Payitahtın Son Yıllarında Bir Sefir: Han Melik Sasani

03.02.2020
Umut Başar Kıdemli Uzman, Kültür ve Toplum

Payitahtın Son Yıllarında Bir Sefir: Han Melik Sasani

Klasik Yayınları, İstanbul (Tercüme: Hakkı Uygur), 250 sayfa.

ISBN: 979-9758740337

1919-1920 yılları arasında İran’ın İstanbul’daki sefaretinde müsteşar ve maslahatgüzar unvanıyla görev yapan Seyda Ahmet Han Melik Sasani’nin 1965 yılında, emekliliğinin üzerinden neredeyse 35 yıl geçtikten sonra kaleme aldığı hatıraları, Tahran’da 1966 yılında Yadbudha-yı Sefaret-i İstanbul (İstanbul Sefareti Hatıraları) başlığıyla Babek Yayınları tarafından basıldı. Söz konusu hatırat, Klasik Yayınlarınca hazırlanan “Fars Gözüyle Osmanlı” serisinin ilk kitabı olarak Şubat 2006’da Dr. Hakkı Uygur’un yetkin tercümesiyle Türkiye’deki okuyucuyla buluştu. Sasani’nin hatıratı bir yandan Osmanlı’nın çöküş döneminde İstanbul’un siyasi ve sosyal durumunu bir diplomatın gözüyle anlatması diğer yandan İstanbul’daki İranlıların durumuna ve faaliyetlerine ilişkin bilgiler vermesi bakımından dikkate değerdir.

Han Melik Sasani, 1881 yılında Tahran’da dünyaya gelmiş ve 1967 yılında Fransa’da vefat etmiştir. İsviçre Lozan’da hukuk eğitimi almış, 1912’de İran’a döndükten sonra Maarif Nezaretinde çalışmaya başlamış ve Şehzade Ahmet Şah Kaçar’ın hususi öğretmenliğini yapmıştır. Mektepli bir diplomat olan Sasani, İstanbul’daki görevinin yanı sıra Hariciye Vezaretinde Rusya Tahrirat Dairesinde kâtiplik, Komşu Olmayan Ülkeler Dairesinde başkan yardımcılığı, İsviçre’de sefaret naipliği ve Fransa’da sefaret müsteşarlığında bulunmuştur. Kaçarlar (1925-1974) ve Rıza Şah Dönemi’nde (1925-1941) diplomatlık ve Muhammet Rıza Şah Dönemi’nde (1941-1979) ise Başbakan Muhammet Said’in yardımcılığını ve Basın-Yayın İşleri İdaresi başkanlığı yapan Sasani’nin kaleme aldığı ve henüz Türkçeye çevrilmeyen diğer eserleri aşağıdaki gibidir:

  • Tarih-i Revabıt-ı Siyasi-yi İran u Osmani (İran ve Osmanlılar Siyasi İlişkiler Tarihi 3 cilt)
  • Siyasetgozaran-ı Dovre-yi Kaçar (Kaçar Dönemi Devlet Adamları)
  • Devazde Sal ba Sultan Ahmed Şah (Sultan Ahmet Şah’la On İki Yıl)
  • Merzha-yi İran-ı Nadir Şah der Kafkas ve Hindustan (Nadir Şah Dönemi’nde Kafkas ve Hindistan Sınırı)
  • Heft Dastan-ı Tarihi ez Kurun-u Gozeşte-yi İran (İran Tarihinden Yedi Hikâye)
  • Dest-i Pinhan-ı İngilis der İran (İngilizlerin İran’daki Gizli Eli)
  • Tercüme-yi Ahval-i Muassırin (Muasır Şahsiyetlerin Hayat Hikâyeleri)

