Osmanlı-İran İlişkileri ve Sünni-Şii İttifakı

03.05.2018

Osmanlı-İran İlişkileri ve Sünni-Şii İttifakı

Cemil Hakyemez (İstanbul, Kitap Yayınevi, 2014) 207 sf.

ISBN: 978-605-105-129-1

Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi olan Hakyemez, İslam mezhepleri tarihi ve çağdaş İslam akımları alanlarında çalışmalar yürütmektedir.

İran’ın resmî mezhep olarak Şiiliği benimseyip Sünniliğe rakip çıkması ve Müslümanlar arasındaki irtibatı koparmasının İslam medeniyeti için büyük bir kayıp olarak değerlendirildiği kitapta, Osmanlı ve İran’ın mezhepsel tutumu ile günümüze kadar gelen bazı sorunların geçmişteki yansımaları izah edilmeye çalışılmaktadır. İran’da 16. yüzyıldan itibaren Şiiliğin resmî mezhep hâline getirilmesinin ardından Asya ve Anadolu Müslümanları arasında irtibatın kopması, iki tarafın birbirinden daha da uzaklaşmasına birbirini tanıyamamasına ve birbirini meşru saymama eğiliminin artmasına neden olmuştur.

Kitabın ana eksenini aşağıdaki sorular oluşturmaktadır:

Anadolu, İran, Hint-Asya ekseninde kesintisiz bir Sünni bağlantısı Sünniliğin yayılışını hızlandıracağından insanlar arasındaki irtibat artacak mı ya da Osmanlı-İran hâkimiyet mücadelesi gibi bir Osmanlı-Hint-Asya mücadelesi yaşanacak mıydı? Hakyemez en başta bu soruları sorarak kitap boyunca söz konusu sorulara cevap aramaktadır.

Şeyh Cüneyd döneminde harekete başlayan, Şah İsmail nezdinde devletleşen Sûfî Kızılbaşlar, Şii devletin kurulmasında en büyük emeği olan kesimdi. Fakat yerleşik düzene geçme ve devlet olma yolunda kurumsallaşma faaliyetleri başlayınca şahın çevresinden uzaklaştırılmışlar, yerlerine Şii fakihler istihdam edilmeye başlanmıştır.

Yazar, İran coğrafyasını ve daha önce bu coğrafya üzerinde yaşayan topluluk ve devletleri tanıtarak başladığı kitabına, Şiiliğin Safevilerden önce de var olduğunun altını çizerek devam etmiştir. Akabinde Şiiliğin, Safevilerle beraber resmî mezhep ilan edilmesi ve sonrasında Sünni-Şii mücadelesinin artması ve derinleşmesinden bahsettiği bir girişin ardından dört bölüm hâlinde meseleleri işlemiş, değerlendirme kısmıyla kitabını tamamlamıştır. 

Birinci bölümde Safevi Devleti’nin kuruluşu ve Şah İsmail’in Şiiliği benimsemesi ele alınmaktadır. Şiiliğin resmî mezhep olarak kabul edilmesinde Sünni Osmanlı Devleti’ne karşı ayakta durmanın ve devletin birliğini sağlamanın asıl amaç olduğu ifade edilmiştir. Osmanlı Devleti’nin dinî kurumları ve mezhepsel kimliği üzerinde aynı çerçevede durulmuştur.

İkinci bölümde Nadir Şah ve onun Sünni-Şii ittifak arayışı hem İran Şahı nezdinde hem Osmanlı Devleti nezdinde ayrıntılı olarak işlenmektedir. “Biliyorsunuz ki benim memleketlerim iki kısımdır; biri Türkistan, diğeri ise Afganistan. Bunlar İranlılara kâfir diyorlar. Emrimdeki insanların birbirlerine kâfir demesi uygun değildir” diyen Nadir Şah’ın Sünni-Şii ittifak arayışında ilk iş olarak Şii ulemayı toplaması, ardından 1743 yılında Necef’te başlayan Sünni ve Şii ulemanın müzakerelerinden sonra Caferiliğin beşinci Sünni mezhep olarak kabul edilmesine kadar uzanan girişimlerinden bahseden yazar, söz konusu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlansa da kayda değer olduğunu vurgulamakta ve kitabın esas çalışma noktasını bunun üzerine inşa etmektedir.

