Koronavirüs Gölgesinde Türkiye-İran İlişkileri

Hakkı Uygur Başkan Vekili

İran basınında yer alan Türkiye’ye ilişkin söylemlerdeki değişimin ne kadar sistematik ve kalıcı ya da ne kadar devlet içi faktörlerden kaynaklı geçici bir durum olduğu henüz bilinmiyor.

Modern dönem Türkiye-İran ilişkileri birçok açıdan istikrarlı ve yapıcı ilişkiler tarihi olarak değerlendirilebilir. İlişkilerin uzun süre iyi seviyede seyretmesinde siyasi mercilerin sorumlu davranışlarının etkisi olduğu kadar iki ülke halkının kültürel yakınlığı da rol oynamıştır. Türkiye’deki yabancılara konut satışı istatistiklerinin de ortaya koyduğu gibi Türkiye birçok İranlı için adeta ikinci adres konumundadır. Yakın dönemde de Türkiye’de AK Parti hükûmetlerinin kurulmasıyla birlikte bölgesel iş birliği ve entegrasyona yönelik çalışmalar hız kazanmış, her geçen gün gelişen ekonomik ve siyasi ilişkilerden İran da payına düşeni almıştır. Ancak Suriye Devrimi'nin iç savaşa dönüşmesinden sonra bu durum değişmiş İran basınındaki Türkiye karşıtı tutum şiddetlenmiş, özellikle Suriye’de terör örgütlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte Ankara’nın terör destekçisi olduğu yönünde çok sayıda haber, yorum ve karikatür; İran basınında yer almaya başlamıştır. Birçoğu eleştiri sınırlarını aşan ve çoğunlukla ülke liderliğini hedef alan bu tür yayınlar Türk kamuoyunda pek yer bulmamış, ikili ilişkiler mümkün mertebe Suriye krizinden korunmaya çalışılmıştır. Astana Süreci'nin başlamasıyla ilişkilerdeki gerginliğin dozu düşmüş, bu duruma paralel olarak İran basınındaki iftira ve suçlamalarda gözle görülür bir azalma yaşanmıştır. Bununla birlikte son dönemde İran basınında Türkiye’ye yönelik söylemlerin ve kullanılan dilin tekrar değiştiği müşahede edilmektedir. Bu değişimin son örneği olarak ülke lideri Ali Hamenei ile akrabalığıyla bilinen eski Paris Büyükelçisi Sadık Harrazi’ye ait diplomasi portalında bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yönelik ağır hakaretlerin yer aldığı bir yazının yayımlanması gösterilebilir. Erdoğan’ın İran için Netanyahu’dan daha tehlikeli olduğunu savunan ve Kudüs Gücünü göreve davet eden söz konusu yazının başka mecralar tarafından da alıntılanması Tahran’daki bazı kesimlerin Ankara karşısındaki tavrının değişmeye başladığının göstergesi olarak nitelendirilebilir.

Aslına bakılacak olursa Tahran’ın böylesi bir zamanda Türkiye ile ilgili olarak söylem değişikliğine gitmesi için fazla bir neden bulunmuyor. Tersine askerî, siyasi ve ekonomik baskı altındaki ülkenin komşu ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde bulunması özellikle İran halkının günlük hayatını etkileyen yaptırımların etkisini hafifletme noktasında özel önem taşıyor. Nitekim Tahran’ın Irak konusundaki tavrını yumuşatmasında ve Kasım Süleymani’nin öldürülmesinde payı olduğunu ileri sürdüğü Irak Başbakanı Mustafa Kazımi’ye olan vetosunu kaldırmasında ekonomik gerekçelerin rol oynadığı biliniyor. Hâl böyleyken sınırı geçmek isteyen Afgan göçmenlerin işkence edilerek nehre atılması ve onlarcasının hayatını kaybetmesi hadisesinin Afganistan’da infial yaratması gibi gelişmeleri ya da milliyetçi çizgileri ile bilinen bazı yayın organlarında Türkiye ve liderliğinin siyasi nezaketten uzak biçimde hedef alınmasını anlamak oldukça güç. Yine de İran’da yayımlanan yazıların satır aralarından Türkiye’ye karşı olan tavır ve söylemlerin değişmesinde yer alan etkenler arasında Tahran’daki bazı çevrelerin Ankara’nın son dönemdeki tutumuyla ilgili yanlış değerlendirmelerinin rol oynadığı anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle son aylarda Türkiye’de çeşitli basın yayın ve araştırma merkezlerinin İran ile ilgili haber ve yorumlarına cevap verme isteğinin baskın olduğu görülmektedir. Bu yaklaşım zaman zaman ilginç bir hâl alabilmekte örneğin Türkiye’nin ekonomik durumu gibi konular üzerinden tuhaf sonuçlara varılabilmektedir. Oysa son aylarda İran’ın ekseninde yer aldığı gelişmeler serinkanlı olarak değerlendirildiğinde bu gelişmelerin aktaran ve yorumlayan tarafların editoryal çizgilerinden azade zaten olumsuz bir mahiyet taşıdığı ve uluslararası arenada yer alan değerlendirmelerde de benzer vurguların öne çıktığı açıkça görülebilmektedir.

