Suriye’nin Kuzeyindeki Olası Operasyon İran’da Nasıl Değerlendiriliyor?

Umut Başar Kıdemli Uzman

Türkiye’nin, Suriye’deki muhtemel bir operasyonuna karşı İran’dan üst perdeden gelen açıklamalar, Türkiye açısından caydırıcı olmaktan ziyade iki ülke arasındaki güven zeminini aşındırıyor.

Kamuoyunda bir süredir, Suriye’nin kuzeyindeki Münbiç ve Tel Rıfat bölgelerini altı yıldır işgal eden terör örgütü PKK/PYD/YPG unsurlarından arındırarak Türkiye sınırlarından 30 kilometre güneyde, güvenli bölge oluşturmak üzere yapılacak askerî harekât konuşuluyor. Türkiye ve Rusya’yla birlikte Astana Süreci’nin bir parçası olan İran da Türkiye’nin muhtemel operasyonuyla yakından ilgileniyor. Şimdiye kadar Türkiye’nin Suriye’deki; Fırat Kalkanı (2017), Zeytindalı (2018) ve Barış Pınarı (2019) harekâtlarına ilişkin medya önünde ölçülü değerlendirmelerde bulunan İranlı yetkililer, olası operasyona karşı öncekilere göre söylem düzeyinde daha sert tepki gösteriyor. Bunun son örneği, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Tahran ziyaretinde, Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin, ülkedeki en üst siyasi merci olarak yeni bir operasyona karşı olduklarını belirtmesidir. Hamenei’nin “Suriye’nin toprak bütünlüğü çok önemlidir. Suriye’nin kuzeyindeki her türlü saldırı; Türkiye’nin, Suriye’nin ve bütün bölgenin zararına, teröristlerin lehine olur.” şeklindeki sözleri; İran basınında “nasihat”, diasporadaki Farsça medyada ise “uyarı” şeklinde okuyucuya sunuldu. Türkiye ve İran’ın, Suriye’de iç savaş başladığından beri farklı pozisyonlarda olduğu herkesin malumu. Peki Tahran yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) silahlandırıp vekil güç olarak bıraktığı terör örgütüne karşı Türkiye’nin müdahalesine “Teröristler sadece bir grup değil!” diyerek neden itiraz ediyor?

İran’daki hükûmet ve devlet yetkilileri, Türkiye’nin daha önceki operasyonlarıyla ilgili medya karşısında aleni bir tepki vermekten ziyade konuyu ikili/üçlü görüşmelerde müzakere etti. Buna mukabil düşünce kuruluşları ve merkez medyada çıkan analizlerde, Türkiye’nin Suriye politikası çoğunlukla “yayılmacılık, hilafetçilik ve Neo-Osmanlıcılık” perspektifinden görüldü. Sabık Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin “Tahran’ın güvenliğinin Şam’dan başladığını” ifade etmesi düşünüldüğünde İran’ın aksine Suriye’yle uzun bir kara sınırına sahip Türkiye’nin güvenlik kaygılarının basite indirgenerek bu üç kavrama hapsedilmesi, kuşkusuz gerçeklerden uzak. Türkiye, Suriye krizinden en çok etkilenen ülke olarak kendi millî güvenliğini herhangi bir ülkenin iyi niyetine bırakmaksızın güvence altına almak durumundadır. 

İran dış politikasının artık karakteristik bir özelliği, önemli bölgesel meselelerde Rusya’nın statükoyu koruyan tutumunu başlangıç noktası kabul etmesidir. Nitekim 2020 yılındaki II. Karabağ Savaşı akabinde bir yıldır süregelen ve artık netice vermeyeceği anlaşılan nükleer müzakereler gösterdi ki İran tarafı; Rusya’nın, tutumunu değiştirmeyeceğini varsayarak hareket ediyor. Suriye’de de Türkiye ile Rusya’nın değişen pozisyonuna göre ilişki geliştiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın öngörülenden uzun sürmesiyle ABD’den sonra Rusya’nın da Suriye’de kuvvetlerini azaltması; ülkenin orta ve güney kesimlerinde faaliyet gösteren İran’ı, Türkiye’nin terör operasyonunu doğrudan kendi için jeopolitik kayıp olarak algılamasına sebebiyet verdi. Her ne kadar Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölge yaratması stratejik olarak İran’ın çıkarlarıyla örtüşmese de ABD-Esed rejimi-PYD/PKK-Rusya’dan oluşan Türkiye karşıtı “istemezük” blokuna İran’ın güçlü girişinin kendince sebepleri de var.

