Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Devrim ve Meşrutiyetçilik

20.11.2020

Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Devrim ve Meşrutiyetçilik

Nader Sohrabi, Revolution and Constitutionalism in the Ottoman Empire and Iran, Cambridge University Press, 2014, 447 sayfa.

ISBN: 978-1107458901


Nader Sohrabi, Revolution and Constitutionalism in the Ottoman Empire and Iran (Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Devrim ve Meşrutiyetçilik) başlıklı kitabında Osmanlı İmparatorluğu ve İran’ın aynı yıllarda tecrübe ettiği meşrutiyet devrimlerini, bu ülkelerin siyasi ve sosyal yapılarını dikkate alarak incelemiştir. Kitap, iki ülkenin farklı olarak ele alındığı iki ana ve toplamda yedi ara bölümden oluşmaktadır. Kitabın farklı bölümleri, Sohrabi’nin farklı zamanlarda yayımlanmış makalelerine dayanmaktadır. Sohrabi, kitap boyunca temel olarak niçin Osmanlı Devleti ve onun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni sistemi korumakta İran’a göre daha başarılı olduğu sorusuna cevaplar aramaktadır. Yazar, yöntem olarak sosyal bilimler ve tarihyazıcılık gelenekleri arasında bir dengeye ulaşabilmek adına iki ülkedeki devrim sürecini küresel, bölgesel ve yerel bağlamlarda incelemiştir. Buna ilaveten karşılaştırma, genelleme ve nedensellik gibi araçları, dönemin kronolojisini yeniden inşa ederken kullanarak analitik bir anlatı oluşturabilmiştir. Kendisinin de ifade ettiği gibi eser, bu yönüyle geleneksel tarih anlatılarından ayrılmaktadır.

Sohrabi, Osmanlı ve İran meşrutiyet devrimlerinin oluşumunda bölgesel ve yerel dinamiklerin, küresel meşrutiyetçi modelle etkileşiminin belirleyici olduğunu savunmaktadır. Fransız Devrimi’nden Bolşevik İhtilali’ne kadar olan zaman dilimindeki meşrutiyetçi küresel siyasi kültür, dünyanın farklı coğrafyalarında benzer kurumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Osmanlı ve İran meşrutiyet hareketlerine ortak bölgesel niteliklerini veren özelliklere gelince bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı benzer sorunlar, bu ülkelerdeki entelektüellerin meşruti rejimi, devleti içeride ve dışarıda güçlendirecek bir enstrüman olarak görmesine sebep olmuştur. Ayrıca Osmanlı ve İran entelektüelleri, meşrutiyeti halka yaymak ve ulemanın desteğini almak için meşrutiyet adına İslami bir gelenek icat etmişlerdir. Yazara göre iki devletin ve toplumun farklı yerel özellikleri, meşrutiyet deneyimlerinin iki ülkede farklı şekillerde oluşmasına sebep olmuştur. Bu yerel özelliklerin belki de en önemlisi, iki devletin yapıları arasındaki farklılıktır. Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat Dönemi reformları sayesinde İran’a göre daha merkezî bir bürokrasi kurabilmiştir. Osmanlı maliyesi de reformları gerçekleştirmek için gereken kaynağı bulmada daha başarılı olmuştur. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda modern okullardan yetişen, Meşrutiyet’e sahip çıkan ve eğitimli bürokratlardan oluşan bir orta sınıf meydana gelmiştir. II. Abdülhamid Dönemi’nde Meşrutiyet’in ilanını uzun süre planlayan ve nihayet gerçekleştiren, gerçekleştirdikten sonra da çeşitli yollarla yeni rejimi koruyan bu sınıftır. İran Meşrutiyeti ise böyle bir kitlenin desteğinden mahrumdu.

