Kasım Süleymani'nin Bahreyn Tehdidi Ne Anlama Geliyor?

Görüş 03.08.2016
Hakkı Uygur Başkan Yardımcısı

İran Devrim Muhafızları Ordusuna bağlı Kudüs Ordusu Komutanı General Kasım Süleymani’nin 20 Haziran’da yazılı bir açıklama yaparak Şii din adamı Şeyh İsa Kasım’ı vatandaşlıktan çıkarma kararı alan Bahreyn hükümetini tehdit etmesi, İran’ın bölgesel krizlere bir yenisini ekleme çabası olarak değerlendirilebilir. Süleymani açıklamasında, İsa Kasım’ın başına bir şey gelmesi durumunda benzeri görülmemiş silahlı bir ayaklanmanın başlayacağını ve Bahreyn devletinin yıkılmasının bu ayaklanmanın yalnızca bir parçasını oluşturacağını ileri sürmüştür. Askeri bir yetkilinin en üst perdeden başka bir ülkenin içişleriyle ilgili böyle bir açıklama yapması tuhaf olsa da İran’ın Bahreyn konusundaki hassasiyeti ve yayılmacı emelleri zaten bilinmekteydi. Birçok komşu ülke gibi Bahreyn’i de halen kendi toprakları olarak görme eğiliminde olan İran bu yaklaşımını zaman zaman üst düzey yetkililerin ağzından ifade etmekten çekinmemektedir. Özellikle Arap Baharının ortaya çıkmasından sonra şartların uygun olduğunu düşünen İran, Bahreyn’deki taraftarlarının sokağa dökülmesini teşvik etmiş ancak Suudi Arabistan’ın doğrudan müdahale etmesiyle gösteriler sert biçimde bastırılmıştır. Nüfusunun çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu Bahreyn’deki siyasi sistemin eşitlikçi ve demokratik olduğunu ileri sürmek elbette mümkün değildir. Ancak İranlı muhalif isim Muhammed Nurizad’ın dile getirdiği“acaba İran halkı Bahreyn halkı gibi, örneğin muhalefet liderlerinden Musevi ve Kerrubi’yi desteklemek için benzer gösteriler düzenlese Devrim Muhafızları Ordusu nasıl bir tepki gösterirdi?” sorusuna verilecek cevap İran’ın derdinin bölgesel istikrar değil, bölgesel kaos olduğu izlenimini güçlendirmektedir. Bu bağlamda Süleymani’nin endişesi Bahreyn’in demokratik standartlarıyla ilgili olmaktan ziyade çeşitli iç ve dış dinamiklerden kaynaklanıyor olabilir.

Bu olaydan yalnızca bir gün önce Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, uluslararası basında İran’ın Suriye konusu başta olmak üzere dış politikasında bazı değişikliklere gideceğinin gündeme gelmesiyle eş zamanlı olarak İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Emir Abdullahiyan’ı görevden almışve yerine Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Cabiri Ensari’yi getirmiştir. Arap ve Afrika ülkelerinden sorumlu bakan yardımcısı olan ve Devrim Muhafızları Ordusu ile yakın irtibat içinde bulunduğu bilinen Abdullahiyan’ın kendisine teklif edilen Umman Büyükelçiliğini “ailevi nedenlerden dolayı” kabul etmemesi bu değişiklikten hoşnut olmadığı şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim muhafazakâr basında Abdullahiyan’ın “devrimci ve direniş yanlısı” az sayıdaki diplomattan biri olduğu ve yerine getirilen Ensari’nin özel toplantılarda ülkenin Suriye politikalarına karşı ciddi eleştiriler getirdiği yönünde haberler ve değerlendirmeler yer almıştır.[1] Zarif’in ve dolayısıyla Ruhani hükümetinin dış politikada daha aktif şekilde inisiyatif almaya başlaması olarak yorumlanan bu gelişmenin hemen ardından Kasım Süleymani’nin yeni ve büyük bir krizi tetiklemesi akla geçtiğimiz aylarda İran’daki Suudi diplomatik temsilciliklerine düzenlenen saldırıları getirmektedir. Ruhani hükümetinin Körfez ülkelerine karşı yeni bir başlangıç yapma arzusu, temsilcilikler baskınından sonra rafa kaldırılmak zorunda kalmış, İran Körfez ilişkileri her zamankinden daha da gergin bir hal almıştır. Cevad Zarif’in Arap diplomatların sürekli olarak diplomatik nezakete uymayan tavırları nedeniyle şikâyette bulundukları bir yetkiliyi görevden almasının ardından yaşanan olay Ruhani hükümetinin bölgesel dış politikada açılım yapmasının düşündüğü kadar kolay olmadığını gözler önüne sermektedir. Öte yandan muhafazakâr basının Abdullahiyan’ın görevden alınmasında Umman devletinin ricasının etkili olduğu yönündeki iddiaları Ruhani’yi milliyetçi kamuoyu önünde zor durumda bırakmayı hedefleyen bir algı operasyonuna benzemektedir.