Sasani hatıratına, herhangi bir önsöz veya açıklama yazmadan 1919 yılında “Tahran’dan Hareket” bölümüyle başlamaktadır. Yolculuğunun ayrıntılarını yazmasa da kara yoluyla İran’dan Batum’a gittiği ve orada vize işlemlerini tamamladıktan sonra müttefiklerin işgali altında bulunan İstanbul’a deniz yoluyla vardığı anlaşılmaktadır. İstanbul’a vardıktan sonraki zaman aralığını hatıralarında; “İran Sefareti”, “İstanbul’daki İranlılar”, “Osmanlı Toplumuna Dair”, “İstanbul İntibaları” ve “Geçmişlerin Anısına” olmak üzere beş ana başlıkta anlatmaktadır.

Hatıratın “İran Sefareti” başlığını taşıyan bölümüne Sasani, hâlihazırda İran İslam Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu olarak kullanılan Cağaloğlu’ndaki tarihî binanın nasıl inşa edildiğiyle başlamaktadır. Nasıreddin Şah’ın (1831-1896) emriyle Suriçi’nde (tarihî yarımada) yaptırılan bina dönemimin en güzel mimari yapılarından biridir. Yeri gelmişken Suriçi’nde sefaret bulundurma imtiyazına sahip olan tek devletin İran olduğunu not etmekte fayda vardır. Akabinde Sasani, teşriki mesaide bulunduğu Sefir-i Kebir İhtişamussaltane Mahmut Han (1861-1935) ile sefaret çalışanlarını birkaç cümleyle tanıtmaktadır. Başkonsolos General Mufahhamussaltane Mirza Ekber Han’a ise hem hatıratın girişinde hem de diğer bölümlerde geniş yer ayırmıştır. Mirza Ekber Han, bir dönem İstanbul’da büyükelçilik de yapan Erfaüddevle’nin (1854-1937) kardeşidir. Mirza Ekber Han’ın İstanbul’daki iltimas, rüşvet ve dolandırıcılık, evrakta sahtecilik işlerine hatırat boyunca teferruatlarıyla değinen Sasani, İstanbul’daki sefaret çalışanları arasında en çok onun kendisini uğraştırdığını belirtmektedir. Hatıratın bu bölümünde Sasani’nin üzerinde durduğu hususlardan biri, Tahran’da Meşrutiyet Meclisini topa tuttuktan sonra saltanat makamından azledilen Muhammed Ali Şah’ın (1872-1925) İstanbul’a yerleşmesidir. Saltanattan azledildikten sonra ilk önce Odessa’ya giden M. Ali Şah, Sovyetler Birliği’nin Odessa’yı alması üzerine kalabalık maiyetiyle birlikte İstanbul’a gelmiştir. Büyükada’da geniş bir konağa yerleşen M. Ali Şah’ın binlerce İranlının yaşadığı ve üstelik işgal altında olan İstanbul’a gelmesi, siyasi mahfilleri hareketlendirmiştir. Sasani, M. Ali Şah’la olan rutin görüşmelerini, sohbetlerini ve anılarını kısa bir şekilde hatıratına kaydetmiştir.

M. Ali Şah’ın gelişinin üzerinden henüz çok geçmemişken oğlu ve İran Şahı Ahmet Şah Kaçar (1909-1925), 17 Ağustos 1919’da Avrupa’ya gitmek üzere İstanbul’a uğramıştır. Yukarıda değinildiği üzere bir dönem Ahmet Şah’ın özel öğretmenliğini yapan Sasani, genç Şah’ın İstanbul programına hatıratında geniş yer vermektedir. Yazar, Ahmet Şah’ın başta Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin gelmek üzere Damat Ferit Paşa, Müttefik Ordusu Kumanda Heyeti, İstanbul’daki İranlı öğrenci, tacir ve esnafla yaptığı görüşmeleri aktarmaktadır. Ahmet Şah, 31 Ağustos 1919’da Batum’dan geldiği İngiliz savaş gemisiyle Londra’ya hareket etmeden Sefir-i Kebir İhtişamussaltane’yi görevden almıştır. Böylelikle Ocak 1920’ye değin sürecek birkaç aylık süre zarfında Sasani’nin birinci maslahatgüzarlığı başlamıştır.