“Revolution and the Neopatrimonial State” (Devrim ve Neopatrimonyal Devlet) başlıklı birinci bölümde; II. Abdülhamid Dönemi modernleşme anlayışı, bu dönemde bürokrasinin ağırlığının Babıali’den Yıldız Sarayına kayması ve Jön Türklerin “istibdat” olarak adlandırdıkları II. Abdülhamid idaresine muhalefet nedenleri irdelenmektedir. Sohrabi, Osmanlı reformlarını üç döneme ayırmıştır: III. Selim ve II. Mahmut dönemleri, Tanzimat Dönemi ve üçüncü olarak II. Abdülhamit Dönemi. Sohrabi’ye göre II. Abdülhamit Dönemi modernleşme anlayışı, Avrupa örnek alınarak yapılan reformların, imparatorluğun dinî ve bürokratik gelenekleriyle uzlaştırılma girişimi olarak özetlenebilir. Yazar, Tanzimat Dönemi’nde Saraya karşı güç kazanan Babıali’nin etkisinin azalıp Sultan’ın ikamet ettiği Yıldız Sarayı bürokrasinin önem kazanmasının, yeni rejimin “neopatrimonyal” niteliğini gösterdiğini belirtmektedir. Neopatrimonyal devletten kasıt; bir yandan Tanzimat’tan bu yana ikame edilen modern ve rasyonel bürokratik pratiklerin devam ettirilmesi öte yandan da devlette saltanat kurumuna ve sultanın şahsına bağlılığın öne çıkmasıdır. Tanzimat Dönemi eğitim reformlarının bir sonucu olarak bürokrat yetiştirmek için kurulan Mekteb-i Mülkiyeden derece ile mezun olan öğrencilerin Yıldız Sarayında görevlendirilmesi idarenin neopatrimonyal niteliğini gösteren bir örnektir. Buna karşın Jön Türkler, II. Abdülhamit idaresini geleneksel ve ilerleme düşmanı olarak görmüştür. Ayrıca terfilerin liyakate göre değil, sadakate göre yapılması ve hak ettikleri makamlara gelemediklerini düşünmeleri onları rejime muhalefete itmiştir.

“The Young Turk Revolution and the Global Wave” (Jön Türk Devrimi ve Küresel Dalga) başlıklı ikinci bölümde, küresel etkinin Osmanlı’da Meşrutiyet’in ilanını nasıl etkilediği tartışılmaktadır. Ayrıca bu hareketi etkileyen iç etmenlerin, dışarıdaki gelişmelerle kesişimi de bu bölümde konu edilmektedir. Sohrabi’ye göre Fransız Devrimi, meşrutiyet hareketlerine tarihsel bir arka plan sağlamıştır. Buna rağmen Fransız Devrimi ve ideolojisi, Jön Türklerin meşrutiyetçiliğini açıklamaya yetmez. Başlarda Gustave Le Bon’un kitle teorisinden etkilenerek şiddet hareketlerini kınayan Jön Türkler, idareyi yukarıdan bir askerî darbe ile almayı planlıyorlardı. Zira halk tabanına yayılmış bir devrim, etnik ve dinî farklılıkları gün yüzüne çıkarıp çatışmayı körükleyebilirdi. Ancak entelektüel açıdan farklı düşünseler de en azından bazı Jön Türklerin, popüler bir devrim fikrini küresel, bölgesel ve yerel gelişmelerin etkisiyle benimsemeye başladığı görülür. Bu bağlamda, halk tabanına yayılmış 1905 Rusya ve 1906 İran devrimleri, başarılı bir devrim ihtimalini Osmanlı entelektüellerine gösteren örnekler olarak öne çıkmıştır. Bunlara ek olarak Anadolu’daki vergi isyanları ve Makedonya’daki çete örgütlenmelerinin İttihatçı subaylar tarafından benimsenmesi, Osmanlı’da Meşrutiyet’i şekillendiren etmenler olarak değerlendirilmektedir. Nihayet Britanya ve Çarlık Rusya’sı arasında yapılan ve İmparatorluğun paylaşılmasını öngören Reval Görüşmeleri’nin açığa çıkması ve İttihatçıların bir kısmının yönetim tarafından deşifre edilmesi Meşrutiyet Devrimi’ni tetikleyen unsurlar olarak değerlendirilmektedir.

