Şamanizmden Kızılbaşlığa Şiiliğin Türkmen Yüzü

26.08.2020
Nurullah Gözcü Asistan, Yayın Koordinatörlüğü

Şamanizmden Kızılbaşlığa Şiiliğin Türkmen Yüzü (Sosyolojik İnceleme)

Ali Bademci, Çizgi Kitabevi Yayınları, Ankara, 2019, 520 sayfa

ISBN: 978-6051963037

 

İslamiyet’le tanışana kadar tanrılar panteonundan Şamanist inanç dünyasına, zaman-mekân algısından mistik boyuta kadar çok katmanlı bir yapıya sahip olan Türk inanç sistemi, İslamiyet sonrası kendisini mezhepler savaşının içinde bulmuştur. Mezhep mücadeleleri tarihî seyirde gelişip ilerlerken Türk inanç sistemi kabul ettiği bu yeni din ile eski inanç sistemi arasındaki çatışan noktaları İslamiyet, çatışmayan noktaları ise senkretizm1 lehine yorarak bir Arap veya Fars Müslümanlığı gibi âdeta bir Türk Müslümanlığı oluşturmuştur. Ali Bademci tarafından kaleme alınan “Şamanizmden Kızılbaşlığa Şiiliğin Türkmen Yüzü” adlı bu kitap tam da bu süreci -eski Türk inançlarından günümüze- konu alarak tarihî seyirde Türklerin nasıl Müslümanlaştıkları ve nasıl bir çizgide ilerlediklerini tarih sosyolojisi bakış açısıyla yanıtlamaya çalışmaktadır.

Ali Bademci 1949’da Hatay’da doğmuş, yüksek tahsilini ekonomi alanında yapmıştır. 12 Eylül 1980’de MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın sanığı olarak tutuklanmış fakat Dava beraatı ile sonuçlanmıştır. Daha çok gazeteci kimliğiyle ön plana çıkan Bademci; iktisat, din, etnoloji, coğrafya ve siyaset alanlarında birçok eser kaleme almıştır. Bu çalışmasında ise Asya coğrafyasının çok büyük bir bölümünde etkin olmuş Türkmenlerin Şii mezhebi içindeki yerini geniş bir kronolojik tarih bilgisi eşliğinde vermektedir. Eski Türk inançları üzerinde yapılan çalışmalara değinerek başlayan Bademci, Türk kültür ve inançları konusunda katkıda bulunan isimleri zikrederek her şeyden önce bu inançların Türk Sünniliği ve Bâtıniliği üzerindeki tesirlerine yönelik çalışmaların sınırlı olduğunu belirtmekte ve derinlemesine araştırılmasını teklif etmektedir.

Eski Türk inançları konusunda Şamanizm ile Göktanrı inançlarının iç içe geçmişliği daima tartışılan konulardan biridir. Genel görüşler Şamanizm’i bir inanç sistemi, Tengriciliği (Göktanrı) ise bir din olarak kabul etmektedir. “Şamanizm-Göktanrı” adlı birinci bölümde yazar, Şamanizm ve Göktanrı çıkmazında en doğru teşhisin Ziya Gökalp tarafından yapıldığını belirterek Gökalp’in görüşlerini şu şekilde vermektedir: “Gökalp tıpkı çağdaş uzmanlar gibi Şamanizm’i evrensel bir inanç sistemi olarak ele almış, bu inançlar içerisinde Türk inanç sistemini Toyonizm olarak nitelendirmiştir.” (s. 24). Bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere evrensel bir inanç sistemi olan Şamanizm sadece bir din veya inanç sistemi olarak belli bir millete veya coğrafyaya ait değildir. Nitekim modern araştırmalarla Şamanizm konusu; geleneksel, İslamlaştırılan (kam-baksı) ve yeni Şamanizm olmak üzere üç alanda ele alınmaktadır. Bademci ise eski Türk inançları için Kam veya Şaman isimlendirmeleri yerine tamamen “Göktanrı inanç sistemi” denilmesi gerektiği görüşündedir.

