Salgın Sonrası İran Toplumu: Sosyopolitik Bir Değerlendirme

Umut Başar Kıdemli Uzman, Kültür ve Toplum

Salgının ülkedeki toplumsal sorunlara çarpan etkisi yaratmaması adına Tahran yönetimini, önümüzdeki günlerde sadece ekonomik ve politik olarak değil sosyopolitik açıdan da zor bir sınav bekliyor.

Koronavirüs salgını hâlâ etkisini sürdürürken pek çok araştırmacı salgın sonrasında gündelik yaşamdan kamu düzenine, eğitimden ekonomiye değin hemen hemen her alanda, dünyanın artık eskisi gibi olmayacağına ve hayat standartlarının değişeceğine ilişkin birtakım öngörülerde bulunuyor. Kuşkusuz salgın bütün dünyada nasıl bir değişim yaratacaksa İran’da da benzer değişimler yaratacak. O hâlde İran özelinde düşünüldüğünde salgın sonrası İran toplumunda ne türden tutum değişiklikleri meydana gelebilir?

İranlı analistlerin üzerinde hemfikir olduğu konuların başında salgının yaratacağı ekonomik daralmanın İran’da özellikle şehirli orta sınıfın hayat kalitesini doğrudan etkileyeceği yönünde. 2018 yılından beri Amerika’nın eşi benzeri görülmedik “tek taraflı” yaptırımlarının yarattığı ekonomik bunalımı ciddi şekilde tecrübe eden İran toplumu, salgının derinleştirebileceği zararı telafide güçlük çekebilir.

Nitekim İran İslami Şûra Meclisi 10. Dönem Reşt Milletvekili Gulamali Caferzade Emanabadi bir röportajında, salgın sonrasında işsiz sayısının İran’da bir milyon kadar artabileceği gibi enflasyonun da korkutucu derecede yükselebileceğini belirtti. Bilindiği üzere Amerika’nın ülkenin petrol satışını hedef almasıyla İran, yaptırımlardan önce günlük 2,5 milyon varil kadar petrol satabilirken bu rakam hâlihazırda iki yüz bin varile kadar geriledi. Bütçesinin önemli bir kısmını kaybeden Tahran yönetimi, doğal olarak son iki yılda eksi büyüme kaydetti. Yaptırımların etkisi çok geçmeden bütün ekonomik göstergelere olumsuz yansırken bu sefer ülke, bir dizi siyasi-askerî kriz sarmalına girdi.

Yaptırımlara rağmen salgınla başa çıkmak zorunda kalan İran’da normalleşme sürecinde bu günlerde sona yaklaşılırken salgın sonrası “yeni normalde” devlet, toplumun dikkatini ekonomik sorunlardan çekmek adına bazı adımlar atabilir. Askerî bir gerginlik ve güvenlik kaygısı ekonomide kötü gidişatı gündemden düşürebilir. Üstelik Amerika/İsrail ve İran arasındaki gerilim tırmanırken müesses nizam, güç ve enerjisini içeride tüketmek istemeyecektir.

Öte yandan 11. Dönem Milletvekili Seçimlerinde Meclisin büyük oranda muhafazakâr vekillerden oluşması ve geçtiğimiz günlerde İran Devrim Rehberi Ayetullah Hamenei’nin ancak genç ve Hizbullahçı bir hükûmetin ülkenin dertlerine çare olabileceğini deklare etmesine bakılırsa bir yıl sonraki Amerikan seçimlerinde şayet Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesi durumunda işlerin daha da kötüye gitme ihtimali hesaba katılıyor. Dolayısıyla devlet mekanizmasında eş güdümlü, uyumlu daha açık bir tabirle “tek sesli” bir yapının İran’ın lehine olacağının düşünüldüğü anlaşılıyor. Peki, muhafazakâr devlet, muhafazakâr meclis ve muhafazakâr hükûmetin şekillendirdiği siyasi konjonktürde, İran’da devlet-millet ilişkisi nasıl gelişir? Kuşkusuz İran; içeride ve dışarıda tehdit algıladıkça otoriterleşme eğilimi sergileyecektir. Böyle bir eğilim, İran’daki devlet-millet bütünleşmesinin önündeki fay hatlarını tetikleyebilir ve sivil toplumu zayıflatabilir.

