Küresel ve Bölgesel Rekabetin Türk Dış Politikası Analizlerine Yansıması

Hakkı Uygur Başkan Vekili

Mısır, Türkiye ve İran gibi bölgesel güçler, aralarındaki cüzi ihtilafları bir kenara bırakamazlarsa genişçe bir bölge kötü yönetimlerle boğuşan büyük bir Lübnan’a benzeyecektir.

Bugünlerde birbirinden farklı siyasi çizgilere sahip küresel ve(ya) bölgesel basın yayın organları ve araştırma merkezleri, Türk dış politikasının dinamiklerine dair çeşitli analizler yayımlamaktadır. Bu analizlerin kahir ekseriyetinde, jeopolitik belirsizliklerin yarattığı türbülanslar görmezden gelinerek lider analizi bazlı yorumlar tercih edilmektedir. Türkiye özeline gelindiğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın rasyonellikten uzak, agresif ve yayılmacı politikalar izlediği ve bunun kendisinin dünya görüşünden ve tarih algısından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından da dile getirilen benzer tahlillerde genellikle; İslamcılık, Yeni Osmanlıcılık, hilafet, sultanlık ve otoriterlik gibi kavramların sıkça kullanıldığı görülmektedir. Öte yandan liderlerin dünya görüşlerinin ve ideolojilerinin iç ve dış politika yapımında önemli rol üstlendiği bir sır değil. Bu bağlamda 2002 yılından beri iktidarda bulunan AK Parti’nin ve liderinin, Türkiye’nin tarihsel misyonu ile ilgili olarak iddialı söylem ve hedeflerinin olduğu da biliniyor. Bununla birlikte mevcut politikalar yalnızca Türkiye Cumhuriyeti tarihi baz alınarak değerlendirildiğinde bile Ankara’nın bugün itibarıyla geniş bir coğrafyada izlediği dış politikanın hatta belirsizlik ve krizleri en uygun şekilde değerlendirme çabasının aslında ciddi bir süreklilik gösterdiği anlaşılacaktır.

Ülke tarihinde zor şartlar altında dahi güçlü bir dış politika uygulanmaya çalışılmıştır. I. Dünya Savaşı’nın istisnai şartlarından kaynaklanan büyük yenilginin etkisi altında kabul edilen Lozan Antlaşması’nın belirlediği sınırlar, Cumhuriyet’in kurucu kadroları açısından bile hiçbir zaman nihai nüfuz alanı olarak kabul edilmemiştir. Musul ve Kerkük üzerindeki tarihî hakların gerçekleşmesi mümkün olmadıysa da 1939 yılında Hatay’ın ana vatana katılması hadisesinde olduğu gibi Türkiye “sömürgeci” Fransa’nın bölgeden çekilmesini değerlendirmiş ve Selçuklulardan beri Türk yurdu olan Hatay’ı diplomatik yöntemlerle tekrar Anadolu’ya katmıştır. 1974’te Yunan askerî cuntasının Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği darbe de Ankara’nın tarihsel ve kültürel olarak Anadolu’nun uzantısı olarak gördüğü bölgede kapsamlı bir barış harekâtı gerçekleştirmesine olanak sağlamış ve neticede Kıbrıs’ta yaklaşık 50 yıldır süren barış ve huzur iklimi ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş esnasında meydana gelen son operasyonun ardından Türkiye farklı yaptırımlara maruz kalsa da bu durum, Ankara’nın temel Kıbrıs stratejisinde bir değişikliğe neden olmamıştır. Yine “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyası” söyleminin Türkiye’nin görece en zayıf olduğu 90’lı yılların koalisyon hükûmetlerince dillendirilmesi de Ankara’nın süreklilik taşıyan siyasi bilincinin göstergesi olmuştur.

Bugün gelinen noktada ise 1991 yılında, ABD öncülüğündeki Batı Bloku’nun Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra duyurduğu nihai zafer ilanının aslında geçici bir teneffüs zili olduğu anlaşılıyor. Küresel kapitalist sisteme ciddi bir tehdit teşkil etmediği düşünülen Çin’in, son 40 yılda kaydettiği muazzam büyüme sonucu birçok kritik ve stratejik alanda ABD’yi geçmesi Washington’da alarm zillerini çaldırmış durumda. ABD ise kısa süre içinde etkin tedbirler almaması durumunda Çin’in sıkça vurgulanan “barışçıl yükselişinin” kendisine küresel liderliği kaybettirebilecek çarpıcı bir yükseliş olacağının farkında. Bu durum özellikle yapay zekâ ve 5G gibi yüksek teknolojinin en belirgin olduğu alanlarda kendisini göstermekte. ABD tam da bu noktada İngiltere ve İsrail gibi geleneksel müttefiklerini Çin merkezli teknoloji firmalarından uzak tutabilmek için kimi zaman tehdit diline de başvurduğu aşırı bir önlem geliştirme çabası içerisinde. ABD’nin Çin karşıtı adımları yalnızca teknoloji ve geleneksel müttefikler ile de sınırlı değil. Ülkenin son dönemlerde yeni ittifak arayışları oldukça dikkat çekici. Ülke özellikle Güney ve Doğu Asya’da yeni ittifak çabalarına yönelerek Japonya, Avustralya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkeleri Çin karşıtlığı ile bir araya getirmeye çalışıyor. Buna karşın Pekin de boş durmuyor. Son dönemde Afrika ülkeleri ve Pakistan gibi önemli İslam ülkeleriyle son derece stratejik ilişkiler geliştirmiş durumda. Ayrıca “Bir Kuşak Bir Yol Projesi” kapsamında ilerlemeye ve birçok ülke ile stratejik ilişkilerini güçlü tutmaya devam etmektedir.

