Kayıp İmam (Musa Sadr)

07.04.2021
Dilara Eştürk Asistan, İç Politika

Kayıp İmam (Musa Sadr)

Peter Theroux, çev. Şaban Özdemir, Akademi Yayınları, İstanbul, 1992, 224 sayfa.

ISBN: 9757454141


Lübnanlı Şii lider ve EMEL Hareketi’nin kurucusu Musa Sadr; 31 Ağustos 1978’de, resmî ziyaret için gittiği Muammer Kaddafi yönetimindeki Libya’da, danışmanı Şeyh Muhammed Şahhata Yakup ve gazeteci Abbas Bedreddin ile birlikte ortadan kaybolmuş ve bir daha görülmediği gibi cesedi de bulunamamıştır. Lübnan siyasetinin önde gelen isimlerinden biri olan Sadr’ın esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolması nedeniyle 1978 yılında Lübnan ile Libya arasında bölgesel bir kriz baş göstermiş ve bu kriz yıllarca devam etmiştir. Libya’nın, Sadr ve arkadaşlarının bu ülkeden ayrılarak İtalya’ya gittiğini iddia etmesi ve Kaddafi’nin daha sonra Sadr’ın görüşmeye gelmediğini öne sürmesi, olayı daha da karmaşık bir hâle getirmiştir. Kayboluşunun ardından 40 yıllık bir süre geçmesine rağmen sırra kadem basan Sadr ve arkadaşlarının akıbeti hâlâ açıklık kazanmamıştır. Bu konuda ortaya atılan sayısız kuram arasında en kabul göreni, Kaddafi’nin Sadr’ı kaçırtarak öldürttüğü iddiasıdır. Ancak bu iddia ne kanıtlanmış ne de çürütülmüştür.

Söz konusu bu olay The Strange Disappearance of Imam Moussa Sadr adıyla Amerikalı yazar Peter Theroux tarafından kaleme alınmış ve 1992 yılında Kayıp İmam (Musa Sadr) adıyla Türk okuyucuyla buluşmuştur. 1956 yılında Boston’da dünyaya gelen Theroux, Harvard ve Kahire Amerikan üniversitelerinde öğrenim görmüştür. Time, News York Times ve National Geographic gibi basın kuruluşlarında yazıları yayımlanmış ve çalışmaları Harvard Advocate antolojilerine girmiştir.

Sadr’ın kayboluşunu “Orta Doğu araştırmacıları için hiçbir gizemli olay, İmam Musa Sadr’ın 1978 yılında resmî davetli olarak gittiği Libya’da kaybolmasından daha şaşırtıcı ve anlaşılması zor olmamıştır.” sözleriyle betimleyen Theroux, eserin “Çözülmeyen Bir Bilmece” adlı giriş niteliğindeki ilk bölümünde onun, ülkesindeki Şii halkın siyasi bir aktör hâline gelmesinde etkin bir rol oynadığına değinmiştir. Sadr’ın önce Şah’ın, sonra Ayetullah Humeyni’nin temsilciliğini üstlenmesinin yanı sıra Filistin Kurtuluş Örgütü’ne önce destek verip sonra düşman kesildiğini belirtmiş ve bu nedenle onu “savaşan tarafların esnek müttefiki” olarak tanımlamıştır. Ardından Kaddafi ile anlaşmazlığı nedeniyle mücadele hayatının son bulduğunu ifade etmiştir.

Lübnan’daki Şii tarihinin ele alındığı “Kızıl Şiilik” başlığını taşıyan ikinci bölümde, Lübnan’daki Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesiyle beraber Lübnanlı Şiiler için başlayan “uğursuz süreç” konu edilmiştir. Buna göre Şiilerin, toplumsal ve politik olarak hiçbir yerde Lübnan’da olduğu kadar açık bir şekilde dışlanmadıkları ve Şii halkının bu ülkede hiçbir sözcüsünün ve gücünün bulunmadığı öne sürülmüştür. Sadr’ın meşhur büyük amcası Abdulhüseyin Şerafettin’in bu süreçte Şii halkının kurtarıcısı rolünü üstlendiğinden bahsedilerek Sadr’ın, onun bu rolünü miras aldığına atıfta bulunulmuştur.

