Şii İslamı’nın Şekillenme Döneminde Kriz ve Konsolidasyon

Şii İslamı’nın Şekillenme Döneminde Kriz ve Konsolidasyon: Ebu Cafer İbn Qiba El-Razi ve Şii İmamet Düşüncesine Katkısı

(Crisis and Consolidation in the Formative Period of Shi’ite Islam: Abu Ja’Far Ibn Qiba Al-Razi and His Contribution to Imamite Shi’ite Thought)

Seyid Hüseyin Müderrisi Tabatabai, The Darwin Press, INC. Princeton, New Jersey, 1993, 273 Sayfa

ISBN: 0-87850-095-2

Eserin yazarı, Kum ilim havzası ve üniversitede araştırmacı ve profesör olan 1941 doğumlu Seyid Hüseyin Müderrisi Tabatabai’dir. Kum’da dinî çalışmalarına içtihat seviyesine ulaşana kadar devam eden Tabatabai, 1982 yılında Oxford Üniversitesinden doktora derecesini almıştır. Sonrasında bir süre ABD’de, Princeton Üniversitesinde ders vermiştir. Şu anda Bayard Dodge masa sorumlusudur. Aynı zamanda Columbia Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Fakültesinde ve Oxford Üniversitesi St Antony’s College’da da ders vermektedir. Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ve Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki Haremeyn-i Şerifeyn masasında sık sık görev alan Tabatabai, dokuz yıldır Harvard Üniversitesi Denetleme Yüksek Kurulu üyeliği yapmaktadır. Bunların yanında Journal of İslamic and Near Eastern Law dergisinin yayın kurulu üyesidir. Son 25 yılda İslam’la ilgili araştırmaları ve yazılarında hem İslam hukuku hem de Şii tarihi üzerine odaklanmıştır.

Şii İslam’ının Şekillenme Döneminde Kriz ve Konsolidasyon kitabı birkaç dile çevrilerek bilim insanlarının ve araştırmacıların dikkatini çekmeyi başardı. Eserin konusunu İslam’ın ilk üç yüzyılında Şii inancının gelişimi oluşturmaktadır. Bu eser, kademeli olarak birçok kişinin fikir değiştirmesine neden olmuş ve kitaba cevap olarak onlarca makalenin yazılmasına yol açmıştır. Yazılan makalelerdeki görüşlere göre kademeli fikir değişimi, Şii mezhebinin bir beşerî deneyim sonucu ortaya çıktığını ve masum bir insan tarafından üretilmediğini göstermektedir.

Tabatabai kitabında İslam’ın ilk üç yüzyılında Şii inancının nasıl geliştiğini ve hangi dönüşümleri yaşadığını kaleme almıştır. Bu kitapla iki şey hedeflenmiştir:

1- Şii tarihinin İslamiyet’te bir inanç hareketi olarak Batılı toplumlara tanıtılması,

2- Şii okulunun İslam’ın ilk üç yüzyılındaki oluşum ve tekâmül sürecinin anlaşılması.

Kitabın bölümleri sırasıyla aşağıdaki başlıklardan oluşmaktadır.

• Giriş
• Birinci Bölüm: Haklar ve Sorumluluklar
• İkinci Bölüm: Gulüv, Taksir (Müfevvida) ve Orta Yol
• Üçüncü Bölüm: Liderlik Krizi ve Hadis Rivayetçilerinin Rolü

Giriş bölümünde Şiiliğin ortaya çıkışından gelişimine kadarki tarihî sürece değinilmiştir, dolayısıyla daha ziyade özet mahiyetindedir.