Eski inançların belirlenmesinde ilk yerleşim yerlerinin önemi büyüktür. Buna binaen yazar, ana yurt-ata yurt2 kavramlarını temel alarak proto-Türklerin Asya bozkırlarından evvel Afrika’dan geldiklerine dair bir kültür kalıntısına rastlanılmadığını belirtmektedir. Türk ana yurdunun neresi olduğunu ise proto-Türkler ile Anav, Andronovo, Karasuk, Tagar kültürlerinden hareketle sınırlandırılmış alan yani “Mançurya’dan başlayıp bir ucu ile İdil-Ural’a bir ucu ile de İran’a dayanarak yaylı ok Aral Gölü ve Hazar Denizi’ni kucaklayan ve Avrupa ile Asya arasındaki tabii sınırı 1.500 km olan Ural Dağları ve Nehri’nden oluşan” (s. 40) uzun hilal çizgisi olarak işaret etmektedir. Fakat göç, coğrafya, savaş, boylara ayrılma, kültür alışverişi gibi birçok nedenle aynı milletlerin farklı kültürel özellikler sergilemesi Şaman kozmolojisinde de bir görüş birliğini önlemiştir. Dolayısıyla yazar, bugün bu coğrafyanın önemli bir bölümünde yaşayan ve -günümüzde bile rastlanılması nedeniyle- bu inancın daha çok atfedildiği Altay Yakut topluluklarının Şamanist inancının tamamen eski Türk inanç sistemini oluşturmadığını aksine bu inanç sisteminin çok daha gelişmiş olduğunu belirtmektedir.

Bademci, Arap seyyahların erken devirlerde Türkleri bir totem toplumu olarak göstermelerine karşılık “Göktürkler kuru bir Şamanist inanca inanmış olsalardı İslamiyet gibi ilahi bir din karşısında dört asır dayanamazlardı.” görüşüyle bu inançların ne denli köklü olduğunu ortaya koymaktadır. Türklerin İslam’ı seçmelerini ise bir inanç bunalımından kaynaklanmadığını belirterek böyle bir durumda bunu, “Emeviler veya Halifeler Devri’nde gerçekleştirirlerdi.” (s. 64) şeklinde yorumlamaktadır. “Şamanizm Sosyolojisi” başlıklı bölümde sufizm konusuna da değinen Bademci, Türk sufizminin Arap veya Fars sufizmi gibi toplumların daha önceki dinî inançlarını aksettirdiğini dolayısıyla Göktanrı inancı ve Şamanizm’in tezahüründen başka bir şey olmadığını aktarmaktadır.

Eserin ikinci bölümünü “Şia’yı İslamiye” adlı bölüm teşkil etmektedir. İlk olarak Şia, Şii ve Şiilik kelimeleri üzerinde duran yazar, Şia’nın bir sistem ve fırka olarak ortaya çıkmadan önce de “taraftar” anlamında günlük Arap dilinde geniş bir kullanıma sahip olduğunu ifade etmektedir. Konuya ilişkin en temel soru olan İslam’da Şia nasıl ortaya çıktı? sorusunu ise erken3, orta4 ve geç5 devir başlıkları altında ele almıştır. Bu bölümde yazar, kitabın ana fikri olan senkretizmin Türklerde, eski inanç ve sufi gelenek ile çok farklı bir yapı sergilediği görüşündedir. Nitekim önceleri Sünni olan Farsların da Şiiliği, Araplardan bir intikam aracı olarak benimsediğini söylemektedir. Abbasi ve Haşimi deyimlerinin ehlibeytin kendisi için kullanıldığını belirten yazar, Şiiliğin ancak 9. yüzyıla gelindiğinde “Mevali-Acem”6 unsurları da içinde barındıran bir muhalefet hareketi olduğu görüşündedir. İşte bu noktadan itibaren Şiiliğin bir başka yüzü Türkmen Şiiliği kendisini göstermeye başlamıştır.

Genelde bir İran-Turan iş birliği olsa da özelde bir millet özelliği olarak askerî bürokraside daima ön planda olan Türklerin, Mevali-Acem bir güç unsuru olarak Emevileri yıkan Abbasi Devleti’nin yükselmesinde çok büyük rol oynadıkları inkâr edilemez. Eserde, Abbasilerin bu başarısının arkasındaki İran-Turan güç unsurlarının vücut bulmuş hâli olarak Ebu Müslim Horasani7 gösterilmektedir.