Bununla birlikte Süleymani’nin geçmişte benzerlerine pek rastlanmayan tehdit içerikli açıklamaları yalnızca iç politik gelişmelere dayanmıyor olabilir. Yakın geçmişte Suudi Arabistan’ın petrol fiyatlarını düşürmesine ve kendisine yönelik ağır yaptırımların devreye sokulmasına; Yemen’deki Zeydi milislerin Sana’yı ele geçirmesiyle karşılık veren Tahran yönetimi benzer bir kriz tırmandırma hamlesini Bahreyn üzerinden planlıyor olabilir.

Peki, ama İran neden bugünlerde böyle bir kriz tırmandırma stratejisini neden benimsemiştir? Bu sorunun muhtemel cevaplarından birisi İran’ın nükleer anlaşmaya rağmen içinde bulunduğu derin ekonomik buhrandan çıkamaması olabilir. 4 yıllık şiddetli yaptırımların ardından nükleer çalışmalarından büyük ödünler vererek ABD liderliğindeki 5+1 ülkeleriyle anlaşmaya mecbur kalan İran anlaşmanın ardından tam bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Nükleer anlaşmanın imzalanmasından sonra bir türlü umduğu ekonomik rahatlamaya kavuşamayan Tahran yönetimi bu durumdan ABD’yi sorumlu tutmaktadır. Devrim Lideri Hamenei’nin başını çektiği muhafazakâr kesim ABD’nin sözünde durmadığını iddia ederek her geçen gün eleştirilerin dozunu arttırmaktadır. Bizzat Hamenei “Bundan sonra kimsenin yaptırımlar kaldırıldı demeye hakkı yok” diyerek, Ruhani hükümetinin en büyük başarı olarak lanse ettiği nükleer anlaşmayı değersizleştirmeye çalışmaktadır. İranlı yetkililerin birçoğuna göre yaptırımlar yalnızca kâğıt üzerinde kalkmış durumda ve açıkça ifade etmeseler de ABD tarafından kandırıldıklarını ima etmektedirler. Aslında bu durumda haklılık payı mevcut zira yaptırımlar resmen kaldırılsa da uluslararası şirketlerin ve finans kurumlarının İran’la iş yapma konusunda ciddi bir isteksizlik içinde oldukları âşikar. Özellikle muhafazakâr basın anlaşmadan sonra onlarca yabancı heyetin Tahran’ı ziyaret etmesine rağmen hiçbir somut anlaşmanın imzalanmadığını öne sürmektedir. Uluslararası iş çevrelerinde-en azından ABD başkanlık seçimleri gerçekleştirilinceye kadar- İran ile uzun vadeli bir angajman içine girilmemesi yönünde bir anlayış olduğu bir vakıa. Öte yandan ekonomik sorunların artık gizlenemez hale gelmesi ve basında sürekli olarak köklü şirketlerin iflas haberlerinin yayınlanması İran yönetimini zor durumda bırakmaktadır. Muhafazakâr basın Sağlık Bakanlığı ve sigorta şirketleri başta olmak üzere bazı devlet kurumlarında çalışan üst düzey yetkililerin astronomik maaşlar aldığı yönündeki haberler üzerinden hükümeti suçlamakta ve ekonomik sorunların hükümetin beceriksizliğinden kaynaklandığını iddia etmektedir. Buna karşılık Ruhani hükümeti ekonomik iyileşmenin yalnızca siyasi istikrar ve bölgesel işbirliğinden geçtiğini belirterek dış dünyayla yapıcı ilişkiler kurulamaması ve ihtiyaç duyulan yabancı sermayenin ülkeye giriş yapmaması durumunda beklenen iyileşmenin yaşanamayacağında ısrar etmektedir.