Koronavirüs Salgını ve Tartışmalı Konular

2020 yılı İran için yalnızca ekonomik açıdan değil siyasi-askerî açıdan da meydan okumalarla başladı. 3 Ocak’ta İran’ın bölgesel askerî politikalarının mimarı ve uygulayıcısı kabul edilen Kasım Süleymani’nin beraberindeki Iraklı ve Lübnanlı üst düzey kurmaylarıyla birlikte öldürülmesi, İran’ın misilleme olarak Irak’taki Amerikan üslerini hedef alırken yanlışlıkla Tahran üzerindeki Ukrayna sivil uçağını vurması bu ayın İran için oldukça sorunlu geçmesine neden oldu. Bunun yanı sıra aynı süreçte aralık ayından itibaren Çin’i etkisi altına alan ve küresel çapta yayılan koronavirüs salgınının İran’da da görüldüğünün rapor edilmesi ve 19 Şubat’ta İran’ın resmî olarak ülkedeki salgını kabul etmesi İran açısından yeni ve zorlu bir sürecin daha başlamasına neden oldu. Yönetimin salgını geç açıkladığı ve sayıları bilerek düşük göstermeye çalıştığı yönündeki suçlamalar yalnızca ülke dışındaki muhalif Farsça yayınlar tarafından değil milletvekilleri, belediye başkanları ve sağlık bakanlığı çalışanları başta olmak üzere bizzat bazı İranlı yetkililer tarafından da dile getirildi. Çok sayıda İranlı özellikle sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlarında yetkililerce üç gün boyunca yalanlanan Ukrayna uçağının düşürülmesi hadisesine atıfla bu krizle ilgili gerçeklerin de saklanmaya çalışıldığını öne sürdü.

İran’daki koronavirüs salgınıyla başlayan krize Türkiye’nin müdahil olması uzun sürmedi. Olay duyulur duyulmaz Tahran’daki meslektaşlarıyla irtibat kuran ve virüsün İran’daki kaynak noktası Kum şehrinin karantinaya alınması yönündeki görüşleri kabul görmeyen Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın önerisi üzerine daha 23 Şubat’ta İran’la önce kara ardından hava sınır kapılarının kapatılması Tahran’da tepki çekti. Bununla birlikte uyarıların yerinde olduğunun anlaşılması ve İran’daki vaka ve can kaybı sayılarının hızla artması Türkiye’ye yönelik tepkilerin uzun sürmesini engelledi. Yine de Bakan'ın bazı açıklamaları İranlı çevrelerce siyasi bir tutum olarak görüldü ve arkasında farklı motivasyonların olduğu düşünüldü. Oysa ilerleyen günlerde Ankara’nın benzer tedbirleri önce Avrupa daha sonra da tüm dünya ile ilişkilerinde uygulamaya koyması bu ithamların doğru olmadığını ve hükûmetin verdiği kararların siyasi eğilimlerden uzak teknik değerlendirmeler sonucu alındığını açıkça göstermektedir.

İran, Çin’den sonra salgının görüldüğü ilk ülkelerden birisi olması hasebiyle virüsle ilk karşılaşma safhasında teknik-tıbbi yaklaşımdan çok siyasi-askerî söyleme ağırlık vermiş, resmî basın yayın organlarında ülkenin biyolojik saldırıya maruz kaldığı ve düşmanlar tarafından İran’a özel olarak virüs üretildiği yönünde açıklamalar yer almıştır. İranlı üst düzey Sağlık Bakanlığı yetkililerinin de altını çizdiği gibi bu hatalı yaklaşımda Çin dışında salgının henüz yaygın olmaması ve tüm teknik veri ve bilgilerin Çin kaynaklı olmasının da payı vardı. Başka ülkelerde de örneği görüldüğü üzere ilk aşamalarda yönetimin salgını ve etkilerini hafife alan açıklamaları, din adamlarının “alternatif tıp” kaynaklı yaklaşımları ve mezhebi açıdan kutsal kabul edilen Kum’un karantinaya alınmasına direnmeleri can kayıplarını artırdığı gibi etkin önlemlerin alınmasını da geciktirmiştir. Yine iki başlı yönetim anlayışından kaynaklı (askerî-sivil/atanmış-seçilmiş) farklı salgınla mücadele merkezlerinin oluşturulması da mart ayı içinde İran’ın salgınla mücadelesinde önemli zorluklar yaşamasına neden olmuştur.