Hatıratın “İstanbul’daki İranlılar” başlığını taşıyan ikinci bölümünde Sasani, öncelikle birinci maslahatgüzarlığı döneminde yaptığı işleri anlatmaktadır. Anlaşıldığına göre İran sefaretinde henüz elektrik yoktur, su tesisatı ve bahçe işlerinde sorunlar vardır ve mobilyaları eskimiştir. Hariciye Vekâletinden gelecek bütçeyi beklemeden gerekli tadilat işlerini yapan yazarın konuya ilişkin not ettiği aşağıdaki satırlar ilginçtir:

“…Taptığım İran’a karşı hizmet etme arzusuyla dolu bir kalbe sahip olduğum ve temsilcisi olduğum devletin onurunu korumak ve İran’ın adının yükselmesi için yapılmış olan binanın yıkılmasını önleyebilmek için Kazerun’daki baba mirası köyümü sattım ve bu tadilat çalışmaları için binlerce lira harcadım. Bu parayı devletten geri alabilmek için yaklaşık 25 yıl uğraştım. Hariciyeden maliyeye gittim geldim. Faturaları üç dört kez istediler, üç dört kez geri verdiler. O vezaret bu vezarete, bu vezaret başka bir vezarete gönderdi. Nihayet aradan geçen 25 yıl sonra merhum Hajir, Maliye Veziri olunca bana harcadığım paraları geri ödedi. Ancak liranın değer kaybetmesinden dolayı ne kadar zarara uğradığımı bir tek Allah bilir.” (s. 68).

Sasani, İran Hariciye Vekâletinden de sık sık şikâyet etmektedir. Konsolosluk çalışanlarının maaşlarının düzenli gönderilmemesi, telgraflara cevap çekilmemesi, disiplinsizlik gösteren personele cezai işlem uygulanmaması, Osmanlı Devleti’ne verilen taahhütlerin yerine getirilmemesi gibi hususlar başlıca şikâyet konularıdır. Bunların yanı sıra ikinci bölümde İstanbul ve Anadolu’daki İranlıların durumuna ilişkin bilgilerin verildiği pasajlar dikkat çekicidir. Öncelikle Osmanlı tabiiyetine geçmemiş İranlıların sayısını yaklaşık 16.000 olarak veren (s. 74) Sasani, bunların %80’inin Azerbaycanlılardan oluştuğunu ileri sürmektedir. Azerbaycanlılardan sonra ikinci sırayı Isfahanlılar almakta ve daha sonra sırasıyla Tahranlılar, Kazvinliler, Horasanlılar ve Kaşanlılar gelmektedir. Sasani’nin aktardığına göre İstanbul’daki İranlılar her işe ve mesleğe girmişlerdir. İran halısı ticareti onların elinde olup aralarında çok sayıda tanınmış büyük tacir bulunmaktadır. Halıcılardan sonra ise kitap satıcıları ve kâğıt imalatçıları gelmektedir. Pazardaki sigara satıcılığı gibi işler yalnızca İranlılara aittir. Ayrıca çay, kahve satıcılarının araba ve fayton sürücülerinin de çoğu İranlıdır. Sasani, bu bölümde İranlılar tarafından İstanbul’da kurulan İran mektebi, İranlılar hastanesi, İranlılara ait mezarlıklar, Valide Sultan Hanı ve İstanbul’daki muharrem ayinlerine ilişkin bilgiler vermekte ve son olarak İran vatandaşlarıyla Osmanlı Devleti arasındaki vergi tahsili gibi bazı hukuki meselelere değindikten sonra bölümü tamamlamaktadır.

