Kasım Süleymani’nin Ölümü Neyin Başlangıcı?

Umut Başar Kıdemli Uzman, Kültür ve Toplum

Anlaşılan o ki İran, Kasım Süleymani’nin ölümüyle başlayacak yeni evrede, Türkiye’nin dostluğuna her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacaktır.

2 Ocak Perşembe’yi 3 Ocak Cuma’ya bağlayan gece, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin Irak’ın başkenti Bağdat’ta beklenmedik bir şekilde Trump’ın emriyle öldürülmesi, bölgede ve hatta küresel ölçekte soğuk duş etkisi yarattı. Lakin Süleymani’nin öldürülmesi, genel kanaat üzere ABD Başkanı’nın beklenmedik bir kararı mıydı? Yoksa dikkatini ve enerjisini Asya Pasifik'e doğru kaydıran ABD’nin Orta Doğu’da arkasında bırakacağı derin kaosun bir başlangıcı mı? ABD, İran’ın karşılık vereceğini bile bile neden böyle bir hamle yaptı? Çatışma beklendiği gibi bütün İran ve müttefikleriyle ABD/İsrail/Suudi Arabistan/Birleşik Arap Emirlikleri arasında mı olacak?

Şu aşamada her ne kadar bu sorulara net cevap vermek mümkün olmasa da Süleymani gibi yaşayan bir efsaneye dönüşmüş bir aktörün, ABD aleyhine operasyonlar tasarladığı için öldürüldüğünün ilan edilmesi tatmin edici bir açıklama değil. Zira Süleymani, ABD aleyhine operasyonlar planlamaya herhâlde yeni başlamamıştı. Bu hamlenin zamanlaması akıllarda soru işaretleri uyandırıyor. O hâlde son gelişme; Amerika şayet doğrudan İran’la savaş istemiyorsa ki istemediğinde şüphe yok eğer isteseydi bunu farklı şekillerde yapabilirdi, bu durum Amerika’nın yeni bölgesel stratejisinin ilk adımı olabilir.

Dikkat edilirse Trump, İsrail’in kronik sorunlarını çözmeye kararlı görünüyor. Amerikan Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması, Golan Tepelerinin İsrail tarafından ilhakı, İran’ın adım adım köşeye sıkıştırılması ve dahası ABD’yle pazarlıkta kullanabileceği füze teknolojisi, vekil güçler ve nükleer program gibi 40 yıllık bütün kazanımlarını bırakmaya zorlanması ve son olarak Süleymani’nin öldürülmesi ancak İran’la anlaşmak istemeyen ve diplomasiye kapıyı kapatan bir üst aklın alacağı bir karar gibi görünüyor. Peki o hâlde esasen Amerika İran’la anlaşmak istemiyorsa ne planlıyor olabilir?

Görünen o ki Süleymani’nin öldürülmesini, ABD’nin geleneksel müttefikleri olan İngiltere’yle İsrail dışında müspet karşılayan kimse yok. Suudi Arabistan dahi olacaklardan tedirgin oluyor ki Irak’ın Suudlar ile İran arasında arabuluculuk yapmasından bahsediliyor. Eğer bölge İsrail açısından sorun teşkil etmeyecek bir şekilde yeniden yapılandırılacaksa İsrail’e zarar verebilecek unsurların biraz daha üzerine gitmek gerekir. Bunların başında doğal olarak Hizbullah daha doğrusu Hizbullah’ı ayakta tutan asıl güç olarak İran gelir.

Suriye meselesinde açık olarak görüldüğü üzere ABD artık doğrudan müdahale gibi masraflı bir işe girişmeyip bu seçeneğin yerine paralı asker kullanıyor. Açık konuşmak gerekirse Amerika’nın bölgedeki paralı askerleri şimdilerde bitkisel hayatta olan YPG ve PKK’dır. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin de Amerika’ya doğrudan müzahir olduğunu, yeri geldiğinde “taşeron” olarak kullanılabileceğini belirtirsek abartmış olmayız. Dolayısıyla Irak devlet aygıtında nüfuzu zirveye çıkan İran’ı, geri çekilmeye zorlamak ve söz konusu nüfuzun silahlı tezahürü olan Haşdi Şabi’yi zayıflatmak adına YPG’den elverişli bir aktör bulunamaz. Zaten Amerika’nın YPG’yi bir hayli silahlandırdığını bilmeyen yok. Bu çerçeveden gelişmeler değerlendirildiğinde, ilerleyen günlerde YPG ile Haşdi Şabi birlikleri arasında göstermelik gerekçelerle çatışmalar başlarsa şaşırmamak lazım.