Bu arada salgın dünya genelinde olduğu gibi İran’da da dijital ortamı işlevsel kıldı. Gündelik hayattaki pek çok aktivite sanala taşındı. Sanal dünyada sosyal ilişkiler ve iletişim ağları gelişiyor. Mekânsal denetimden nispeten uzak olan bu dünyada sanal gerçeklik çeşitleniyor. Konuya politik açıdan bakıldığında, İran’da bireysel ve örgütlü olmayan kitlesel muhalefet platform değiştirebilir. Muhalefetin temsil sorunu ve sınırı, bu sava gerekçe hazırlamakta. Sanal dünya İran muhalefeti için uygun bir mecradır. Zaten daha önce İran’da yurt dışındaki aktvistlerin öncülük ettiği bazı protestolar, sosyal medya üzerinden örgütlenmişti ki bu tarz örgütlenmeler daha sık görülebilir. Bir dip dalganın hissedilmesi durumunda ilgili kurumlar sanal âlemdeki ilişki ağlarını keşfedebilmek adına ilk etapta geniş bir serbestlik tanıyabilir akabinde paylaşım/etkileşim/bildirişimlerin yarattığı tehdidi kendi içeresinde sınıflandırabilir ve son olarak gerekli tedbirleri alabilir.

Diğer bir mesele ise salgın sonrası İran dış politikasına toplumun nasıl bakacağıdır. Salgın bütün dünyada “kendini koruma, kendi kendine yetebilme, içe kapanma” içgüdüsü yaratıyor. Bu içgüdü şüphesiz İran toplumunda da kendini gösterecektir. İran’ın bölgede takip ettiği “masraflı dış politika” hâlihazırda zaten ülke içerisinde çeşitli kesimlerce eleştiriliyor. Önümüzdeki süreçte toplumda, ülke içi sorunlara daha çok mesai harcanmasına ilişkin bir beklentinin oluşması normaldir. Tam da bu günlerde İran İslami Şûra Meclisi Millî Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Üyesi Haşmetullah Felahatpişe tarafından İran’ın Suriye’de 20 ila 30 milyar dolar arasında bir para harcadığının, bunun milletin parası olduğunun ve bu meblağın Suriye’den alınması gerektiğinin gündeme taşınması, bireysel bir çıkıştan ziyade İran toplumunun “kolektif şuurunun dışa vurumu” şeklinde okunabilir. Bu nedenle ülkeyi ciddi ekonomik yükün altına sokan politik stratejiye ilişkin yadsınamaz memnuniyetsizlik gün geçtikte yüksek sesle dile getirilebilir. Zaman zaman protesto gösterilerinde “Ne Gazze Ne Lübnan, İran’a Canım Feda” sloganıyla tecessüm eden bu memnuniyetsizliğin artacağı öngörülebilir.

Salgın sonrası İran toplumunda bir reform beklentisi yükselecektir. Bu beklenti iktisadi, siyasi ve sosyal olmak üzere üç boyutludur. İktisadi reforma ilişkin öneriler gerek milletvekilleri gerekse de ekonomistler tarafından bu günlerde sıkça öne sürülmekte. Salgının İran’da petrole bağlı ekonomiden uzaklaşma ve özel sektörün önün açılmasına ilişkin iyi bir fırsat olduğunu düşünenlerin sayısı bir hayli fazla. Siyasi reform beklentisi ise son meclis seçimlerinde katılımın ülke geneli (%42,5) ve başkent Tahran’da (%26) İran İslam Cumhuriyeti tarihinin en düşük seviyesinde kalması üzerine ülkedeki ılımlı ve reformist düşünceye sahip kesimlerde, Anayasayı Koruyucular Konseyinin milletvekili aday adaylığı başvurularındaki denetim ve veto yetkilerinin yeniden tanımlanması şeklinde tezahür etti. Sosyal reforma ilişkin beklentileri ise tahmin etmek güç değil. Bunlar öncelikle gerek kamusal gerekse de özel hayatta kişisel hak ve özgürlüklere müdahalenin azalması zaten maişet derdine düşen toplumun bir de sosyal denetim mekanizmalarıyla sıkı kontrole tabi tutulmamasıdır. Zikredilen bu üç boyutlu reform beklentilerinin karşılık bulup bulmayacağına yönelik yorum yapmak için henüz erkendir. Ancak birkaç gün önce “İran Siber Suçlar Polisi”nin (FETA) sanal âlemde zorunlu örtünme kurallarına riayet edilmemesinin kanun ihlali sayılacağını bildirmesi en azından kısa vadede sosyal hayata dair reforma gidilmeyeceğini akla getirmektir.