Hatıratın “Osmanlı Toplumuna Dair” başlığını taşıyan üçüncü bölümünde ilk önce birkaç sayfada Kostantiniye’nin kısa tarihinden bahsedilmektedir. Akabinde bu bölümde, Osmanlı toplumuna dair genel gözlemlerden çok Osmanlı’daki Mevlevi, Bektaşi ve Kızılbaş, Nusayri, Tahtacı ve Ehli Haklara ilişkin gözlemden ziyade sefaret istihbarat raporlarındaki sınırlı malumata dayandığı anlaşılan bilgiler yer almaktadır. Mevlevilerin anlatıldığı başlıkta, 1925’te Mevlevihanelerin kanunla kapatılmasına ilişkin bu sabık diplomatın görüşleri önemlidir. Sasani söz konusu tarihte İran’a dönmüş olmasına rağmen söz konusu hadiseyi hatıratına yazmıştır. Kendi deyimiyle binlerce kişinin Mevlana’nın şiirlerini okuduğu, Farsça öğrendiği, İran müziklerini çaldığı ve İran’a gönül verdiği bu yerlerin kapatılması, Girit’ten Hicaz’a Medine’den Trakya’ya kadar olan bölgelerde İran’ın manevi etkisini yayan adı geçen merkezlerin bir anda yok edilmesi (s. 127) Sasani’yi üzmüştür. Ayrıca bu bölümdeki değerlendirmelerde yer yer bilgi hataları da göze çarpmaktadır. Kızılbaşlara (s. 132), Zeybeklere (s. 135) ve Tahtacılara (s. 136) ilişkin hatıratına aldığı bölümlerde de bilgi hataları yer almaktadır.
Hatıratın dördüncü bölümü “İstanbul İntibaları” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Sasani, diplomat olmanın verdiği bir psikolojiyle olsa gerek İstanbul hakkındaki gözlemlerini kültürel açıdan onu İran’la mukayese ederek kaleme almıştır. Öyle ki bu başlık sanki İran’ı övmek için yazılmıştır. Osmanlı musikisini değerlendirdiği bölümde lafı hemen İranlı sanatçıların Osmanlıya tesirine getirmiştir. Akabinde İstanbul müzelerine değinirken ilk olarak işe “Çinili Köşk’ten” başlamıştır. Sasani’ye göre (s. 147) “Bu son derece nefis ve olağanüstü bina 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet’in emriyle İran mimarisi tarzında, İranlı mimarlara ve çini ustalarına inşa ettirilmiştir. Köşkün her yanında bu İranlı ustaların imzası görülmektedir. … İstanbul Evkaf İdaresinde bir müze daha bulunmakta olup usta hattatların yazmış olduğu nefis Mushaflar burada sergilenmektedir. Söz konusu Mushafların çoğu Osmanlı’ya İran’dan götürülmüştür.”

Osmanlı edebiyatına da değinmeden geçmeyen Sasani, asırlar boyunca Osmanlı edebiyatının İran nazım ve nesrinin taklitçisi olduğunu ileri sürmekle kalmamış Osmanlının resmî yazışmalarının dahi Farsça yapıldığını ileri sürmüştür (s. 149). Bir sonraki bahiste “Osmanlı Bayrağı’nı” ele alan Sasani, “Sefaretten çıkıp da ay yıldızlı Osmanlı bayrağını her gördüğümde binlerce yıldan beri İranlıların işaretlerinden olan bu simgeler acaba ne zaman ve nasıl Osmanlı bayrağı hâline geldi, diye düşünürüm.” (s. 151) demektedir. Edebiyattan mimariye, müzikten sanata İran’ın Osmanlı Devleti’ni çok etkilediğini her fırsatta dile getiren Sasani; Ahter, Şems ve Pars gibi dergileri değerlendirdiği birkaç sayfada, İstanbul’dan Tebriz’e ve oradan da Tahran’a ulaşan “hürriyet, müsavat ve uhuvvet” fikrinde Osmanlı aydınlarının etkisinden bahsetmemiştir. Sadece bir yerde Abdülhak Hamit Tarhan’la kişisel dostluğu bulunduğunu, Tahran’da bulunması ve İran’ı unutmaması hasebiyle kendisine “hemşehrim” diye hitap ettiğini kaydeden Sasani, İran ve Osmanlı arasındaki kültürel ilişkilere tek taraflı bir perspektiften yaklaşmıştır.