İran’ın en iyi bildiği metodu devreye sokarak siyasi-askeri kriz çıkarma tehdidinde bulunması gerçekte Bahreyn’i tehdit etmekten çok içinde bulunduğu ekonomik krizin artık dayanılmaz bir hale geldiğini gösterme çabası olarak yorumlanabilir. İranlı yetkililer geçen yıllar boyunca defalarca Saddam dönemi Irak’ına dönmeyi kabul etmeyeceklerini, ağır yaptırımların sürmesi durumunda silahlı çatışmadan kaçınmayacaklarını belirtmişlerdir. Zira son dönemde basında sıklıkla yer bulmaya başlayan toplumsal ve siyasi sorunların ekonomik krizle birleşmesi durumunda 2009’dan çok daha güçlü bir kitlesel tepkiyle karşılaşacaklarının farkındalar.[2]

Süleymani ABD’nin bölgede yeni bir çatışma istemediğini ve Bahreyn’de yerleşik askeri üssü nedeniyle mesajı doğru okuyacağını düşünüyor olmalı. Nitekim Washington yönetimi İran’ın bu adımına karşılık Bahreyn’in girişiminden endişe duyduğu yönünde bir bildiri yayınlamış ve İran’ın mesajını aldığını göstermiştir. Muhtemelen sonraki adımda İran’a ticari ablukayı bir nebze gevşeterek, mesela Boeing alımı üzerindeki vetosunu kaldırarak bölgedeki gerilimi ve İran’ın tepkisini azaltmaya çalışacaktır. Zira ABD son beş yıldır istikrarlı ve sabırlı bir şekilde izlediği yerel aktörlerin zayıflatılması politikasında bir değişikliğe gitmek ya da süreci hızlandırmak için herhangi bir neden görmemektedir.

Bu değerlendirmeler ışığında; Süleymani ülke içinde yetki gaspı tartışmalarına yol açan tehdidiyle hem Ruhani hükümetine ve dışarıdaki muhataplarına bölgesel dış politika konusunda son sözü hala Devrim Muhafızları Ordusunun söylediğini göstermiş hem de imzalanan nükleer anlaşmanın gereklerinin pratikte yerine getirilmemesi durumunda Bahreyn üzerinden bölgede yeni bir krizin başlayacağı mesajını vermiştir.

[1]http://www.rajanews.com/news/245290

[2]2009 yılındaki olaylar şaibeli cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarına itiraz eden şehirli orta sınıfların öncülüğündeki protesto gösterileriydi ve petrol fiyatlarının yüksekliğinden kaynaklanan nispi ekonomik rahatlık olayların başkent dışına yansımamasında etkili olmuştu.

Irak İzlenimleri Eşliğinde Referandum Sonrası İhtimallere Dair

Hakkı Uygur

Referandum ile ilgili temel sorulardan bir tanesi bölge ülkelerinin ve büyük güçlerin karşı çıkmasına rağmen Barzani yönetiminin ısrarının arkasında yatan nedendir.