Son olarak 2017 Aralık ayının sonunda Meşhed’de başlayarak bütün İran’a yayılan protestolardan bugüne değin geçen yaklaşık iki buçuk yıllık süre zarfı incelendiğinde, İran toplumundaki “hakkını sokakta aramaya” ilişkin temayülün manidar bir şekilde arttığı müşahede ediliyor. Hatırlanacağı üzere özellikle Kasım 2019’da benzin fiyatlarına yapılan zam sebebiyle ülkenin dört bir tarafında yaşanan sokak gösterileri, hükûmetin başını epeyce ağrıtmıştı. Denebilir ki İran toplumunda sokağa çıkmanın önündeki psikolojik bariyerler gün geçtikçe yıkılmakta. Bunun en önemli sebeplerinden biri kitlesel memnuniyetsizlik, diğeri ise geleceğe dair ümitsizliktir. Zira Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin liderliğini yaptığı 11. Hükûmete “Tedbir ve Ümit” adını verişi bu perspektiften bakıldığında daha iyi anlaşılıyor. Kitlelerin kıpırdamaya başladığı böylesi bir dönemde, bütün dünya gibi İran’ı da vuran salgının olumsuz etkileri, ekonomik zorluk yaşayan sosyal kesimleri harekete geçebilir ve dahası kitlesel patlamalara kapı aralayabilir. Örneğin ülkede 4.000 bin kişi üzerinde gerçekleştirilen güncel bir araştırmaya göre katılımcıların %60’ının salgın sonrasında işsizlik ve ekonomik sorunlardan endişe duyduğu iddia edilmektedir. Bu endişeyi İran’da çoğu kişinin paylaştığını söylemek yanlış olmaz. Zira hükûmetin normalleşme sürecinde aceleci davranması başka bir deyişle zorunlu bir normalleşme sürecini başlatmasındaki önemli gerekçelerden biri salgın kaynaklı ekonomik faturanın daha da ağırlaşmasını engelleyebilmekti.

Koronavirüs salgını uzun zaman sonra İran’da müesses nizam içerisindeki bütün kurumların hükûmetle iş birliği ve koordinasyon içerisinde hareket ettiğini göstermesi bakımından dikkate değerdir. Ayrıca salgının ilk günlerinde devletle toplum arasında bir uyum sorunu göze çarpsa da hâlihazırda sağlık protokollerindeki tedbirlere büyük oranda riayet edildiği gözleniyor. İran’da salgın sonrası yeni normale geçişin denendiği bu günlerde, toplumun en önemli düşüncesinin geçim kaygısı olduğu açık. Bu kaygı, zincirleme bir şekilde birçok sosyal meseleyi tetikliyor. Örneğin gene birkaç gün önce açıklanan güncel resmî rakamlara göre İran’da son 10 yılda evlilik oranı yaklaşık %40 azalmış ve gene aynı şekilde evliliklerde çocuk sayısı ciddi şekilde düşmüştür. Bu keyfiyetin önüne geçebilmek adına istihdam yaratmanın ve bunun yanı sıra psikolojik, sosyolojik ve ekonomik alanlarda güven ve istikrarın temin edilmesi gerektiği savunuluyor. Bu toplumsal zeminde İran, salgının artçı sarsıntılarını göğüsleyecek. Salgının ülkedeki toplumsal sorunlara çarpan etkisi yaratmaması adına Tahran yönetimini, önümüzdeki günlerde sadece ekonomik ve politik olarak değil sosyopolitik açıdan da zor bir sınav bekliyor.

İran, Koronavirüs Salgını, İran Toplumu, Sosyal Hayat

Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçilerinin Hatıratlarında İran

Umut Başar

Eldeki hatıratların; İran’da saltanatın değişimi, Rıza Şah’ın Türkiye ziyareti, 1953 Musaddık Darbesi’ne giren süreç ve İran İslam Devrimi gibi hayati dönemeçleri anlatıyor oluşu bir şans sayılabilir.

İran’da Koronavirüs Salgınında İkinci Dalga Korkusu

Umut Başar

Süreci yönetirken ekonomik sorunlarla toplum sağlığı arasında sürdürülebilir bir denge bulmaya çalışan Tahran yönetimi, salgın başladığından beri arzuladığı “devlet-millet eş güdümünü” bulamadı.