“Haklar ve Sorumluluklar” başlıklı birinci bölümde yazar, imametin Şii mezhebindeki konumunun siyasaldan toplumsala, daha sonra ilmî ve nihayetinde manevî bir makama dönüştüğünü aktarmaktadır. Bununla birlikte yazar, hicri birinci yüzyılın sonuna gelindiğinde Şii hareketi, bir tür rejim karşıtı siyasi eğilim olarak bilinse de kendini Müslüman toplumun diğer unsurlarından uzaklaştırmadığını vurgulamış ve İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve İmam Ali bin Hüseyin (Zeynel Abidin) dönemlerini Şii mezhebinin siyasal ve toplumsal değişiklikler yaşadığı evreler olarak tanımlamıştır. Ancak hicri ikinci yüzyılın başından itibaren Şii mezhebini oluşturan İslam hukuku ve hukuk okullarının, kademeli olarak farklı ve kendine özgü bir hukuk okulu hâline dönüştüğünü, bu okulların Hz. Peygamberin soyundan ve önde gelen âlimlerden biri olan İmam Muhammed el-Bakır’ın öğretileri ve düşüncelerinin sonucunda ortaya çıktığını belirtmiştir. İslam toplumundaki kelam tartışması ve farklı kelam okullarının ortaya çıkması nedeniyle Şiilik okulunun çeşitli kelam konularında belirli fikirleri benimsemek zorunda kaldığı ve bu konuda da başta İmam el-Bakır ve oğlu İmam Cafer’in pozisyonları ve düşüncelerinin takip ediği yazar tarafından öne sürülen bir diğer konudur.

Yazar, İmam Cafer’in siyasi bir düşünceye sahip olmadığını, önüne gelen birçok fırsat olmasına rağmen hilafet iddiasında bulunmadığını ve sadece ilmî işlerle uğraştığını yazmıştır. İmam Cafer yaşamı boyunca sadece kendisini siyasi meselelerden uzak tutmamış, takipçilerine de siyasi meselelerden uzak durmalarını ve Şiilerin herhangi aktif silahlı bir gruba katılarak Şiiliği yayma hakkına sahip olmadıklarını ve bu yönde tavsiyeler verdiğini belirtmiştir. Tabatabai’ye göre İmam Cafer’den önce imamet, temel olarak mezhebin başı ve lideriydi. İmam Cafer döneminde Şii topluluğunun düşünce dünyasında bir değişim oldu. Bu bağlamda daha önce imamın siyasi statüsüne yapılan vurgu sonrasında imamın dinî ve ilmî statüsüne yapılmaya başlandı. Sonuç olarak bu eserde, hicri 132’deki Abbasi ayaklanmasıyla birlikte bir asırlık Emevi iktidarı ortadan kalkarken Şii mezhebi, İslam toplumunda tam ve bağımsız bir siyasi, hukuki ve kelami bir sistem olarak boy gösterdiği belirtilmiştir.

Birinci bölümde ayrıca Birinci İmam’dan On Birinci İmam’a kadarki Şii mezhebinde oluşan evreleri ve tekâmülü aktarmanın yanı sıra gerçekleşen kopmalardan da söz edilmiştir. Şii mezhebinde gerçekleşen ilk kopmanın, Kufe İsyanı’nın lideri Muhtar es-Sekafi liderliğindeki grupla başladığı ve kopma nedeni olarak İmam Zeynel Abidin yerine İmam Ali’nin üçüncü oğlu Muhammed bin Hanefiyye’ye biat etmeleri belirtilmiştir. İmam Cafer döneminde bir başka bölünmenin daha yaşandığı ve bu bölünmenin Zeydiyye ve Caferiyye olarak anılmaya başlandığı yazılmıştır. Bu kopmalardan İsmaililer’e yer ayırmaması ise ilginçtir.

İkinci bölümde yazar, imamet kavramının bilimsel ve manevi boyutta tekâmülünü anlatırken “Gulüv (Abartı), Müfevvida ve Mutedil (Orta Yol)” kavramları çerçevesinde anlatmaya gayret göstermiştir.

