Modern İran Tarihi

14.05.2018
Sertaç Sarıçiçek Araştırmacı, Kültür ve Toplum

Modern İran Tarihi

Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009), Çev. Dilek Şendil. 285 sf.

ISBN: 9789944885676

Yaşayan en önemli İran tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Ervand Abrahamian’ın 1982 yılında Princeton Üniversitesi Yayınlarınca neşredilen Iran Between Two Revolutions (İki Devrim Arasında İran) başlıklı kitabı yayımlandığı dönemde büyük ses getirdiği gibi hala 20. yy’da alanında neşredilmiş en önemli eserlerden biri olarak kabul edilmektedir. O tarihten önce ve sonra birçok yayına imza atan Abrahamian’ın Modern İran Tarihi adlı eseri, yazarın modern İran tarihi alanındaki birikimini yansıttığı ve hem uzmanların hem de İran’ı merak eden diğer okurların yararlanabileceği önemli bir eserdir. Akademik hayatına İngiltere’de başlayan Ervand Abrahamian, Oxford ve Columbia üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulunmuş ve akademik kariyerine Princeton ve New York Üniversitelerinde devam etmiştir.

Abrahamian, Modern İran Tarihi eseri Weberci bir perspektife sahiptir. Weberci terminolojiden çıkan terimlerle ifade edilecek olunursa İran’da devletin patrimonyal yapıdan merkezin çevreye egemen olduğu bürokratik modern devlet yapısına dönüşüm süreci kitabın ana konusunu oluşturmaktadır. Yazarın ele aldığı zaman aralığı ise İran’da modern bir devlet inşa etmeye yönelik devreye sokulan reformların başladığı 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyılı kapsamaktadır. Bu bağlamda kitabın ilk bölümünde Kacarlar dönemi incelenmektedir. Abrahamian bu dönemde, devleti hanedan ve onun yakınında bulunan saray görevlileriyle sınırlı bir yapı olarak değerlendirir. Bu dönemde devletin ve onu temsil eden yegâne güç merkezi olan Kacar hanedanının gücü, başkent Tahran’ın dışında sınırlı bir nüfuz alanına sahiptir. Modern devletin oluşumu için gerekli bürokratik yapı henüz tesis edilemediğinden bu dönemde merkezileşme tamamlanmamış ve ülkenin her bölgesine hizmet ulaştırılamadığı gibi siyasi güç de sirayet etmemiştir. Bu durum devleti taşrada hakimiyetini sağlamak amacıyla konargöçer aşiret liderleri, toprak sahibi aileler, din adamları (müçtehitler) ve zengin tüccar aileleri gibi yerel güç odaklarıyla iş birliği ve ittifak yapmak durumunda bırakmıştır.

Zayıf bürokrasinin yanında devletin saray muhafızlarından ibaret olan askerî gücü ve yeterli sayıda düzenli bir merkezî orduya sahip olmayışı askerî alanda da taşradaki aşiret kuvvetlerine muhtaç olmayı beraberinde getirmiştir. Bütün bu hususlar da devletin merkezî gücünü sınırlayan etkenler arasındadır. Taşradaki aşiret kuvvetleri o denli güçlüdür ki bazen merkezî hükümetin otoritesini hiçe sayarak başkent Tahran’ı tehdit edecek konuma gelmektedirler. Devlet siyasi varlığını devam ettirebilmek için çevredeki yerel güçler arasındaki mücadelelerden yararlanmakta, birini ötekine hasım kılarak güçlerini tüketmelerini amaçlamakta ve taraflar arasında hakem rolü oynayarak her iki tarafa da otoritesini kabul ettirme siyasetini izlemektedir.

Abrahamian, merkezî bürokrasinin gelişimi için gerekli reformlara Nasıreddin Şah döneminde başlandığını belirtir. Bu dönemde Batıdan örnek alınarak modern bakanlıklar kurulmuştur. Fakat yazarın ifadelerine göre bu dönemde birçok bakanlığın kendisine ait ne bütçesi ne de kendisine ait bir binası bulunmaktadır ve yalnızca belgelerde adı geçen hayalet kurumlar olarak nitelendirilmektedir.  