Hakyemez’e göre bu girişimin başarılı olamayacağı aşikârdır. Zira gerek Şii İranlılar gerekse Sünni Osmanlılar böyle bir duruma hazır değildir. Bu bağlamda müzakereye varılabilecek en iyi sonuç birbirlerini anlamaları değil birbirlerine yönelik ağır ithamlardan kaçınmalarıydı.

Nadir Şah’ın 1747’de öldürülmesinin ardından artan iç huzursuzluklar ve dış tehditler karşısında yönetimin güçsüzleşmesi ve ulemanın etki alanının artmasıyla Şii-Sünni ittifak arayışı durmuştur. İçeride ve dışarıda bir arayış hatta bir müttefik ihtiyacının cevapsız kalması zaten sorunları olan devletin problemlerini artırmış, bu da içeride halkın sığındığı yeni bir kurumun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yeni arayışlara giden halk ve ulema “Merci-yi Taklit Müessesesi”nin oluşmasına ön ayak olmuş, önceleri toplumun dinî sorularına cevap bulmaya çalışan müçtehitler zamanla güçlenerek devlet mekanizmasında günümüzde şahit olunan konumlarına yükselmiştir.

Üçüncü bölümde kendi içinde ve birbirleriyle mücadele eden İran ve Osmanlı’nın değişen dünya koşulları karşısındaki tutumları ele alınmaktadır. Değişen dünya koşulları İslam ülkelerini yeni bir tehditle karşı karşıya getirmiştir. Bu tehdit, Batı ve Batılı fikirlerdir. Bir yandan kendileri bir iç değişime doğru hazırlıksız ve yönlendirmelere açık bir şekilde ilerlerken bir yandan da sömürge hâline gelmeye başlayan İslam devletleri tekrar birlik arama yoluna gitmişlerdir. İçeride önce Osmanlı, sonrasında Osmanlı üzerinden İran yönetim şeklini değiştirmiş, iki devlet birbirleri ile siyasi ilişkilerini geliştirmeye başlamış, her iki devlet batıya açılma politikaları yanında ortak dış tehditlerle de karşı karşıya kalmıştır.

Yazara göre Batılılaşma hareketleri neticesinde Osmanlı Devleti’nde yapılan reform hareketleri daha hızlı sonuç verirken İran’da ulemanın kökleşmiş ve etkin olmasından dolayı Batılılaşma hareketleri sekteye uğramıştır. Osmanlı Devleti’nde İran’a kıyasla fazla olmayan ulemanın etkinliği daha da azalırken İran’da ulema, otoritesinden bir şey kaybetmemiştir.    

Dördüncü bölümde Osmanlı ve İran’ın siyasi ilişkilerinin artık uluslararası bir arenaya taşındığı, ilişkilerin ikili olmaktan çıktığı üzerinde durulmaktadır. Ortak düşman olarak değerlendirilen Rusya ise siyasi problemlerde kendini daha çok göstermeye başlamıştır.

Dış siyasette ilişkiler karmaşıklaşıp yeni aktörler sahaya inerken, içeride Osmanlı ve İran gözünü Irak’a çevirmiş, burada dinî ve siyasi etkinliğini arttırmaya yönelik mücadeleye girmişlerdir. Bunun yanında kitabın başında tartışma konusu olan İslam birliği, II. Abdülhamit’in “İttihad-ı İslam” fikri ile uygulanmaya çalışılmıştır. Hindistan, Afganistan, Yemen gibi Sünni devletlerin yanı sıra sınırlı da olsa İranlı ulemadan gelen destek, bu fikrin daha oluşum aşamasındayken başarısızlıkla sonuçlanacağını ortaya koymuştur. 