Daha önceki operasyonlarda olduğu gibi Türkiye’nin terörü önleyici adımlarını “katliam, soykırım, işgal, radikal grupları himaye, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saldırı, genişleme, toprak kazanma arzusu, maceracılık, tahrik, fırsatçılık, mezhepçilik” gibi söylemlerle işleyen içeriklere, devlete yakın medya organlarında şimdilerde de tesadüf ediliyor. Bunlar, Suriye İç Savaşı başladığından beri Türkiye’ye ilişkin gazete haberlerinin değişmez anahtar kelimeleri olarak karşımıza çıkıyor. Hatta Türkiye’nin Irak ya da Kafkasya politikası için de benzer yorumlara rastlanıyor. Bu doğrultuda emekli Büyükelçi Ahmet Destmalçiyan “Ankara’nın radikal terör gruplarını kullanarak İdlib’in bir bölümünü Alevilerden temizlemeyi ve bu sayede sınırda bir tampon bölge oluşturarak Suriye Alevilerinin Türkiye [Alevileriyle] bağlantısını koparmayı amaçladığını” ileri sürüyor. Başka bir örnek olarak Türkiye uzmanı İbrahim Ferahani ise operasyonu Türkiye’nin iç politikasıyla ilişkilendirerek popülerliğini kaybeden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplumun milliyetçi duygularını, operasyon vasıtasıyla harekete geçirerek tabanını gelecek seçimler öncesi birleştirmeyi hedeflediğini iddia ediyor. Basındaki basmakalıp ve yüzeysel okuma bir kenara bırakılırsa İran’ın önceliğinin, Suriye’deki siyasi ve ekonomik kazanımlarını korumak olduğu söylenebilir. Tahran yönetimi, Türkiye’nin operasyonla öne çıkmasının Rusya’ya rağmen elde ettiği kazanımlara ket vurmasını istemiyor. 

İran, Rusya’nın Ukrayna’daki meşguliyetinden istifade ederek Rusya karşısında Suriye’de ikinci planda kalan özellikle enerji ve ticaret alanındaki kazanım ve imtiyazlarını maksimize etmek isteyebilir. Türkiye’nin operasyonla oldukça önemli bir şehir olan Halep’e bir adım daha yaklaşmasını, kendi sanayi ve ticaret ağı için tehlike olarak düşünebilir. 2016 yılından beri tankerlerle Suriye’den Irak ve İran’a petrol taşındığı iddia edilen sevkiyat koridorunun İran açısından güvenliği ve tahkimi, ülkede Türkiye olmadan daha kolay olur. Şayet bu koridor, Suriye meselesi İran’ın istediği gibi çözülürse bir petrol boru hattına dönüşebilir. Bilindiği üzere İran, ABD yaptırımlarını delebilmek için Irak ve Suriye’de çeşitli petrol operasyonları yürütüyor. Bu iki ülkenin İran’ın petrol ihracatında önemi yadsınamaz derecede.

Diğer yandan Suriye’deki iç savaşın sona doğru ilerlediği ve siyasi çözümünün orta vadede bulunacağına dair görüşler var. Muhafazakâr analist Ali Haydari, Türkiye’nin olası operasyonunun Suriye’nin geleceğine yönelik olduğunu düşünüyor. Ona göre “[Türkiye,] şimdilerde anayasa yazmakla meşgul olan muhalifler arasındaki nüfuzunu kullanarak Suriye’nin topraklarının bir kısmını dolaylı olarak işgal etmeyi, buraya [Suriyeliler arasındaki] kendine yakın gruplarını yerleştirmeyi ve yeni Suriye’de onları kullanmayı hedefliyor.” Bu iddia, zorlama bir zihin okumasına benziyor. Çünkü Türkiye’nin, bölgenin demografisini değiştirmekle suçlanabilecek son ülkesi olduğunu söylemeye lüzum bile yok. Dahası Türkiye, daha önce düzenlediği üç operasyonla terör unsurlarını sınırından uzaklaştırmaya çalışarak Suriye içinde ilerlemedi. Zaten elde, Türkiye’nin nüfus mühendisliği yaptığına dair tek bir ciddi kanıt olsaydı bu iddia, İran’a sıra gelmeden uluslararası mecrada gündeme gelirdi. Bu noktada akla, Tahran yönetiminin Suriye’nin kuzeyinde istikrarlı bir bölgede Türkiye’nin varlığından ziyade ABD’nin polis gücü mahiyetindeki bir örgütü tercih edeceği akla geliyor. O hâlde İran’ın, Suriye’nin kuzeyindeki gruplarla ister doğrudan isterse de Esed rejimi üzerinden anlaşabileceği düşünülüyor.