Meşrutiyet deviminin ele alındığı ikinci bölümde ise Abrahamian, İran’da bu çok aktörlü siyasî yapı ile meşrutiyet rejiminin kaderi arasında bir neden sonuç ilişkisi kurar. Fakat yazarın ifadeleriyle ironiktir ki siyasî aktörlerin çokluğu ve merkezî hükümetinden zayıflığından dolayı çevrenin merkez üzerinde gücünü kolay kabul ettirebilmesi sayesinde meşrutiyet rejimi sorunsuz bir biçimde kurulabilmiş fakat yine aynı sebeplerden dolayı varlığını uzun süre devam ettirememiştir. Merkezi bürokrasiden yoksun devlet, siyasi açıdan çok parçalı İran topraklarının tümünde meşruti rejimi hâkim kılmayı başaramamıştır.

Abrahamian meşrutiyeti kuran fikir kadrosunun, Nasıreddin Şah dönemindeki atılan eğitim reformlarıyla oluşan modern okullardan yetişmiş devlet adamları olduğunu belirtir. Bu okulların başında 1852 yılında kurulan Darulfünun gelir. Tahran haricindeki diğer bölgelerde de fakülteler ve lise muadili okullar açılmaya başlanmıştır. Bunun yanında kitap ve gazete yayınlayan matbaaların artışı İran’a Batılı siyasi fikirlerin toplum arasında yayılmasını sağlamaktadır. Eğitim reformlarıyla gelişen aydın zümre bu reformları hayata geçiren Şah’a ve onun monarşi rejimine karşı öfke duymaya başlayacak ve 1896 yılında meşrutiyet yanlısı birisi Rey’deki Şah Abdulazim Türbesini ziyareti ettiği sırada Şah’a suikast düzenleyecektir. Abrahamian’ın ifadeleriyle bu olay Kacar saltanatının ve monarşinin sonunu simgelemektedir. 

Abrahamian meşrutiyetin ilanında söz konusu reformları uzun dönemli nedenler, ülkenin 1904-1905 yılları arasında yaşadığı malî kriz ve enflasyon gibi hususların ise kısa dönemli nedenler olduğunu belirtmektedir. İngiltere ve Rusya’ya karşı borçlanma, borçlarla elde edilen paranın Muzafereddin Şah zamanında yurt dışı seyahatler ile sarayın lüks tüketimine harcanması ve borçların ödenmesi için ülkenin gümrük gelirlerine yabancılar tarafından el konulması, İran’da meşrutiyet lehine oluşan rejim değişikliği sürecinin başlamasında etken olan ekonomik sebepler arasında yar alır. Söz konusu ekonomik sorunların Tahran’daki geleneksel tüccar ve esnaf kesimi (bazarîler) arasında öfkeye neden olması ve Şii ulemanın tüccarın yanında yer alması Şah’a karşı toplumda oluşan tepkinin ve ayaklanmanın boyutlarının büyümesine ve Muzaffereddin Şah’ın baskılara dayanamayarak 5 Ağustos 1906’da meşrutiyeti ilan etmesine neden olmuştur. Fakat meşrutiyet rejiminin teminatı olan anayasasının kabulü ve seçimlerle iş başına gelecek olan parlamentonun açılması Muzaffereddin Şah’tan sonra iktidara gelen Muhammed Ali Şah döneminde hayata geçecektir.

Abrahamian ayrıca İran’daki meşrutiyet rejiminin, bir önceki monarşi döneminden devraldığı kronik problemler olan merkezî hükümetin taşrada yerel güç odakları üzerinde tam kontrol sağlayamaması ve vergi sisteminin ıslahıyla birlikte düzenli gelire sahip mali sistemin tesis edilememesi gibi sorunların üstesinden gelmeyi başaramadığını vurgulamaktadır. Söz konusu problemler, iç siyasi çekişmeler ve yabancı güçlerin işgaliyle geçen meşrutiyet döneminin sorunları 1925 yılından itibaren İran’da iktidarı ele alan Şah Rıza Pehlevî döneminde çözülecektir.