Buna mukabil Türkiye’nin aldığı isabetli tedbirlerle krizle mücadeleye erken aşamalarda başlaması, gelişmiş sağlık altyapısıyla salgını kısa sürede kontrol altına alıp İran da dâhil olmak üzere 80’den fazla ülkeye geniş çaplı yardımlarda bulunması İran’da, yukarıda bahsedilen arka plan çerçevesinde değerlendirildi. Aslında daha öncesinden İran basını Türkiye’nin kapıları kapatmasının ardından Türkiye’de neden virüsün görülmediği hususunda çok sayıda yayın yaparken üst düzey yetkililer bazı bölge ülkelerinin aksine İran’ın salgınla mücadelede şeffaf hareket ettiğini ileri sürdü. Türkiye'de ilk resmî vakanın açıklanmasına kadar olan süreçte Farsça basında Türkiye karşıtı haberler o kadar arttı ki “sürü bağışıklığı” yöntemini deneyerek salgının ilk aşamasında tedbir almayı reddeden Avrupa ülkelerinde yaşayan İranlılar bile Türkiye ziyaretlerinde virüse yakalandıklarını, Türkiye’nin salgını resmen açıklamaktan kaçındığını ileri sürebildi. Oysa son yıllarda ciddi eleştirilere maruz kalsa bile farklı perspektiflerden, çok dilli yayın yapan ulusal bir basına sahip olan ve hemen tüm uluslararası basın kuruluşlarının temsilcilerinin bulunduğu Türkiye’de böylesi bir salgını saklamanın mümkün olmadığı aşikârdır.

Sonuç

İranlı basın yayın organlarının Türkiye’ye ilişkin söylemlerindeki değişimin ne kadar sistematik ve kalıcı ya da ne kadar devlet içi kanatların görüş farklılığından kaynaklı geçici bir durum olduğu henüz bilinmiyor. Kesin olan şey; son dönemde bazı çevrelerce dile getirilen Türkiye’nin İran’a ilişkin haber ve yorumlarındaki tavrını değiştirdiği, bunun arkasında İran’a yönelik yeni bir siyasetin bulunduğu yönündeki değerlendirmelerin gerçeği yansıtmadığıdır. Türkiye belirtildiği üzere İran ile ilişkilere özel bir önem vermekte olup en sıkıntılı zamanlarda bile komşusu ile asgari müşterekleri gözetmiştir. Türkiye’de gözlemlenen söylemle ilgili dikkat edilmesi gereken husus, yukarıda belirtildiği ve en son dost ateşi ile bir İran lojistik gemisinin vurulup onlarca İran askerinin ölmesi hadisesinde görüldüğü üzere son altı aydır İran’la ilgili gelişmelerin birçoğunun mahiyeti itibarıyla son derece olumsuz hadiseler olmasıdır. Söz konusu gelişmeler yalnızca Türk basınının ya da araştırma merkezlerinin gündemini meşgul etmemiş tüm dünyanın dikkatini de bu bölgeye çekmiştir. Nitekim mevzubahis olaylarla ilgili farklı dillerde onlarca analiz yayımlanmıştır. Burada altı çizilmesi gereken husus Türk basın kurumlarının ya da araştırma merkezlerinin ABD yaptırımlarının yıkıcı etkisi, General Süleymani’nin öldürülmesi, yolcu uçağının düşürülmesi, koronavirüs salgının etkisi, İran gemisinin yanlışlıkla vurulması ya da Afgan göçmenlerin sınırda işkence edildikten sonra öldürülmesi gibi olaylarda İran’ın ülke içinde uyguladığı yayın yasaklarına uymasını ya da olayları Tahran’ın gözüyle değerlendirmesini beklemenin gerçekçi olmadığıdır. Unutulmaması gereken diğer bir husus da Türkiye’nin salgınla mücadelesinin temelinde dış politik kaygılar ya da kamu diplomasisi olmadığı, iki ayı aşkın tecrübenin gösterdiği gibi temel saikin ekonomik zarara yol açsa da kamu sağlığının korunması olduğudur. Türkiye ve İran’ın salgına karşı aldığı tedbirlerin yüzeysel bir karşılaştırması bile bu basit gerçeği ortaya koyacaktır. Dolayısıyla İran’daki bazı aşırı milliyetçi kesimlerin Türkiye’nin salgınla mücadelesine dair teşhis ve tespitleri doğru olmadığı gibi Türk kurumlarının İran konusundaki yayınlarının sistematik bir yaklaşım içinde olduğu iddiası da gerçekle bağdaşmamaktadır. Türkiye karşıtı yorumların iltisakları bilinen dar muhataplı mecralardan ana akım medyaya ve popüler portallara taşınmasının ilişkileri daha iyi noktaya getirmeyeceği açıktır.

Türkiye, İran, Koronavirüs Salgını, İkili İlişkiler

Irak Başbakanı Mustafa Kazımi’nin Milisler Karşıtı Son Hamlesi

Hakkı Uygur

Son gözaltı olaylarıyla düne kadar özel kalem müdürünü seçmede zorlanan bir Başbakan yerine çok daha muktedir bir Mustafa Kazımi figürü ortaya çıkmış durumdadır.

Sezar Yaptırımları ve Astana Süreci’ne Etkileri

Hakkı Uygur

Gelinen noktada Astana Süreci eğer varlığını devam ettirecekse bu ancak Cenevre Görüşmeleri ile zaten başlayan siyasi geçişe hız kazandırma yoluyla olabilecektir.