1- Gulüv (haddi aşmak, abartmak): Hz. Muhammed ve özellikle de İmam Ali ile onun soyundan gelenlerin etrafında abartılı inançlar oluşturma girişimlerinden gulüv hareketi, özellikle gāliyye’nin ortaya çıkışını etkileyen sebepler arasında zikredilebilir. Yazara göre Kur’an’da peygamberlerin de sıradan insanlar olduğu vurgulanmasına rağmen Hz. Peygamber’in insan üstü varlık olduğu düşüncesi ölümünden kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır. Hatta yazar, sahabilerden birinin Hz. Peygamber’in “ölmediğini ve sadece görünmez olduğunu” iddia ettiğini tarihî rivayetlere dayandırarak aktarmaktadır. Yazar, başka abartılı (gulüv) iddianın da İmam Ali’nin vefatı sonrası ortaya çıktığını aktarmıştır. Bir grubun iddiasına göre İmam Ali hâlâ hayattadır ve Arapları kendi buyruğu altına alarak tüm dünyayı fethedecektir. Daha sonraları hicri 81’de Muhammed bin Hanefiyye’ye bağlı bir grup da aynı iddialarda bulunacaktır. Yazara göre abartı o kadar büyüktür ki Hz. Peygamber ailesinden kimilerinin Tanrı olduğu iddia edilecektir. İmam Ali’nin vefatından sonra bir grup takipçisi onun aslında Tanrı olduğunu ve şimdi gazabından kölelerine görünmediğini iddia etmiştir. Eserde, Hamza bin Amare el-Berberi, Muhammed bin Hanefiyye’yi Tanrı ilan ederek kendisini onun peygamberi olarak gördüğü ve aynı şekilde İmam Cafer’i ve diğer imamları Tanrı olarak gören kişi ve grupların da olduğu ve hepsinin kendine göre şeriat ve mezhep şiarı olduğu aktarılmıştır. Yazar, buna benzer olayları örneklerle anlatarak Şii mezhebinin gelişim sürecindeki abartıların altını çizmiştir. Bu kişilere imamları beşer üstü bir varlık olarak görmesi ve hatta imamları Peygamberlerden üstün Tanrı ile eşit görmeye başladıkları için gulüv ve gruplarına da gāliyye (abartıcılık) denilmiştir.

2- Müfevvida: Şii mezhebindeki radikal gruplar arasında “tefviz” görüşünü benimseyenlerin müşterek vasfıdır. Yazara göre hicri ikinci yüzyılın üçüncü ve dördüncü çeyreklerinde, İmam Cafer’in yaşamı ve imamlığı sırasında Şii toplumunda başka bir gulüv grubu ortaya çıkmıştır. Bu grup Şiiler arasında müfevvida olarak tanınmaya başlanmıştır. Müfevvida gurubu Keysaniye grubunun akide ve düşüncelerinin birçoğuyla ilgilenmiş ve onların yolunu seçerek kendilerini onların takipçisi olarak görmüştür. Müfevvida gurubu Hz. Peygamber’i ve onun soyundan gelen imamları Tanrı olarak veya Tanrı’ya eşit olarak görmemiştir ancak onlara göre Allah, Hz. Peygamber’e âlemi yaratacak ölçüde güç vermiş, o da bu güçle âlemi yaratmış ve bütün işlerini yürütmüştür. Bununla birlikte daha sonra müfevvida mensuplarının çoğu yaratma ve yönetme yetkisini İmam Ali’ye bırakmıştır. Dolayısıyla bu gurup, -Hz. Peygamber ve imamlar- Tanrı’nın asli güç olması ve imamların alt güç olması dışında, Tanrı’nın yapması gereken her şeyi pratik olarak yapabilir anlayışına sahiptir. Hz. Muhammed’i, İmam Ali’yi ve evlatlarını Allah’ın yarattığını kabul etmekle birlikte Allah’a ait işlerin onlara havale edilmesi ve dolayısıyla beşer üstü bir mevkide tasavvur edilmesi genellikle gulüv unsurlarından ilahî nur veya ilahî bir cevherin kendilerine tezahür etmesi görüşüne veya tenasüh anlayışına dayandırıldığı ileri sürülmektedir. Ayrıca kitapta müfevvidanın mutedil (orta yol) Şii takipçileri tarafından kesin olarak reddedildiği aktarılmıştır. Yazar, İmam Cafer’den gāliyyenin kâfir, müfevvidanın müşrik olduğuna dair bir nakledilen bir rivayete de yer vermiştir.

3- Mutedil (Orta Yol): Adından da anlaşılacağı gibi mutedil ve orta yolu seçmek ve ifrat ve tefrite eğilmemek anlamına gelmektedir. Yazar özel olarak orta yoldan bahsetmemişse de müfevvida ve gulüvü anlatırken bunların dışında kalan konuların orta yol olduğunu okuyucu anlayacaktır. Yazara göre müfevvidanın büyük uğraş ve çabaları sonrası Şii mezhebi sistemine kendi düşüncelerinin bir kısmını dâhil ettiklerini aktarmıştır. Yazar günümüzde Şiiliğin, müfevvida anlayışından etkilendiğini ve bu anlayışın benimsendiği birçok düşüncenin hâlâ takip edildiğini örneklerle açıklamıştır.