Abrahamian’ın “askerî monarşi” adıyla zikrettiği ve kitabın da üçüncü bölümünü oluşturan bu yeni dönemde Şah Rıza Pehlevî, güçlü bir ordu ve bürokrasiye dayanan merkeziyetçi devletin oluşumu için ilk ciddi adımları atan kişi olarak zikredilmektedir. Silah altına alınan asker sayısındaki artış ve bürokrasi kadrolarının genişlemesinin yanı sıra valilerin artık Kacarlar döneminde olduğu gibi yerelde hüküm süren yarı bağımsız toprak sahipleri arasından seçilmeyip doğrudan merkezi hükümet tarafından atanan devlet memurları veya askerlerden meydana gelmesi bu yönde atılan en önemli adımlardır.  Ordunun büyümesi, vergi sisteminin ıslahı ve merkezî hazinenin oluşturulması gibi reformlarla mümkün olabilmiştir. İran mali sistemi bu dönemde devlet bütçesini her yıl düzenli biçimde hazırlayacak olgunluğa erişmiştir. Artık vergi tahsil edilemeyen veya önceki yıllara göre vergi borcu olan bölgelerden kolaylıkla devlet hazinesine gelir elde edilebilmektedir. Mali reformlarla güçlenen ordu Şah Rıza dönemindeki merkeziyetçi politikalara karşı başlatılan Gilan’da Küçük Han ve Cengelîler isyanını, Tebriz’de Hıyâbânî ve Kürdistan’daki İsmail Ağa Simko önderliğindeki isyanları bastırmakta başarılı olmuştur. Ayrıca Tahran’a karşı sürekli başkaldıran konargöçer aşiretler üzerine ülke genelinde geniş çaplı bir askerî kampanya başlatılarak her biri birer tehdit olmaktan çıkarılmıştır.

Abrahamian, ordunun sayıca kalabalıklaşmasını ve güçlenmesini sağlayan etkenlerden biri olarak zorunlu askerlik uygulamasının bu dönemde başlamış olmasını gösterir. Yazar bu uygulamayla kışlaların yurttaşlık bilincinin aşılandığı birer eğitim ocağı hâline geldiğinden ve burada silah altına alınan erlerin kendi memleketlerindeki toprak sahiplerine ve aşiret unsurlarına bağlılık hislerinin zayıflatılarak yurttaşlık kavramı üzerinden doğrudan rejime olan sadakat duygularının güçlendirilmeye çalışıldığından bahsetmektedir. Ayrıca bu dönemde kışlalarda Farsça eğitiminin verilmeye başlanmasıyla bu dili bilmeyen İran nüfusunun neredeyse yarısı devletin resmî dilini öğrenmeye başlamış ve bu sayede dil üzerinden ortak bir ulus kimliğinin inşa edilmeye çalışılmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında İran’ın İngiliz ve Rus kuvvetlerince yeniden işgali ve 1941 yılında Rıza Şah’ın tahtı oğlu Muhammed Rıza’ya terk ederek ülkeden ayrılması ile başlayıp 1953 yılındaki darbeyle sona eren ara dönem, saray-patronaj ilişkisinin zayıfladığı ve taşradaki ayanın yeniden siyasete hâkim olduğu bir zaman aralığıdır. Muhammed Rıza Şah bu dönemde meclise müdahale etmeyeceğine dair yeminde bulunmuş ve taşradaki aristokrat kesim meclise tekrar hâkim hâle gelmişlerdir. Abrahamian bu sebeple söz konusu döneme “feodal demokrasi” adlandırmasını uygun bulmaktadır. Toprak sahipleri haricinde kentli orta sınıf ve işçi sınıfı ise bu dönemde güç kazanan Sosyalist Tudeh Partisine ve Millî Cephenin temsil ettiği milliyetçi harekete destek vermiştir.

1950’li yıllarda güçlenen Millî Cephe hareketinin başında bulunan Başbakan Musaddık, kendisi de toprak sahibi bir ailenin çocuğu olsa da toprak sahiplerinin İran siyasetindeki gücünü kırmak istemiştir. Ancak Musaddık’ın hükûmetin başında bulunduğu dönem pek uzun sürmemiş, İran petrolünü işleme imtiyazını Anglo-Iranian Oil Company’den alıp devlet tarafından kurulacak yeni ve millî bir petrol şirketine devretmek istemesi 1953 yılında iktidardan darbeyle uzaklaştırılmasına neden olmuştur. 1953 Darbesi, Millî Cephe ile birlikte Tudeh Partisi’nin de İran siyasi hayatındaki nüfuzunu büyük ölçüde azaltmıştır. Yazar, 1953 Darbesi’nin bir sonucu olarak İran siyasetinde sosyalist ve milliyetçi grupların gücünün zayıflamasının siyasal İslam’ın güçlenmesinde etkili olduğunu ve bu sebeple 1979 İslam Devrimi’nin köklerinin 1953 yılında dış müdahale ile gerçekleşen darbeye kadar uzandığı fikrini savunur.