Değerlendirme bölümünde yazar, İran’ın yıllarca sürdürdüğü katı Şii politikası neticesinde İslam âleminin birbirinden kopuk ve birbirini anlamayan bir medeniyet inşa ettiğini vurgulamaktadır. Safevi ve Osmanlı’dan önce Sünniler ve Şiiler aynı coğrafyada birbirlerinin farkında olarak yaşamaktaydılar. Selçuklu Devleti’nin de Osmanlı’ya nazaran daha ılımlı bir Şii politikası olduğundan bahseden yazar, bu değişimde Şah İsmail’in Şiiliği resmî mezhep hâline getirmesi ve Osmanlı topraklarında buna dayalı olarak yürüttüğü politikanın yattığını ifade etmektedir. Osmanlı’nın da buna karşıt olarak Safevi ve İran Şiilerini tanımadığını, Anadolu Kızılbaşlığı üzerinden bu iki unsuru tanımlama ve değerlendirmeye gittiğini belirtir.

Aynı coğrafyada sürekli birbiriyle çatışan ve birbirini tanımayan iki İslam mezhebinin sorunları günümüzde hâlâ devam etmektedir ve sorunların kaynağı geçmişe dayanmaktadır. Sorunların aşılması için mezheplerin politik bir argüman olarak kullanılmaması gerektiğini dile getiren yazar, sorunları aşamada bilimsel bir heyetin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Yazara göre ancak iki taraf birbirini tanıyarak sorunlarını halledebilir. Hakyemez, “İki tarafın da unuttuğu şey birbirlerinin Müslüman olduğudur. Bunu idrak etmeleri ve birbirlerini böyle kabul etmeleri gerekmektedir” demektedir.

Yazar Şiiliğin, bir yandan İslam dünyasını bölerek çatışmaların doğmasına yol açtığını diğer yandan Anadolu’dan Hindistan’a kadar uzanan Sünni coğrafyanın birbiriyle olan irtibatının kopmasına sebep olduğunu vurgulamaktadır. İran’daki Şiiliğin Osmanlı tarafından yeterince tanınmadığını, o günden bu yana oluşturulan eserlerin içerisinde birbirlerini tanımamadan kaynaklanan eksikliklerin olduğunu belirtirken Safeviler’den önce Sünniler tarafından tanınan ve ılımlı bir politika izlenen Şiiler dediği grubun Kızılbaşlar olduğu gerçeği göz ardı edilmiştir. Halbuki Şeyh Cüneyd ile başlayan Şiiliğin Şah İsmail döneminde yaygınlaşması Kızılbaşlar sayesinde olmuştur. Lakin devlet resmî ideolojisini yaymaya, bunu daha sistematik bir şekilde ortaya koymaya başlayınca sözlü kültürün hâkim olduğu bu göçebelerden vazgeçilmiş, onlar yerleşik düzene sokulmaya çalışılmıştır. Bunun yerine halkın yeterince aşina olmadığı yeni mezhebin fıkhı Lübnan’dan gelen ulema tarafından devlet düzeninde temsil edilmeye başlanmıştır. Günümüzde hâlâ etkileri devam eden ulema otoritesi, geleneğini bu dönemden itibaren oluşturmaya başlamış, gitgide işlerlik kazanmış ve etki sahasını genişletmiştir.

Yazar, akıcı bir üslup kullandığı kitabını tarihî bir perspektifte ele almıştır. Geçmişten günümüze İran, Osmanlı, Şiilik kavramları tanıtılmış, olaylar öncelikle her bir devlet içerisinde tek tek yansıtılmış, sonra birbirleriyle ilişkileri ve etkileri yönünde değerlendirilmiştir. Osmanlı-İran çatışmalarının arka planında yer alan mezhepsel kavga çok fazla terminolojiye girilmeden sade bir şekilde, Farsça ve Türkçe kaynaklardan istifade edilerek anlatılmaya çalışılmıştır. Eser, Sünni-Şii ilişkileri ekseninde Osmanlı ve İran’ı tanımak isteyen okuyucular için gözden kaçırılmaması gereken bir çalışmadır.