Üçüncü bölüm “Liderlik Krizi ve Hadis Rivayetçilerinin Rolü” başlığı adı altında incelenmiştir. Yazara göre Şii cemaatindeki ilk liderlik krizi, İmam Cafer’in hicri 148’de ölümünden kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır. İmam Cafer’in ölümünden sonra liderlik konusunda aşağıdaki ihtilaflar meydana gelmiştir:

1- Başta Eban bin Osman ve Sa’ad bin Tarif el-İskaf olmak üzere İmam Cafer’in bir grup takipçisi, imamın ölmesinden sonra kimseyi imam olarak kabul etmeyeceklerini belirtmiştir. Bu gurup İmam Cafer’i sadece Şii mezhebinin imamı olarak değil peygamber soyundan gelen en büyük âlim olarak da görüyordu. Bu grup, İmam Cafer’in oğulları dâhil bundan sonra kimseyi imam olarak kabul etmemiş ve son imam olarak görmüştür.

2- Bir diğer grup ise İmam Cafer’in büyük oğlu İsmail’in takipçileriydi. İmam Cafer ölümünden önce imameti oğlu İsmail’e bırakacağını belirtmişken daha sonra bundan vazgeçmiş ve İsmail de babası hayattayken vefat etmiştir. İmam Cafer’in ölümünün ardından İsmail’in imametini ileri sürenler arasında “hâlis İsmailliler” diye anılan küçük bir grup, onun ölmediğini ve imam olarak zuhur edeceğini iddia ederken çoğunluk, İsmail’in öldüğünü ve imametin oğlu Muhammed’e geçtiğini ileri sürmüştür. Sonraları bu gruplardan ilki ortadan kalkarken asıl İsmailiyyeyi ikinci grup temsil etmiştir.

3- İmam Cafer’in ölümünden sonra ihtilafa düşen diğer bir gurupsa İmam Cafer’in en büyük oğlu Abdullah’ın takipçileri olmuştur. Abdullah, babası öldükten sonra sadece 70 gün yaşamış ve çocuğu olmadan vefat etmiştir. Şiilerin çoğu, İsmail ve Abdullah’tan sonra İmam Cafer’in büyük oğlu olan İmam Musa ibn Cafer’in etrafında toplanarak ona biat etmiştir. İmam Musa’ya biat eden Şiiler, Abdullah’la ilgili iki farklı kola ayrılmıştır: Birinci kol Abdullah’ın imametini batıl olarak görmüştür. Bazıları onun Sünnilerle bağlantılı olduğunu söylerken bazıları da “eğer hak imam olsaydı çocuksuz vefat etmeyecekti” şeklinde karşıt görüş sunmuştur. Bu görüşün savunucuları sonraları İmam Kazım liderliğindeki İmamiye Şiiliğinin esasını oluşturacaktır. İkinci akım ise Abdullah’ı babasının haklı mirasçısı olarak görürken İmam Musa’yı da Abdullah’ın mirasçısı olarak görmüştür. Bu gurup üçüncü yüzyılın sonuna kadar önemli bazı Şii âlimler önderliğinde faaliyetlerine devam etmiştir. Ayrıca imamların arasına Abdullah’ın eklenmesi dışında, imam silsilesine de itirazları olmamıştır.

Son bölüm “Hadis Rivayetçilerinin Rolü” başlığıyla kaleme alınmıştır. Bu konuda yazar birçok hadisçinin gulüv ve müfevvidaya kaydığını belirtmiş ve günümüz inançlarındaki bu grupların rolünden bahsetmiştir.

Bu eser İslam’ın ilk üç yüzyılında Şii inancının nasıl geliştiğini ve hangi dönüşümleri yaşadığını ve imametin Şii mezhebindeki konumunun siyasaldan toplumsala, daha sonra ilmî ve nihayetinde manevî bir makama dönüştüğünü aktarması bakımından önemlidir.

İç ve Dış Savunmada Besic’in Rolü

Ahmad Jawid Türkoğlu

İran’ın içerisine girdiği ekonomik dar boğaz dikkate alındığında önümüzdeki süreçte patlak verecek toplumsal olayların bastırılmasında yine Besic Teşkilatına önemli sorumluluklar düşmektedir.