Kitabın beşinci bölümü, 1953 Darbesi’yle başlayan ve Muhammet Rıza Şah’ın saltanat yıllarını kapsamaktadır. Bu bölümde okurlara açıklanmak istenen asıl konu, İran toplumunun İslam Devrimi’ne nasıl sürüklendiğidir. Abrahamian, Muhammed Rıza Şah’ın da ABD ve İngiltere’nin desteğini arkasına alarak tıpkı babası gibi saraya bağlı ordu ve bürokrasi üzerinden İran’da güçlü bir merkezî devlet kurmaya çalıştığı anlatılmaktadır. Bu dönemde de ordunun ve bürokrasinin mevcudu dikkati çeken bir ölçüde artış göstermiştir. Devletin kadro açısından büyümeye gitmesiyle artan maliyetler ise devletin petrol gelirlerindeki artışla finanse edilmiştir. Abrahamian, Muhammed Rıza Şah döneminde devletin artık yalnızca kentler ve ilçelerdeki sınırlı sayıda halk kesimine değil en ücra köylere dahi ulaşabilen bir bürokrasi ağına sahip olduğunu belirtmektedir.

Beşinci bölümde tartışılan ana konulardan biri Şah Muhammed Rıza’nın 1962 yılında başlattığı “Beyaz Devrim” adıyla anılan ekonomik programdır. Abrahamian sonuçları itibarıyla bu programı, 1953’teki Musaddık Darbesi’nden sonra İslam Devrimi’nin zeminin hazırlayan ikinci en önemli hadise olarak görmektedir. Beyaz Devrim, hukuk ve ekonomi gibi birçok farklı alanda dönüşümü içeren bir reform programı olmasına rağmen yazar, programın toprak reformu yönüne eğilmekte ve tarım arazilerinin ayan sınıfının elinden alınıp köylüyü toprak sahibi yapmayı amaçlayan reformun yarattığı toplumsal sonuçlara mercek tutmaktadır. Yazara göre Beyaz Devrim ile geleneksel toprak sahibi kesimin ekonomik gücü sarsılmış ve buna paralel olarak siyasetteki gücü azalmıştır. Fakat aynı zamanda köylünün ayandan bağımsız birer zirai üretici hâline getirilmesinde başarısız olunmuş köylünün zirai faaliyetini devam ettirebilmesi için yeterli destek verilemeyince köylü toprağını terk etmek zorunda kalarak köylerden kentlere göç hızlanmıştır. Bu durum da kentlerde yoksulluk içinde yaşayan, kalabalık işsiz kitleleri meydana getirmiştir.

Toprak sahiplerinin boşalan yerini ise artık saraya yakın duran kapitalist girişimciler devralmıştır. Dönemin “damlama teorisi” olarak adlandırılan iktisadi planına göre artan petrol gelirleri saraya yakın olan bu iş adamlarına aktarılmış, bu sayede yeni oluşacak millî sermayedarlar ülkedeki sanayi ve ziraat sektörlerine yatırım yaparak alt tabakalardaki halkın da istihdamı ve ekonomik refahı temin edilecektir. Fakat sermaye toplumun aşağı kesimlerine inmeden sermaye sahiplerinin elinde harcanan lüks tüketimle boşa savrulmuş ve sosyal sınıflar arasında ciddi sosyoekonomik dengesizlik ve gelir adaletsizliği görülmeye başlanmıştır. Son olarak din alanına el atan devletin ulemanın elinde bulunan vakıfların mali özerkliklerini kaldırarak buraları hazineye aktarmaya çalışılması, ellerinden arazileri alınan toprak sahipleri, köylerinden açlık tehlikesiyle büyük kentlere göç etmek zorunda kalmış halk yığınlarının yanında Şii ulemanın da rejime tepki duymaya başlayan kesimler arasına katılmasına neden olmuştur.   

Muhammed Rıza Şah’ın bütün bu muhalif kesimlerle mücadele etmek için tek partili siyasal sisteme geçildiğini duyurması ve Restâhîz (Diriliş) adını verdiği bu partiye üye olmak istemeyenleri vatana ihanetle suçlaması İslam Devrimi’yle noktalanan toplumsal huzursuzluğu perçinleyen son aşamadır.  