Kitabın üçüncü bölümü “Constitutional and Extra-constitutional Struggles” (Meşruti ve Meşrutiyet Dışı Mücadeleler) başlığını taşımaktadır. Bu bölümde, Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakkinin (İTC), Meclisi ve yürütmeyi hukuki ve hukuk dışı yollarla kontrol etme mücadelesi konu edilmektedir. Ek olarak İTC’nin, liberal ve dinî muhalefete karşı tutumu ele alınmaktadır. Yazar, bu bölümde Osmanlı Mebusan Meclisi ile İran Meşrutiyet Meclisini karşılaştırır. Bilindiği üzere, İran’da Meclis topa tutulmuş ve daha sonraki olaylar meşruti rejimin zaaflarını ortaya koymuştur. Sohrabi’ye göre Osmanlı meşrutiyetini ve Kanun-i Esasi’yi İran’a göre daha istikrarlı kılan, İTC’nin yeni rejimi hukuk dışı yollarla savunmasıydı. İTC’nin Kamil Paşa hükûmetini düşürme girişimi, Meclisteki muhalif mebuslara, gazetecilere ve eski rejimin istenmeyen bürokratlarına gözdağı verme gibi eylemleri bu hukuk dışı faaliyetlere örnek olarak gösterilebilir. Arkasında İTC gibi bir güç bulunmayan İran Meşrutiyet Meclisi ve meşrutiyetçi entelektüeller, saltanat ve diğer geleneksel çevrelerle olan güç mücadelesini kaybetmiştir. Sohrabi, meşrutiyet devrimlerinin varlıklarını idame ettirebilmek için eleştirdikleri baskıcı ve liberal olmayan güçlere ihtiyaç duymalarını ironik bir durum olarak niteler.

“The Staff Policies and the Purges” (Kadro Siyasetleri ve Tasfiyeler) ve “Counterrevolution and Its Aftermath” (Karşıdevrim ve Sonrası) başlıklı dördüncü ve beşinci bölümlerde İTC’nin “devlet içinde devlet” olma durumu, askerî ve sivil devlet kadrolarındaki tasfiyeler ve bunların sonucu gelişen 31 Mart Olayı ele alınmaktadır. Modern okullardan yetişen ve eğitimli bir orta sınıfı teşkil eden İttihatçıların eski rejimde en çok rahatsız olduğu durumlardan birinin, engellenen ve geciktirilen terfileri olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla İTC, Meclis içindeki yasama ve Meclis dışındaki kaba kuvvetini kullanarak merkez ve taşra pozisyonlarında büyük tasfiyeler yapmıştır. Sonuç olarak bir yıl içerisinde, neredeyse bütün önemli taşra memurlarının görev yerleri değişmiştir. Görevden alınanlar ve yeni boşalan pozisyonlara atanmayı bekleyenlerle birlikte kadro meselesi kamuoyunda büyük tartışmalara sebep olmuştur. Sohrabi’ye göre 31 Mart Olayı, İTC’nin çeşitli kesimlere baskıları ve ordudaki mektepli-alaylı çekişmesi neticesinde meydana gelmiştir. Bu ayaklanmanın (veya hareketin) de tıpkı Meşrutiyet Devrimi gibi çok aktörlü olduğu ve farklı grupları dinî bir dil altında birleştirdiği görülmektedir. Ayaklanmaya katılanların kullandıkları dilin dinî niteliği İran örneğinde olduğu gibi meşrutiyet karşıtlığını çağrıştırsa da 31 Mart Olayı’ndaki rolünden dolayı yayın hayatına son verilen Volkan gazetesinde, İran’daki meşrutiyet karşıtı ulemanın kınandığı bilinmektedir. Dolayısıyla olayın; İTC’nin hukuk ihlalleri, devlet kadrolarında tasfiye politikası ve alaylı-mektepli çekişmesi sonucu gerçekleştiği savunulabilir.

Kitabın “Reform and Patrimonialism in Comparative Perspective” (Karşılaştırmalı Perspektifte Reform ve Patrimonyalizm) adlı altıncı bölümünde; İran ve Osmanlı İmparatorluğu’nda XIX. yüzyılda yapılan reformlar, iki devletin patrimonyal nitelikleri arasındaki farklar ve ulema, tacirler ve entelektüellerin meşrutiyet karşısındaki tutumları üzerinde durulmuştur. Yazar, bu bölümde Osmanlı İmparatorluğu’nun bürokrasi, maliye, eğitim ve ordu alanında yaptığı reformlar sayesinde meşruti bir yönetime daha uygun bir yapıya kavuştuğunu belirtmektedir. Örnek olarak Tanzimat reformları ile birlikte yürütme erkinin Saraydan ayrılıp Babıali’de yoğunlaşması gibi bir durum İran’da gözlenmemektedir. İran’da yürütme Şah ve Saray etrafında toplanmıştır. Her ne kadar II. Abdülhamid Dönemi’nde, Osmanlı İmparatorluğu’nda patrimonyal eğilimler güçlenmiş olsa da bu durum, Nasırüddin Şah Dönemi’nin geleneksel patrimonyalizmiyle bağdaşmamaktadır. Ayrıca Kaçar Dönemi İran’ında ulema, aşiretler ve tacirler gibi güçlü toplumsal grupların bulunması Kaçar Devleti’nin merkezî gücünün sınırlarını gösteren örneklerdir. Eğitim alanında bilhassa II. Abdülhamid Dönemi’nde açılan okullardan mezun olan eğitimli orta sınıfın, yazarın “Jön Türk Devrimi” olarak nitelediği Osmanlı Meşrutiyeti’nin arkasındaki güç olduğu bilinmektedir. Buna karşın, İran’da modern eğitim veren az sayıdaki okulun büyük bölümü misyonerler ve özel girişimciler tarafından açılmıştır. Üstelik Osmanlı ulemasının aksine, İran’da devletten geniş ölçüde bağımsız olan ve başlarda Meşrutiyet’e destek veren ulemanın giderek yeni rejime muhalefetini artırması, meşrutiyet yanlısı radikal entelektüel ve siyasetçilerin işini zorlaştırmıştır.