Asya’da yoğunlaşan ve şiddet derecesi net kestirilememekle birlikte önümüzdeki yıllarda devam edeceği kesin olan ABD-Çin gerilimi, bölgesel güçleri de yakından ilgilendirmektedir. Bu ülkelerin bir kısmı gerilimde doğrudan tarafken bir kısmı tarafsızlığını mümkün olduğunca korumaya çalışmaktadır. Güneydoğu Asya’da tarafsız pozisyonu ve stratejik konumu ile Endonezya ön plana çıkarken Batı Asya’da tarihsel süreçte genel olarak ABD ile iyi ilişkiler içinde olan ancak 15 Temmuz darbe girişimi ile ilişkilerinde çeşitli sorunların yaşandığı, tarihsel ve stratejik derinliği ile etki alanı giderek genişleyen Türkiye ön plana çıkmakta. Diğer önemli bir bölgesel güç olan İran ise Suriye Krizi’nden beri yaşadığı aşırı yayılmanın sonucunda maruz kaldığı kapsamlı yaptırımlarla soluğu kesilmiş bir hâlde ve içinde bulunduğu çöküşten kurtulmak için Çin ile uzun vadeli stratejik bir anlaşma yapma peşinde.

Özetlenen genel resim dikkate alındığında, Türkiye ve liderliği hakkında kaleme alınan analizlerin büyük çoğunluğunun analizden ziyade bölge halklarını ve liderlerini etkileme amacıyla kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Bunun nihai hedefi de bölgesel belirsizlikten faydalanarak son “İsrail-BAE normalleşme anlaşmasında” olduğu gibi İsrail’e, yakın ilişkide olduğu BAE gibi ülkelere ve bazı devlet dışı silahlı aktörlere alan açma çabasıdır. Bölgesel istikrarsızlığın temel nedenlerinden biri olan İsrail’in işgali ve yayılmacılığı, bölge kamuoyu nezdinde abartılı Türk ve bazen de İran tehdidi söylemleriyle “denize düşen yılana sarılır” anlayışıyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Her ne kadar sadece 50 yıllık devlet geleneğine sahip BAE’nin bu tür adımlar atması normal olsa da köklü Arap devletlerinin uzun vadeli ve bölgesel iş birliğini önceleyen yaklaşımları benimsemesi, bölgenin huzur ve refahı açısından zaruridir. Fosil enerji kaynaklarının önemini yitirmeye başladığı, aşırı nüfus artışının ve kıt su kaynaklarının gıda güvenliğini tehdit ettiği ve salgın hastalıkların ekonomileri derinden sarstığı bu dönemde, dünyada ayakları üzerinde kalabilecek az sayıdaki bölge ülkesinin kapsamlı bir iş birliğine gitmekten başka çaresi yoktur. 10 yıl önce kaçırılan fırsat bu kez de değerlendirilemez ve Mısır, Türkiye ve İran gibi bölgesel güçler aralarındaki cüzi ihtilafları bir kenara bırakarak geleceğe odaklanmazlarsa genişçe bir bölge açlık, fakirlik ve kötü yönetimlerle boğuşan büyük bir Lübnan’a benzeyecektir.


Bu makale ilk olarak 9.9.2020 tarihinde TRT Farsça'da yayımlanmıştır.

https://www.trt.net.tr/persian/brnmh-h/2020/09/09/bztb-rqbthy-jhny-mntqhy-dr-tfsyr-mrbwt-bh-syst-khrjy-trkhyh-1487876

Türkiye, Türk Dış Politikası, Orta Doğu, ABD, Çin

İran’da Tartışmalı İdam: Nevid Efkari

Hakkı Uygur

İran’ın içinde bulunduğu zorlu sosyal ve ekonomik koşullar, kamu vicdanını yaralayan bu tür uygulamaların giderek daha fazla tepki çekmesine neden oluyor.

BAE-İsrail Yakınlaşması İran Açısından Ne Anlama Geliyor?

Hakkı Uygur

BAE-İsrail yakınlaşması İran açısından güvenlik, askerî ve ekonomik yönden potansiyel tehdit unsurları barındırmaktadır.