İslam Devrimi ve sonrasına değinen altıncı bölümde ise yazar, devrimin hemen ardından kurulan cumhuriyetin ideolojik temeli ve anayasa metni üzerine Şii ulemayla liberal ve seküler siyasetçiler arasında yaşanan tartışmaları anlatır. İlk grubu; devrim lideri Humeyni ve Şii din adamları, ikincisini ise İslam Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı Mehdi Bâzergân ve Millî Cephe hükûmetinden arda kalan siyasetçiler temsil etmektedir. Humeyni ve taraftarları velayet-i fakih doktrini ve Meclis-i Hubregân / Uzmanlar Meclisi yapısının anayasada yer alarak kurumsallaşmasını desteklemişler, Bâzergân ve arkadaşları ise bu kavramların halk egemenliği ilkesine aykırı olacağı ve ulemayı ülkenin idaresinde tek hâkim sınıf hâline getireceği fikriyle karşı çıkmışlardır. Yazar, Humeynî’nin tavizsiz vermeksizin anayasayı kendi istediği şekliyle 1 Nisan 1979 günü referanduma götürerek halka kabul ettirdiğini ve 4 Temmuz 1979 günü ABD Büyükelçilik binası baskınıyla kendileri lehinde oluşan siyasi ortamdan yararlanarak Bâzergân ve ekibini siyasetten tasfiye etmeyi başardığını belirtmektedir.

Bunun yanında Abrahamian, liberal kesim ile Ayetullah Şeriatmedâri gibi Humeyni’nin velayet-i fakih doktrinine tepki gösteren geleneksel Şii ulemanın referanduma katılmadıklarını, Şeriatmedâri’nin memleketi olan Azerbaycan ve Sünni nüfusu barındıran İran’ın Kürdistan ve Belucistan gibi eyaletlerinde de oldukça az bir katılımın olduğunu belirterek anayasadaki sistemin, zorla dayatılan bir düzen ve meşru zemini eksik bir metin olduğunu vurgulamaktadır.

Altıncı bölümde öne çıkan bir diğer konu da ABD Büyükelçiliği baskını ve rehine krizinden sonra İran’a ABD ve Batı dünyası tarafından uygulanan ambargo ve yaşanılan ekonomik kriz meselesidir. Abrahamian, ambargo ve ekonomik krizin, yeni kurulan İslam Cumhuriyeti rejiminin daha fazla ayakta kalmasına imkân tanımayacağı doğrultusunda tartışmaları ortaya çıkardığını fakat 1980’de başlayan ve sekiz yıl süren İran – Irak Savaşı’nın yarattığı ortak tehdit algısının içerideki siyasi muhalefetin sesini susturduğunu ve rejimin içeride gücünü sağlamlaştırmasını sağladığından bahsetmektedir.

Abrahamian, daha önce olduğu gibi bu dönemde de ordu ve bürokrasinin genişlemeye devam ettiğini belirtir. Ancak büyüyen devlet, Pehlevîler döneminde olduğu gibi tüm sivil toplum üzerinde kontrol sağlamaya çalışan bir mekanizma özelliğinden çıkmış aksine toplumun bir parçası hâline gelmiştir. Devlet artık yalnızca şahın kişiliğinde veya saray kurumuyla temsil edilen bir olgu değil, toplumun içerisinden çıkan farklı siyasi grupların rekabet edebildikleri bir alan hâline gelmiştir.

Abrahamian kitabın son kısmında sözlerini, devlet ve toplum düzeyinde baş döndürücü bir dönüşüm süreci geçirdiği 20. yüzyıl sonunda İran’ın Orta Doğu coğrafyasında bölgesel bir güç konumuna gelmiş olduğunu, bünyesinde farklı etnik grupları tek bir kimlik etrafında bütünleştirmeyi başarmış bir ulus devlet olabilmeyi başardığını ve ülke topraklarında en ücra yerlere dahi ulaşabilen bürokrasi ağını kurarak modern bir devlet mekanizmasına kavuştuğunu ifade ederek bitirir.

Modern İran Tarihi’nin bahsedilen konular ışığında; 20. yüzyılda İran’daki siyasal ve toplumsal gelişmeler, İslam Devrimi’ne giden süreçte hangi gelişmelerin devrimin gerçekleşmesinde rol oynadığı, devlet oluşumunun merkeziyetçi bir yapıya dönüşümü süreci ve sivil toplum ile devlet arasındaki ilişkiler gibi farklı konulara ilgi duyan araştırmacılar tarafından mutlaka başvurulması gereken bir kaynak eser niteliği taşıdığı söylenebilir.