurumları genellikle yer almamaktadır. İstihbarat organlarının sorumluluğuna dair vurgular daha çok eski siyasiler ve bürokratlarla birlikte eski Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanları tarafından düşük düzeyde ifade edilmektedir.

Buna karşın Fahrizade suikastı bir kez daha İran’daki istihbarat yapısının sorunlarına odaklanmanın bir gereklilik olduğunu ortaya koymuştur. Bu sorunların doğru biçimde ortaya konması İran’daki suikast operasyonlarının önlenememesine dair geniş bir çerçeve sunmaktadır. Bu bağlamda İran’da, istihbarat faaliyetlerini yürütmekle görevli olan kurumların karşı karşıya oldukları dört temel sorundan söz etmek mümkündür. Teorik açıdan ele alındığında; kurumsal rekabet, istihbarata karşı koymada başarısızlık, istihbarat analizinde başarısızlık ve istihbarat hatası ile istihbaratın siyasallığı bu dört temel sorun başlığını oluşturmaktadır.

1. Kurumsal Rekabet

İran’da istihbarat faaliyetlerini yürütmekle görevli olan DMO, İstihbarat Bakanlığı (VEVAK) ve Polis (NAJA) İstihbaratı birimleri bu alandaki ana kurumlar konumundadır. Bu kurumlar arasında Polis İstihbaratının, daha çok yerel asayiş ve kaçakçılık olaylarına odaklanan niteliği DMO ve İstihbarat Bakanlığı kurumlarını ulusal çapta faaliyet yürüten kurumlar olarak ayrıcalıklı bir konuma taşımaktadır. DMO ve İstihbarat Bakanlığı ülke mevzuatında büyük ölçüde aynı görev tanımlarına sahiptir. Bu durum, bu kurumlar arasında doğal bir rekabet ortamı yaratmaktadır.

Bununla birlikte DMO ve İstihbarat Bakanlığı arasındaki çekişme basitçe kimin kurumsal olarak daha başarılı olduğuna dair bir rekabetle sınırlı değildir. İki kurumun hiyerarşik olarak bağlı oldukları makamlar arasındaki siyasi vizyon ve görüş farkı (DMO doğrudan başkomutan statüsündeki devrim rehberine bağlıyken İstihbarat Bakanlığı cumhurbaşkanına bağlıdır.) bu kurumlar arasındaki rekabetin örtülü olarak karşılıklı bir meydan okumaya dönüşmesine neden olabilmektedir. Buna ek olarak söz konusu kurumların kendi içlerinde oluşan siyasi hizipleşmeler de bu farklılıkların bir yansıması olarak karşılık bulabilmektedir. Bunun sonucunda iki kurum arasında bilgi paylaşımının engellenmesi, bilginin zamanında ve güvenilir şekilde dağıtılmaması ile yanlış yönlendirme ve karşı kurumu zor durumda bırakma gibi karşılıklı hamleler gerçekleşebilmektedir. İstihbaratın kurumsal açıdan yaşadığı bu zafiyet, İran’da suikast operasyonlarının önlenememesindeki ana faktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

2. İstihbarata Karşı Koymada (İKK) Başarısızlık

İran’da gerçekleştirilen suikast operasyonları ve istihbarat zafiyeti arasındaki ilişki bağlamında en yoğun biçimde öne çıkan husus istihbarata karşı koyma (İKK) alanındaki başarısızlıktır. Teoride ofansif ve defansif olmak üzere iki farklı forma sahip olan İKK faaliyetlerinde ofansif İKK, ülkede dışında aktif bir biçimde karşı istihbarat servisi mensuplarının veya muhalif grup ve kişilerin tespiti ve takibini ifade ederken defansif İKK en genel biçimiyle ülke içine ve kurumlarına yönelik sızmaların engellenmesi anlamını taşımaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde İran’ın, ofansif İKK konusunda sergilediği performansı defansif İKK alanında sergileyemediği görülmektedir.

Buna göre İran’ın, ülke dışında özellikle muhalif kişi ve grupların takibinde nispi bir başarıya sahip olduğu görülürken ülke içine sızan yabancı istihbarat servisi elemanlarının ve bu elemanların angaje ettikleri yerli kişilerin tespit ve takibinde yaşanan yetersizlikler defansif İKK başarısızlığına işaret etmektedir. Örneğin (1) 1989 ve 1992 yıllarında Avusturya ve Almanya’da İran-Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP) ve 2017 yılında Hollanda’da Ahvaz’ın Kurtuluşu İçin Arap Mücadele Hareketi (AKMH) liderlerine yönelik olarak düzenlenen suikastlar, (2) 2010 yılında Dubai’den Bişkek’e giden Cundullah lideri Abdulmelik Rigi’nin uçağının Bender Abbas’a zorla indirilip Rigi’nin yakalanması ve (3) Ağustos 2020’de ABD’de faaliyet yürüten Tondar örgütü lideri Cemşid Şehrmehd’in ülkeye giriş yapmasının ardından tutuklanması, İran’ın özellikle muhalif gruplara yönelik ofansif İKK uygulamalarındaki etkinliğini ortaya koymaktadır. Buna karşın 2017 yılında, Tahran’da İran Meclisine ve İmam Humeyni Türbesi’ne yönelik terör saldırıları, 2018 yılında Ahvaz’da askerî geçit törenine yönelik terör saldırısı, Ağustos 2020’de Natanz Nükleer Tesislerine yönelik olarak gerçekleştirilen sabotaj ve 2010-2020 yılları arasında altı nükleer bilimci uzmanın suikastlar sonucunda hayatını kaybetmesi İran’ın defansif İKK konusundaki büyük açığını ortaya koymaktadır. Yabancı istihbarat elemanlarının ülke içinde şebekeler oluşturması, bu şebekelerin yerel unsurlar angaje etmesi, söz konusu şebekelerin bazı elemanlarının deşifre edilmesi ve tutuklanması yoluyla gerçekleştirilen aldatma operasyonlarının tespit edilmemesi, İran’ı her türlü örtülü operasyona açık hâle getirmektedir. Bu alanda yaşanan başarısızlık suikast operasyonlarının önlenememesindeki en temel faktörler arasında yer almaktadır.