YPG ile Haşdi Şabi arasındaki bir çatışmanın nereye evirileceğini kestirmek kolay değil. Çatışmanın İran sınırı ve hatta İran içerisine taşınması kuşkusuz Amerika’nın işine gelir. Zaten İranlı yetkililer, İran’ın sınır geçişkenliğine sahip Huzistan, Kürdistan ve Kirmanşah eyaletlerinde yaşanan terör olaylarından sonra “düşmanların savaşı, İran topraklarına taşımak istediğini” birçok defa beyan etmemiş miydi? Fakat plan buysa Amerika’nın ikinci bir büyükelçilik işgali travması yaşamamak adına Bağdat’taki büyükelçiliğini, Erbil’e taşıması en mantıklı seçenek olur. Zira böylelikle hem sıcak çatışmadan uzaklaşacaktır hem de Erbil yönetiminin gönlünü alacaktır. Erbil yönetiminin böyle bir girişimi davul zurnayla karşılayacağı su götürmez. Zira daha önce bağımsızlık referandumu düzenlemiş ancak başta Türkiye ve İran’ın baskılarıyla muradına erememiş olan Barzani için bundan iyi fırsat olamaz. İran kendi sınır ve millî güvenliğini sağlamakla uğraşırken Barzani neden bağımsızlık ilan etmek istemesin ki? Üstelik zaten elinde sonuçları dünyaya açıklanmış sözde bir referandum varken. Bu durumda ona göre yalnızca Türkiye’den gelecek baskıyı göğüslemek gerekecektir ki Amerika’nın ciddi desteği olursa Türkiye’yi aşabileceğini zannedebilir. İran’ın Erbil’de ABD üssünü hedefine koyması bu çerçevede okunursa ince hesaplanmış bir hamle olarak anlam kazanabilir.

Kuzey Irak’ın bağımsızlığını kazanması Irak’ı ikiye mi yoksa Kürtler, Sünni Araplar ya da başka bir deyişle eski Baasçılar ve İran’dan rahatsız olan Şii Araplar olarak üçe mi böler bunun üzerinde dikkatlice düşünmek ve hesap yapmak gerekir. Ancak öngörülebilir olan eski Baasçıların yönetime yeniden gelmek için Kürtlerle iş birliği yapmaktan uzak durmayacağıdır. Her iki grup da Sünni olduğuna göre bütün sorunlara ve kötü hatıralarla dolu maziye rağmen iş birliği için uygun bir zemin var demektir. Bu aşamada ise Amerika’ya sadece bu iki grubu İran’a karşı açılan cephede bir araya getirmek kalacaktır. Peki İran cepheyi nasıl yarabilir? Hâlihazırda İran’ın yanında görüldüğü kadarıyla yalnızca Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) yer alıyor. Ancak bu grup, bir tercihe zorlanırsa KYB’nin İran karşıtı cephede yer alacağından bilmem şüphe etmeye gerek var mı? O zaman İran karşıtı birleşik bir Kürt hareketi Amerika’nın eliyle kurulmuş olur. Diğer taraftan YPG ile Amerika’nın kendince terör örgütü addettiği İran’a bağlı gruplar arasında yaşanacak çatışma, en başta YPG’ye bir meşruiyet sağlar. Zaten DEAŞ’la yaptıkları danışıklı mücadele sayesinde kendilerine, Amerika tarafından kısmen sözde bir uluslararası meşruiyet sağlandı. Tam anlamıyla bir meşruiyetin peşinde koşabilirler. YPG’nin Amerika’nın paralı askeri olmaya özellikle de Barış Pınarı Harekâtı’ndan sonra gönüllü olmayacağı akla gelebilir. Zira Amerika’yla güven bunalımı yaşadığı çokça dillendirildi ancak Amerika’nın işin sonunda vermeyi vadettiği şey önemli olsa gerek. Türkiye’nin güney sınırlarında bir terör devletçiği kurulmasına dair senaryonun henüz tam anlamıyla ortadan kalkmadığı dikkate alındığında YPG’nin kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyeceği düşünülebilir.