Eserin üçüncü bölümü “Türkler ve İslam” başlıklı bölümdür. Bademci bu bölümde, İslam medeniyetinin Araplardan müteşekkil olmadığının Mevali-Acem unsurlarını da kuşatmaya başlamasıyla anlaşıldığını belirtmekte ve bu döneme kadar Arapların İslam medeniyetine hiçbir katkısı olmadığı görüşünü savunmaktadır. Eserde, Türklerin İslam’la buluşmasının başlama zemini olarak şu ifadeler kullanılmaktadır: “Göktürk müesseseleri, milletin hafızası ile bir medeniyet olarak yeni vatanı Orta Asya’ya yerleşirken tabii ve eski bir gelenek olarak yüzleri Batı’ya çevrilmişti. Bunun tam karşılığı olarak Hz. Muhammed’in ölümünden sonra başlayan Arap fütuhat hareketleri ise buraya yönelmişti.” (s. 152). Arapların İran ve Türkistan coğrafyalarına seferler düzenlemeleri üzerine ise yazar, “İranlılardan farklı olarak Türkler, İslam orduları tarafından hâkimiyet altına alınamamışlardır.” (s. 156) ifadelerini kullanmakta ve Türklerin İslam’a geçişlerinin fütuhat kuvvetiyle olmadığını belirtmektedir. Nitekim bu hususta Mehmet Fuad Köprülü’nün, “Türkler İslamiyet’in birçok unsurunu doğrudan doğruya Araplar değil, Acemler vasıtasıyla aldılar.”8 görüşü de önemlidir. Bu bölümde Hallac-ı Mansur, Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Baba İlyas ve Hacı Bektaş Veli gibi şahsiyetlere de yer verilmiş ve Türk sufizminin oluşumunda temel alınan noktanın Yesevilik olduğu görüşünde durulmuştur.

Şiiliğin Fars, Türk ve Moğol Şia’sı gibi görünümler arz etmesi İlhanlılar Dönemi Olcaytu zamanında başlamıştır. Olcaytu Dönemi’nde yapılan çalışmalar Şiiliğin özellikle İran coğrafyasında tutunmasının temellerini oluşturmuştur. Öyle ki yazar Dönemi şu ifadelerle aydınlatmaktadır: “Olcaytu Şiiliğe o kadar çok inanmıştı ki paraların üzerine dört halife ve 12 İmam adlarını derç ettirmişti.” (s. 252). Eserde cevap aranan temel sorulardan biri de Aleviliğin nasıl ortaya çıktığıdır. Bademci bu soruyu; “İran Şiiliği ile Arap Şiiliği neredeyse yaşıttır lakin Türklerde Horasan sufizmi içindeki Bâtıni düşünceler, Moğollar Dönemi’nde İran Şiiliği ile tanışınca Anadolu, Suriye ve Balkanlarda Alevilik ile yeni bir dönüşüme uğramıştır.” (s. 253) cevabıyla yanıtlamaktadır.

Türkmenlerin bir güç unsuru olarak İran’a hâkim bir toplumsal yapı olması Karakoyunlu Kara Yusuf’un Bağdat’taki Celayirlilerin varlığına son vermesiyle başlamıştır. Bademci, iki Türkmen devlet olan Akkoyunlu ve Karakoyunluların İslam dairesi içinde olsalar da Horasan’da bir süre kalmalarından dolayı İslami inançlarının Selçukilerle örtüşmediğini, Yesevi görüşlerine yakın senkretik bir anlayışta olduklarını söylemektedir. İki devlet arasında Şiiliğe zemin hazırlayanların ise 1433 yılında resmen Şiiliği kabul eden Akkoyunlular olduğunu ve Anadolu’nun bu zamanda hemen hemen Şii bir manzara oluşturduğunu dile getirmektedir. Okuyucuya Şiilikle ilgili temel ve tarihî alt yapı sağlandıktan sonra Şiiliğin Türklerdeki gelişimi üzerine değerlendirilen diğer konular ise şu şekildedir: “Osmanlılarda Şiilik ve Alevilik”, “Kızılbaşlık ve Safevi Türkmen Şiası”, “Afşarlarda Şiilik”, “Kaçarlarda Şiilik”, İmamiye Şiası”, “Türkmen Şiası-Senkretizm-Türk Müslümanlığı”.