Eserin “Çoban ve Sürüsü” ve “Arap Entrikaları” başlıklarını taşıyan üçüncü ve dördüncü bölümlerinde, Lübnan kökenli bir aileye mensup olan Sadr’ın hayatından kısaca bahsedilmiştir. Onun Lübnan siyaset sahnesinde geçen politik mücadelesine odaklanılmış ve EMEL Hareketi ile Mahrumlar Hareketi’nin ortaya çıkışındaki temel dinamikler incelenmiştir. Yazar, Sadr’ı “kendini Lübnan’da Şiiliğin uyanmasına ve Şiilerin saygınlığı olan toplumsal bir grup olarak ortaya çıkmasına adayan bir figür” olarak tanımlamış ve onun Lübnan Şiilerinin siyasi bir aktör hâline gelmesinde etkili bir rol oynadığının altını çizmiştir. Ayrıca İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin, Şiiliğin yayılmasını kendi etki alanını genişletmenin bir yolu olarak görmesi sebebiyle Sadr’ı, Şiilere öncülük etmek üzere Lübnan’a gönderdiğini ancak Sadr’ın Lübnan’da güç kazanmasının ardından Şah’tan uzaklaşıp Humeyni’nin safında yer aldığını belirtmiştir.

Eserin “Tripoli’ye Giden Yol” başlığını taşıyan beşinci bölümünde; Sadr’ın, ilgi alanlarının çeşitliliği, diplomasiye olan tutkunluğu ve bağlılıklarının değişmesi sebebiyle kendisinden kuşku duyulmasına dikkat çekilmiştir. Onun, Lübnan İç Savaşı’nın yarattığı koşulları Kaddafi’yle istişare etmek ve İsrail’in saldırganlığına karşı Libya’nın resmî desteğini kazanmak için bu ülkeye gittiğinden bahsedilmiştir.

Eserin “Kayboluş” adlı altıncı bölümü ve “Tarihin En Tuhaf Olayı” başlığını taşıyan yedinci bölümünde, Sadr’ın aniden ortadan kayboluşunun detayları ve olayın yankıları yakından ele alınmıştır. Bu doğrultuda gerçekleşen diplomatik temaslar ve aktörlerin açıklamalarının yanı sıra açılan soruşturmalar ile örtbas girişimleri ayrıntılı bir şekilde irdelenmiş ve olayın iç yüzü ilk elden soruşturulmaya çalışılmıştır. Bu bölümde yer alan bilgilere göre Al-Şattı Oteli’nde ağırlanan Sadr ve arkadaşları, Kaddafi ile görüşmek için iki gün bekletilmiştir. Üçüncü gün Bedreddin, Lübnan’ın Libya Maslahatgüzarı ve Sadr’ın yakın arkadaşı Nizar Ferhad’dan, Fransa’dan vize alması için yardımcı olmasını istemiş ve Ferhad yardımcı olacağını belirterek onları iftar yemeğine davet etmiştir. Yemekte dalgın olan Sadr, 1 Eylül’de Kaddafi ile görüşeceğinden ve bu görüşmenin fırtınalı olacağından bahsetmiştir. Olayın ertesi günü otele giden Ferhad’a, Sadr ile arkadaşlarından haber alınamadığı ve Sadr’ın resmî bir araçla ayrıldığı söylenmiştir. Lübnan, Libya’yı Sadr’ı alıkoymakla suçlarken Kaddafi, Sadr’ın İtalya’ya gittiğini ve onun kaçırılmasında ABD, İsrail, İran ve Avrupalı teröristlerin payı olduğunu iddia etmiştir. Theroux, bu bölümde 1978 yılında Sadr olayının açıklığa kavuşturulmasına yönelik önemli bir adımın atılmadığını belirterek İran Devrimi’nden sonra Şiilerin bu konudaki umudunun yenilendiğini ifade etmiştir.