Öte yandan İran’ın yeni operasyona yüksek tonda karşı çıkmasının başka nedenleri de var. Türkiye’nin; İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle ilişkilerinde bir normalleşme sürecine girmesi, İran’da rahatsızlık uyandırmış görünüyor. Bilhassa herhangi bir ülkenin İsrail’le iyi ilişkiler tesis etmesi, İran’ı huzursuz ediyor. İran’da bölge ülkelerinin İsrail’e mesafeli durmasına yönelik rasyonel olmayan bir beklenti var. Hem İsrail hem de İran’la iyi ilişkiler kurabilen Türkiye’nin, İran’la ilişkilerinde bağımsız ve denge siyasetini bir tarafa bırakması, İran açısından endişelendirici olur. Nitekim bu konuda, analist Veli Golmuhammedi’nin, “taktiksel olarak Türkiye’nin çeşitli şekillerde İran aleyhinde girişimlerde bulunduğunu, tam manasıyla İran karşıtı bir koalisyonun içerisinde yer almadığını” belirtmesi, nispeten makul bir yorum olarak dikkate değer. İran’ın; Türkiye’nin pozisyonunun farkında olduğu, buna mukabil ikili ilişkilerde baskın olabilmek adına Suriye’de Türkiye’nin elini kuvvetlendirmek istemediği düşünülebilir. Tahran yönetiminin; Ankara’yı, operasyondaki kararlılığından vazgeçirmesi beklenemez. Ancak tutumunu sertleştirmesinin arka planında İran’ın bölgesel olarak dış politikada sıkışmışlık hissinin de etkisi olabilir. Göreve geldiğinde “Komşular önceliğimizdir.” diyen İbrahim Reisi hükûmetinin bir yıllık karnesinde; başta Türkiye, Azerbaycan, Afganistan, Pakistan ve hatta Irak olmak üzere komşularla çok da iyi gitmeyen ilişkilere şahit olunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesinde, Suriye operasyonunun yanı sıra İran-Ermenistan sınırının açık kalmasını da net bir şekilde vurgulayan Devrim Rehberi Hamenei, aynı zamanda İran’ın batısından başlayarak kuzeyinden geçip doğusuna doğru uzanan bir hinterlanttaki bölgesel denklemin dışında kalma hissini dışa vurmuş oluyor. Dolayısıyla yakın zamanda açılması planlanan Zengezur Koridoru’yla Türkistan coğrafyasına, İran’a ihtiyaç duymadan uzanabilecek olan Türkiye’nin, Suriye’de zorlanmasına yönelik bir politika varmış gibi anlaşılıyor. Türkiye’nin Türk dünyasıyla bütünleşme sürecinin, mevcut şartlarda ülke sosyopolitiğinde yarattığı gerilim ise İran’ı, Türkiye’yle ilişkilerinde agresifleştiriyor.

Sonuç

Her ne kadar İran, eşi görülmedik şekilde üst perdeden Türkiye’nin yeni bir operasyonuna muhalefet etse de operasyonun zamanı geldiğinde İran’a bağlı herhangi bir milis gücün sahada Türkiye’nin önüne çıkması oldukça düşük bir ihtimal. Operasyona başlamış Türkiye karşısında İran’ın kazanacağı bir şey yok. Aksi bir senaryonun yaşanması durumunda İran kendi eliyle Türkiye’yi; Suriye konusunda İsrail’e, İran’la ilişkilerde ise Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne yakınlaştırır. Rusya’nın, operasyonda açık bir taraf olmaması, Türkiye açısından yeterli zemini oluşturur. Dolayısıyla İran’dan gelen açıklamalar, Türkiye açısından caydırıcı olmak şöyle dursun; iki ülke arasındaki güven zeminini aşındırıyor. Rusya, Suriye’de güç azaltırken İran, sınır güvenliğini önceleyen Türkiye’yi rakibi olarak görüyor. Tahran ve Ankara’nın parçası olduğu Güney Kafkasya’da; kalıcı barış ve istikrarı sağlamak adına Türkiye’nin, kurulmasını önerdiği altılı platforma kapsayıcı bir yaklaşımla İran’ı da davet etmesine mukabil Tahran yönetiminin, yine her iki ülkenin tarafı olduğu Suriye meselesinde, Türkiye’ye karşı dışlayıcı bir yaklaşım sergilemesi manidardır.

Tahran Yönetiminin Zorunlu Örtünmeyle İmtihanı

Umut Başar

İran’da zorunlu örtünmeye dair kamusal alandaki uygulamalar, toplumsal bir gerilim alanı olarak günden güne belirginleşiyor.

İran Üzerinden Türkiye’ye Düzensiz Afganistanlı Göçü

Umut Başar

İran’da mukim Afganların serbest dolaşım hakkı olduğundan Türkiye sınırına yönelmiş olmaları bir noktaya kadar anlaşılabilir olmakla birlikte çıkış noktası Afganistan olanların İran’ı geçerek Türkiye’ye yönelmeleri dikkat çekici.