Eserin dördüncü bölümü “Farisiler” adlı bölümdür. Bu bölümde İran’ın eski dini Zerdüştlük ele alınarak Fars Müslümanlığında ne gibi bir senkretizm göstermiş olduğu üzerinde durulmuştur. Zerdüştlüğü Şamanist bir hareketin devamı olarak gören kaynaklardan hareketle yazar, yayıldığı coğrafyalarda değişime uğramasıyla İran’ın millî dini olmaktan çıktığı ve Orta Doğu dini olarak din kültüründe yer edindiğini belirtmektedir (s. 437). Yazar, bu bölümde son olarak “Şia Nereye?” başlığıyla günümüz İran’ını değerlendirerek Devrim sonrası ortaya atılan Velayet-i Fakih’in İran dışında hiçbir ülke tarafından benimsenmediği, ülke içinde de sadece Farslarca kabul gördüğü hatta kendi aralarında bile sıcak bakmayanların olduğu görüşünü savunmaktadır. İran benzeri bir devrime diğer Müslüman ülkelerin yönelmeyişi ise şu ifadelerle belirtilmektedir: “1- Devrim’in Şii ve Fars niteliği, 2- İslam ülkelerindeki mevcut rejimlerin radikal hareketlere karşı tecrübeli oluşu, 3- İran İslam Cumhuriyeti’nin ekonomik ve askerî gücünün sınırlılığı, 4- Devrim’in evrensel mesajlarının yankı bulmayışı, 5- ABD’nin İran’ı sınırlandırma girişimleri, 6- İran yönetiminin yanlışları.” Fakat yazarın görüşlerinden farklı olarak bugün gelinen noktada İran’ın ülke içinde etnik azınlıkları Şiilik argümanıyla birleştirdiği, ülke dışında ise devrim ihracı adı altında öncelikle Şii çoğunluklu ülkelerde olmak üzere Müslüman devletlerde kendisine taraftar bulabildiği görülmektedir. Dolayısıyla Devrim’in diğer Müslüman ülkelerdeki etkisi ve başarısı ayrıca tartışılabilir bir konudur.

Eser, Selefiler ve Selefiliğin konu edindiği “Araplar” ile Şiiliğin İsmailiye mezhebinin ele alındığı “Hindistan” başlıklarıyla son bulmaktadır. Hacmine göre sonuç kısmına fazlaca yer ayrılmamış olsa da her bölümde genel bir değerlendirme yapılmış ve metin içinde verilen doyurucu bilgilerde tekrara neredeyse hiç düşülmemiştir. Yazar tarafından Şamanizm konusunda yeni çalışmaların metin dışında tutulduğu bilgisi okuyucuya sunulmuştur.

Eserde Türk okuyucusunun dikkatini çekebilecek ana temalardan birkaçı şunlardır:

• İslam’daki fikir ayrılıklarının başlangıç noktasını teşkil etmesi bakımından bu ihtilaf en başından beri Arap kültüründe var olan kabile (Kureyşliler ve Haşimiler) mücadelesidir.

• Eski Türk inançları çatışmacı bir tutum yerine senkretik bir görünüm izlemiştir.

• Türkmen Şiiliği, Fars ve Arap Şiiliğinden farklı olarak Türk sufizmini temel alan Yeseviliğe yakınlığı ve Türk Sünniliği nedeniyle radikal bir görünüm sergilememiştir.


1 Birbirinden ayrı düşünce, inanış veya öğretileri kaynaştırmaya çalışan felsefe sistemi (bk. TDK Sözlük).

2 İlk yurtlarının dışında yaşayan Türkler, eski yurtlarını ata yurt olarak adlandırmaktadır (s. 33).

3 Erken devirde ilk Şiiler, Hz. Peygamber’in vefatı sonrası Ebubekir’in ilk halife seçilmesi nedeniyle Hz. Ali’nin halife olması gerektiği iddiasında bulunanlara verilen isim ile ortaya çıkmıştır (s. 113).

4 Orta devirde özellikle Kerbela Hadisesi sonrasında Şiiliğin belirli kitlelere mal olduğu ve sosyal hayatta derin iz bırakması üzerine disiplinli bir hâl sergilemeye başladığı belirtilmektedir (s. 124).

5 Geç devirde, Emevi ve Abbasi dönemlerinde Şiiliğin nasıl sistemleştiği ve Abbasi hareketinin kesinlikle bir Şii hareketi olduğu aktarılmaktadır (s. 128).

6 Arapların, Arap olmayan (Türk-Fars) Müslümanlara verdikleri isim.

7 Ebu Müslim Horasani, Arap-Çin Savaşı öncesi Çin komutanı Kato-siyen-çe’nin Taşkent’te bağımsız bir hükümdar olan Kara Türgiş Bahadır Tudun’u öldürmesi üzerine Kato-siyen-çe’yi öldürmüştür. Böylece Talas Savaşı sırasında Karluklar ve Yağmaların Abbasi tarafına geçmesini ve Arapların Savaş’ı kazanmasını sağlamıştır.

8 Köprülü, M. F. (1976). Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar. s. 21

İranica Ansiklopedisi ve Türkoloji’ye İlişkin Madde Başları

Nurullah Gözcü

Tarihî ortak kültürel mirasa sahip bir girift yapı olan Türk-İran ilişkilerinde -özellikle tarihî ve edebî şahsiyetler gibi- paylaşılamayan konularda Farslaştırma politikalarına başvurulduğu görülmektedir.