3. İstihbarat Analizinde Başarısızlık ve İstihbarat Hatası

İstihbarat analizindeki kalite ve başarı, istihbarat üretiminin ve istihbarat çıktılarının verimli hâle gelmesinin en temel koşuludur. Bu noktada istihbarat analizcilerinin bilgi ve becerileri bu üretim ve başarının da ön koşuluna işaret etmektedir. Ancak istihbarat analizcisinin doğru yargıya varmasının önünde kültürel ön yargılar, ideolojik bakış, karşı tarafın istihbarat kapasitesinin abartılarak veya küçümsenerek okunması ve zihinsel kalıplar gibi çeşitli engeller de bulunmaktadır. Bu engeller başarılı istihbarat üretimini doğrudan ve olumsuz biçimde etkilemektedir. İran’da, istihbarat kurumları bünyesinde görevli olan analizcilerin bilgi, birikim ve yetkinliklerinde kendisini gösteren yetersizlikler ve engeller, başarısız istihbarat çıktıları üretilmesinin ana sebepleri arasındadır. İstihbarat hatalarının yol açtığı güvenlik açıkları, suikast operasyonları gibi süreçlerin engellenememesine de neden olabilmektedir.

4. İstihbaratın Siyasallığı

Daha çok demokratik ülkelerde ciddi bir sorun olarak görülen ve siyaset ile istihbarat bürokrasisi arasındaki ilişkinin siyasetin mutlak yönlendirmesiyle şekillendiği süreçleri ifade eden istihbaratın siyasallaşması (politicization of intelligence) sorunu, İran’da da ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İstihbarat faaliyetlerinin yönetim muhaliflerine endekslenen, lidere bağlı, müesses nizamın ve resmî ideolojinin varlığını korumayı ve sürdürmeyi esas alan faaliyetler olarak kodlanması, İran’da istihbaratın siyasallık zeminini ortaya koymaktadır. İstihbarat bürokrasisinin ancak devrim rehberi başta olmak üzere siyasi makamların çizdiği sınırlar dâhilinde hareket edebilmesi, başarılı istihbarat üretimine ket vurmaktadır. Resmî ideoloji ve devrim rehberi tarafından önceden belirlenmiş (a priori) nitelikteki tehdit tanımlarına odaklanan ve bu tanımlar dışında kalan alanları büyük ölçüde göz ardı eden istihbarat faaliyetleri, İran’da gerçekleşen örtülü operasyonlara âdeta bir zemin oluşturmaktadır. Ülkedeki güvenlik ve tehdit algısının ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’dan gelebilecek konvansiyonel tehditlere yoğunlaşması, iç güvenliği devlet güvenliği ile özdeşleştiren anlayışın muhalif hareketlere ve özellikle Halkın Mücahitleri Örgütü (HMÖ) üzerine odaklanması istihbarat adına dar bir çerçevenin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bunun sonucunda İran, konvansiyonel tehdit ve sistem güvenliği odaklı algısının ötesinde, 2017 yılında Tahran’da düzenlenen DEAŞ saldırıları ve 2018-2019 yıllarında Huzistan ve Sistan-Beluçistan’da ayrılıkçı grupların gerçekleştirdiği büyük çaplı eylemlere hedef olmuştur. Bununla birlikte on yıllık süreçte altı farklı nükleer bilimci uzmanın suikasta uğraması da bu durumun bir yansıması niteliğindedir. Bu olayların her biri İran’daki yerleşik güvenlik algısının ve bunun doğrultusunda gelişen dar odaklı istihbarat faaliyetlerinin yarattığı boşlukların bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.

Bütünsel olarak değerlendirildiğinde İran’da istihbarat kurumlarının başarısını etkileyen bu dört temel sorun alanının etkileşim içinde olduğu anlaşılmaktadır. Her biri bir diğerini etkileyen; bir diğerinin neden veya sonucu olan bu sorun alanları istihbaratın nihai üretim kapasitesini ve başarısını etkilemektedir. Bu durum İran’da gerçekleştirilen örtülü operasyonların kısa ve orta vadede devam edebileceğini, istihbarat alanında var olan bu zafiyetlerin örtülü operasyonlara açık bir görünüm yarattığını göstermektedir.

İstihbarat, İstihbarata Karşı Koyma, Suikast, İran

İran-İsrail Çatışma Süreci ve Biden Dönemi

Çağatay Balcı

Biden yönetiminin, İran-İsrail çatışma sürecine dönüştürücü bir etkide bulunabileceğini söylemek mümkün ancak iki ülkenin kırmızı çizgileri bu etkiyi sınırlandırabilecektir.