Kitabın “The Less Likely Revolution” (Düşük İhtimalli Devrim) başlıklı yedinci ve son bölümünde, 1906 İran Meşrutiyet Devrimi’nin gelişimi ve aktörleri Osmanlı Meşrutiyeti ışığında analiz edilmiştir. Sohrabi, Osmanlı İmparatorluğu’nda meşrutiyeti destekleyen grupların örgütlülüğü ve meşrutiyete hazırlanışını göz önünde bulundurarak İran Meşrutiyet Devrimi’nin ani ve beklenmedik bir gelişme olduğunu iddia eder. Daha genel sebepler olarak sayılabilecek meşrutiyetçi küresel dalga, 1905 Rus Devrimi’nin etkisi, sayıca az meşrutiyetçi entelektüelin çabalarının yanında Devrim’e tekabül eden günlerde önde gelen ulemanın payitahtta olmamasının, olayların gidişatını etkilediğini vurgular. Ona göre önemli mollaların yokluğu, isyanın liderliğinin meşrutiyetçi radikal entelektüellere geçmesine sebep olmuştur. Kitabın önceki bölümlerinde de vurgulandığı gibi iki devlet ve toplum arasındaki yapısal farklar, farklı meşrutiyet geleneklerinin oluşumunun sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. İran Meşrutiyet Devrimi’nin daha geniş tabanlı, popüler bir devrim olarak gelişmesi, meşrutiyetçi radikal entelektüellerin Devrim’den sonra duruma hâkim olmalarını güçleştirmiştir. İran’da, Meclis içinde ve dışında İttihat ve Terakki benzeri rejimi koruyacak bir yapının var olmaması meşruti rejimi savunmasız bırakmıştır. Sohrabi’ye göre İran’da geniş halk kitlelerine ve ulemanın söylemlerine bakıldığında meşruti ideallerden çok adalet ve şeriat istekleri göze çarpmaktadır. Gerçekten de Ayetullah Behbehani ve Şeyh Fazlullah Nuri’nin telaffuz ettiği “meclis-i adalet” ile meşrutiyetçi radikal entelektüellerin düşledikleri yasama meclisi çok farklıdır. Meşrutiyetçilerin hem devlet yönetiminde hem de toplumsal yapıda hayata geçirmeyi arzuladıkları programları ortaya çıktıkça ulema başta olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinden itirazlar yükselmeye başlamıştır. Meşrutiyet öncesi İran’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir diğer farkı, saltanat kurumuna ve “âlemin kıblesi” olarak görülen şaha duyulan bağlılıktır. Yazar, Osmanlı dünyasında sultanın konumunun önemsiz olduğunu iddia etmemekle birlikte, İran’ın politik kültürünü daha fazla şah merkezli olarak nitelendirmektedir. Sohrabi, şah merkezli siyasi kültürün Meşrutiyet Dönemi’nde dönüşüme uğradığını ise kabul etmektedir. Bu dönemden itibaren İran’da saltanat kurumunun itibarı azalmıştır. Bu itibar kaybı, ne son Kaçar şahı olan Ahmed Şah döneminde ne de Pehleviler döneminde telafi edilebilmiştir. Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda Jön Türk Devrimi kalıcı siyasi kurumlar yaratabilirken İran’da Meşrutiyet Devrimi siyasi kültürü dönüştürmekle yetinmiştir.