Bu senaryonun gerçekleşmesi kuşkusuz Türkiye’nin tezlerinin doğruluğunu ortaya koyacaktır. Zira hatırlanırsa Barış Pınarı Harekâtı’na İran’dan; Cuma İmamlarından eski diplomatlara, milletvekillerinden gazetecilere, akademisyenlerden sanatçılara değin geniş bir kitleden tepki yağmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “ortak düşman” olan YPG/PKK’ya karşı Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak adına düzenlenen operasyona karşı İran’da yaratılan havaya, “İran’dan bazı çatlak sesler geliyor.” şeklinde tepki göstermişti. İran’da sözde “Rojava’ya Destek” sloganları yükselirken maalesef YPG’nin uzak hedefi olan “Rojhilat”ın İran’ın Batı’daki topraklarının bir kısmına da tekabül ettiği unutulmuş gibiydi. Üstelik Kürtlerin İran’da kısa süreli de olsa bağımsız bir devleti tecrübe ettiği ve PJAK’ın uyuyan hücrelerinin kolaylıkla harekete geçebileceği düşünüldüğünde İran’ın Türkiye’ye tam destek vermesi beklenirdi. Yeri gelmişken geçtiğimiz günlerde, İran’da akaryakıt fiyatlarına yapılan artış sebebiyle yaşanan sokak olaylarında, “en çok sivil kaybının bazı çevreler tarafından Kirmanşah ve Kürdistan eyaletlerinde yaşandığının iddia edilmesinin” tesadüf olmadığı söylenmelidir. Her ne kadar İran Cumhurbaşkanı Ruhani, “Türkiye’nin güvenlik endişelerini anlıyoruz.” demiş olsa da YPG/PKK konusunda İran’ın samimiyet sınavını geçtiğini söylemek zor görünüyor. Önümüzdeki süreçte şayet Amerika, İran’a karşı YPG kartını oynarsa Türkiye’nin “Bu terör örgütü bölge ülkelerinin tamamı için tehdit oluşturmaktadır.” şeklindeki söylemini haklı çıkacaktır.

Zor durumda kaldığında İran’ın yanında yer alabilecek ülke sayısı ise gerçekten az. Bu noktada İran açısından Türkiye’nin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. İngiltere, Amerika ve Rusya gibi küresel hegemon güçlerin yüz yıldan fazla bir zaman önce bu bölgeye girdikten sonra İran ve Türkiye arasındaki siyasi ilişkilere kısaca bir göz atılsın, genel olarak Türkiye’nin İran’a karşı hasmane bir tutum içerisinde olmadığı bariz bir şekilde görülür. Bunu bazen bir Türk diplomat hatıratında yazar bazen de ülkenin cumhurbaşkanı en üst perdeden dile getirir. Nitekim Türkiye, İran’a olan yakınlığı sebebiyle başı Amerika’yla ciddi belaya girmesine rağmen şu ana değin konumunu değiştirmemiştir. Fakat anlaşılan o ki İran, Süleymani’den ölümüyle başlayacak yeni evrede, Türkiye’nin dostluğuna her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacaktır.

Son olarak üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise Amerika, Orta Doğu’da kartları yeniden dağıtırken Türkiye’nin ne yapacağıdır. Zira Türkiye artık psikolojik barikatlarını yıkmış, gerektiğinde Amerika’nın onayına gereksinim duymaksızın sınır ötesinde çıkarlarını koruyabilen bir ülkedir. Türkiye’nin İran açısından gerçekleşmesi işten bile olmayan bu kötü senaryoya karşı yapabileceklerini ise ayrıca değerlendirmek gerekir. 

İran, ABD, Haşdi Şabi, Irak, Kasım Süleymani

İran’da İslami Feminizm Hareketi

Umut Başar

İslam Devrimi’nden sonra ülkedeki kadın hareketleri farklı bir mecraya girmiş ve Devrim’den sonra girişilen İslami toplum inşa sürecinde, doğal olarak kadının toplumdaki rol ve sorumluluklarına bakış değişmiştir.

Franklin Yayınevinin Tahran Şubesi ve İran Kültür Hayatına Katkısı

Umut Başar

İran’ın hızla Batılılaştığı bir zaman aralığında Franklin Yayınevi Tahran Şubesi, Amerikan kültürünün geniş kitleler tarafından tanınmasına kapı aralamıştır.