Eserin “İran Cephesi” başlıklı sekizinci bölümünde, Sadr’ın kendisinden sık sık “Sevgili oğlum” diye bahsettiği Humeyni ile ilişkisinden1 kısaca bahsedilmiş ve İran’ın, onun esrarengiz bir şekilde ortadan kayboluşuna yönelik tutumu derinlemesine incelenmiştir. Humeyni’nin, Devrim’in ilk haftasında Kaddafi’nin resmî ziyaret teklifini kabaca reddettiğinden ve Libya ile diplomatik ilişkiler kurmaya yanaşmadığından bahsedilmiştir. Devrim sonrası ilk hükûmette Sadr ailesinden iki ismin önemli görevlere getirildiğine dikkat çekerek2 aile bağlarının, İran’ın Sadr olayını destekleme stratejisinde önemli bir etken olduğu öne sürülmüştür. Ancak İran, olayın çözümlenmesi için herhangi bir diplomatik girişimde bulunmaya yanaşmamıştır. Yazar İran’ın bu tutumunu, Devrim’in ilk günlerinde bulunan yoğun uluslararası desteğin Tahran’daki ABD Büyükelçiliğinin işgal edilmesinin ardından kaybedilmesine bağlamaktadır. Bu nedenle Libya ile diplomatik ilişki kurma kararı alan İran’ın, Sadr olayını araştıracak bir komisyon oluşturduğundan ve Cumhurbaşkanı Ebu’l Hasan Beni Sadr’ın bir grup İranlı ile birlikte Libya’ya gittiğinden bahsetmesinin ardından Sadr’ın ailesi ve Şii toplumun tepkisi nedeniyle (Ayetullah Muntazeri’nin isteği üzerine) Humeyni’nin komisyonu feshettiğine dikkat çekmiştir.

Yazar, eserin “Bahtiyar” adlı dokuzuncu ve “Gizlisi Olmayan Bir Ülke” başlıklı onuncu bölümlerinde, Şah’ın son başbakanı Şapur Bahtiyar ve Beni Sadr ile yaptığı özel röportajlara yer vermiştir. Bahtiyar, Sadr’ın Lübnan’a bizzat Şah tarafından gönderilmesine atıfta bulunmuş ve Lübnan’da güçlendikçe Şah’a ters düştüğünü belirtmiştir. Humeyni’nin, Sadr’ı kendisinden daha genç ve daha renkli bulduğu için ona karşı kıskançlık beslemesi sebebiyle İran’ın Sadr olayında gevşek davrandığını öne sürmüştür. Beni Sadr ise Sadr’ın aslında Humeyni’yi desteklemeyip ona karşı bir tür dostluk politikası oynadığını iddia ederek Sadr ile Şah’ın çok iyi ilişkileri bulunduğunu ve bunun belgelerle kanıtlandığını iddia etmiştir. Ayrıca Sadr’ın, İran’a Şiilerin ülkesi gözüyle baktığı için İran’ı kimin yönettiğini umursamadığını öne sürmüş ve Sadr’ın önceliğini Lübnanlı Şiilere verdiğini ifade etmiştir.