Hatıratın son bölümü “Geçmişlerin Anısına” başlığını taşımakta olup yazar bu bölümde ise tarafından kendisinden önce İstanbul’daki İran Sefaretinde görev yapan sefirlere ilişkin kısa değerlendirmeler yapmıştır. İlk olarak Osmanlı Devleti’nden itibaren İran padişahları tarafından Osmanlı sarayına gönderilen 60 kadar geçici elçinin isimlerini sıralayan Sasani akabinde kronolojik bir sırayla sekiz daimi elçiye ilişkin bilgiler vermektedir. Bu kısımda hakkında bilgi verilen daimi elçiler; Müşirüddevle Mirza Seyyid Cafer Han, Müşirüddevle Hacı Mirza Hüseyin Han Kazvini, Emir Nizam Hasan Ali Gerrusi, Muinülmülk Hacı Şeyh Muhsin Han, Nazımüddevle Mirza Esedullah Han, Alaülmülk Mirza Mahmut Han, Erfaüddevle Prens Mirza Rıza Han ve İhtişamussaltane Mahmut Han Ala Mir’dir. Söz konusu elçiler arasında yazarın Muinülmülk Hacı Şeyh Muhsin Han’a özel bir önem atfettiği ve onun şahsı ve icraatlarıyla kendininkiler arasında benzerlik kurduğu göze çarpmaktadır. Bir müddet birlikte çalıştığı İhtişamussaltane’dense pek hoşlanmadığı gerek hatıratın önceki bölümlerinde yer alan ifadelerden gerekse de son kısımdaki müstakil başlıktaki yorumlardan anlaşılmaktadır.

Fars Edebiyatı’nda hatırata ilişkin literatürün zengin olduğu bir gerçektir. Bu bağlamda Han Melik Sasani’nin İstanbul'u ele aldığı hatıratı kısa bir dönemle sınırlı olmakla birlikte önemlidir. O dönemde Anadolu’da Kuvayımilliye Hareketi şekillenmeye başlamasına karşın hatıratta, Atatürk ve “milliyetçiler” hakkında pek az bilgi bulunmaktadır. Anlaşılan o ki kuzeyden Rusya, güneyden ise İngiltere’nin işgaliyle uğraşan Tahran yönetimi, yeni oluşan İstanbul muhalifi hareketle ilişki kurmaktan imtina etmiştir. Sonuç olarak Sasani’nin Osmanlı’nın çöküş yıllarındaki siyasi durumu gözler önüne seren izlenimleri gerek İranlı gerekse de Türk okuyucuya resmî kayıtlarda bulunamayacak ilginç bilgileri birinci ağızdan sunması bakımından değerlidir. 

İran’daki Koronavirüs Salgını Yaptırımların Baskısını Hafifletebilecek mi?

Umut Başar

İran’daki salgın genişledikçe “maksimum baskı” stratejisine muhalefetin artacağında şüphe yok. Ancak bu muhalefetin tam da seçim arifesinde Trump’ın tutumunu değiştirmeye yetip yetmeyeceği belirsiz.

İran'da Yüksek İdari Mahkemenin Ana Dili Öğretimine İlişkin Kararı

Umut Başar

İran’da ana dili öğretimine ilişkin tartışmaların kısa vadede sonuçlanmayacağı kesinse de Yüksek İdari Mahkemenin verdiği karar vatandaşlık hukuku açısından oldukça önemli ve anlamlı bir kazanımdır.