“Roma Yeniden Soruşturma Açıyor” başlıklı onuncu bölümde, İtalya’nın Libya etkisiyle Sadr’ın kayboluşuyla ilgili yeni bir soruşturma açması ve bu duruma gelen tepkiler konu edilmiştir. Yazar bu bölümde, Sadr’ın Lübnan’a dönmesini sağlamak ya da öldüğünü kanıtlamak için sürdürülen çabalara değinmiştir. Eylül 1980’de ilan edilen Suriye-Libya politik birleşmesi ve İran-Irak Savaşı’nın patlak vermesinin ardından bu çabaların neredeyse durma noktasına geldiğini belirtmiştir. “Koyu pragmatist” olarak nitelendirdiği Hafız Esed’in, Libya ile ilişkileri geliştirmemenin ülke çıkarlarına uygun olmayacağının oldukça farkında olduğunu ve İran’ın Irak’la savaşmak için silaha gereksinimi bulunduğundan Sadr olayının göz ardı edildiğini vurgulamıştır. Öte yandan Sadr’ın kaybolması ve İran Devrimi’nin gerçekleşmesi üzerine artan Şii taşkınlığının, EMEL Hareketi’ni Lübnan’da olağanüstü derecede güçlendirdiğini ancak bu hareketin, Sadr olayında Ļibya’nın karşısında duramadığını öne sürmüştür. Yazar, Sadr’ın güç tabanının çok değişik görüşlere sahip Şii din adamları ve politikacılar tarafından paylaşıldığını belirterek Sadr’ın şu anda ortaya çıkması hâlinde onun dönüşüne sevinecek hiç kimsenin bulunmayacağına atıfta bulunmuştur.

Sadr’ın esrarengiz bir şekilde aniden ortadan kaybolmasına yönelik teorilerin okuyucuya sunulduğu “Kim Yaptı” adlı on birinci bölüm ile “Neden Yaptılar” başlıklı on ikinci bölümünde, asılsız iddialar çürütülerek olayın iç yüzü derinlemesine sorgulanmış ve failler tespit edilmeye çalışılmıştır. Theroux, işaretlerin Kaddafi’yi gösterdiğini ortaya koysa da kesin ve ispatlanabilir bir sonuca varamamıştır. Yine de genel bir cevap niteliği taşıyacak şu açıklaması oldukça etkileyicidir: “Orta Doğu’nun oynak politik manzarası ve vahşi kan davalarındaki ani yön değişiklikleri, Musa Sadr’ın akıbetine ilişkin kuramların çeşitlenmesine ve çoğalmasına yardımcı oldu. Fakat Libya’nın suçluluğu ve İran’ın kayıtsızlığı her iki devrimin müthiş kinizminin3 anıtları olarak apaçık duruyordu ortada.” Eserin, “Sonsöz” kısmında ise Sadr olayına genel bir çerçeveden yaklaşarak olayın bölgedeki etkileri değerlendirilmiştir.

Sadr ve arkadaşlarına ne olmuştu? Eserde, aradan 40 sene geçmesine rağmen gündemindeki yerini hiç kaybetmeyen bu soruya yanıt aranmaktadır. Eser, ölüsü veya dirisi bulunmadıkça çözülemeyen bir bilmece olarak yerini koruyacak olan Şiilerin kayıp imamı Sadr’ı yakından tanıma imkânı vermektedir. Sonuç olarak eser, Sadr’ın öldürülmesine veya alıkonulmasana ilişkin elde edilen bilgileri, bütün çıplaklığıyla birinci ağızdan okuyucuya sunması ve bu bilgilere dayanarak olayın iç yüzünü derinlemesine sorgulaması bakımından alana ilgi duyan kişilerin yararlanmak isteyeceği kıymetli bir çalışmadır.


1 Sadr ile Humeyni arasında akrabalık ilişkisi bulunmaktadır. Humeyni’nin oğlu Ahmet, Sadr’ın kardeşinin kızı ile evlidir. Sadr’ın yeğeni Murtaza Tabatabai, Humeyni’nin torunuyla evlidir.
2 Seyyid Muhammed Sadr, Dışişleri Bakanlığının Avrupa ve Amerika ile siyasi ilişkilerinden sorumlu daire başkanı olmuştur. Rıza Sadr ise ticaret bakanı olarak atanmıştır.
3 İnsanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan ve tüm gereksinimlerinden sıyrılarak bağımsız olarak erişebileceğini savunan öğreti.