Suudi-İran Çekişmesi Nereye Gidiyor?

27.10.2016
Hakkı Uygur Başkan Vekili

İran’ın dış politikasıyla ilgili birçok konuda olduğu gibi Suudi Arabistan ile gerilimli ilişkilerin başlangıç noktası olarak da 1979 İslam Devrimine dönmek gerekiyor. Dönemin Suudi hükümetinin başlangıçta Şah karşıtı devrimcileri tebrik etmesine ve iyi ilişkiler kurma temennisine rağmen, gerek kısa süre içinde İranlı devrimcilerin dış politikada agresif bir yaklaşım takınacaklarını belli etmeleri ve en üst düzey yetkililerin “devrim ihracı” söylemini kullanmaları, gerekse de Arabistan’da meydana gelen ve Kâbe’nin kısa süreli işgaliyle sonuçlanan İslamcı-Askeri ayaklanmanın Riyad yönetiminde yarattığı tedirginlik, iki ülkenin hızla hasmâne ilişkiler içine girmesine neden oldu. İran-Irak savaşının başlaması ve Arabistan öncülüğündeki Körfez ülkelerinin maddi-askeri olarak Irak’ı desteklemeleri ilişkilerin iyice bozulmasına yol açtı. İranlı liderlerin Suudi Arabistan’dan bahsederken sürekli “Amerikancı İslam” vurgusunda bulunmaları ve bölgesel monarşilerin yıkılması yönündeki çağrıları, 1986 Hac olaylarında örneği görüldüğü üzere kanlı hadiselerin meydana gelmesinde etkili oldu ve İranlı hacılar Humeyni’nin ölümüne kadar Hacca gitmekten men edildiler.

İran-Irak savaşının sona ermesi ve Saddam Hüseyin’in savaş yaralarını sarmak için kısa yolu seçerek, ABD’nin örtülü yönlendirmesinin de etkisiyle 1991 yılında Kuveyt’i işgal etmesi İran-Suudi Arabistan ilişkilerinde önemli değişikliğe yol açtı. Tahran’ın ABD’nin Irak’a saldırısına tepki göstermemesi Riyad’da memnuniyetle karşılandı. Bu dönemde İran’da ılımlı kimliğiyle bilinen ve dış siyasette yeni bir sayfa açmak isteyen Haşimi Rafsancani’nin Cumhurbaşkanı olması ikili ilişkileri oldukça ileri seviyeye taşıdı. Haşimi’nin çabalarının meyvelerini vermesi reformcu lider Muhammed Hatemi zamanında oldu. Aralık 1997’de Tahran’da düzenlenen İslam Konferansı Örgütü Teşkilatı Zirvesine Suudi Arabistan’ın Veliaht Prens Abdullah liderliğindeki üst düzey bir delegasyonla katılması ve İran lideri Hamenei ile sonradan krallığa yükselen Abdullah arasındaki görüşme, ikili ilişkilerde zirve noktasını temsil etmektedir. Rafsancani’nin 1998’de yaklaşık on gün süren Suudi Arabistan ziyareti esnasında Kral Fahd ile samimi görüşmeleri ve hassas askeri tesislerde incelemelerde bulunması, aynı şekilde İran savaş gemilerinin Suudi limanlarını ziyaret etmesi bu dönemde Körfezin en önemli iki ülkesi arasındaki 20 yıllık buzların eridiği şeklinde yorumlandı.

Bununla birlikte iki ülke arasındaki sıcak ilişkiler uzun sürmedi. 11 Eylül 2001 saldırısı ve ardından Afganistan ve Irak işgalleriyle birlikte Tahran-Riyad ilişkileri hızla soğudu. Bir anda kendisini çevreleyen iki düşman hükümetten kurtulan İran bölgesel etkinliğini artırmaya başladı. Irak işgalinin kısa sürede sonuçlanmasına rağmen ülkede istikrar sağlanamaması ve ABD’nin askeri kayıplarının artmasıyla birlikte George Bush “şer ekseni” olarak ilan ettiği İran ve Suriye ikilisine saldırı seçeneğini masadan kaldırmak zorunda kaldı. Üzerindeki ABD tehdidinin kalkması ve eş zamanlı olarak Irak’ta Şii hükümetlerin kurulmasıyla birlikte İran tarihi bir fırsat yakaladığını düşündü. Bu durum 2005 yılında Cumhurbaşkanlığına seçilen Ahmedinejad’ın yönetimindeki Tahran yönetiminin bölge ülkeleriyle uzlaşı arayışından uzaklaşmasına ve çatışma stratejisine yönelmesine neden oldu.

Bush’un tehditkâr söylemlerinin güç kazandırdığı İran’daki güvenlik elitleri, özellikle de Devrim Muhafızları Ordusu, Irak politikalarını pratikte Dışişleri Bakanlığının elinden alarak Başbakan Nuri Maliki üzerinden Şii-Sünni çatışmasını körüklemeye ve ülke yönetimini tamamen eline geçirmeye çalıştı. Obama’nın seçim vaadi olarak Irak’tan çekileceğini açıklaması ve Tahran’a sıcak mesajlar göndermesi de Tahran’ın hırslarını kamçıladı. Suudi Arabistan’ın bu dönemde merkezî hükümete karşı savaşan Sünni direniş gruplarına destek olması, Irak merkezî hükümeti ve neticede İran ile ilişkilerinin iyice gerilmesine neden oldu. Böylesi bir dönemde içine girilen “Arap Baharı” süreci iki ülke açısından da tehditler ve fırsatlar içeriyordu. İran, Arap Baharının getirdiği demokratikleşme dalgasını, siyasi olarak zıt pozisyonlar içinde olduğu Fas, Mısır ya da üzerinde hak iddia ettiği Bahreyn’de desteklerken Suudi Arabistan var gücüyle İran’ın bölgedeki en önemli müttefiki gördüğü Suriye’deki muhalefete arka çıkıyor öte yandan Mısır’daki demokratik sürecin askeri bir darbeyle kesilmesini finanse ediyordu. Arabistan’ın Bahreyn’deki gösterileri bastırmak için Mart 2011’de ülkeye asker sevk etmesi, İran ile fiilî çatışmaya yol açmasa da Tahran destekli Zeydî Husi kabilesinin ve müttefiklerinin Ocak 2016’da Yemen’in başkenti Sana’da kontrolü ele geçirmesi Arabistan-İran gerilimini yeni bir aşamaya soktu. Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçlerinin mart ayında başlattığı askeri müdahale hava operasyonlarıyla sınırlı kalmadı, son günlerde görüldüğü üzere balistik ve gemisavar füzelerin de kullanıldığı şiddetli bir hal aldı. 8 Ekim’de Suudi uçaklarının bir cenaze törenini vurması ve çok sayıda sivili öldürmesi üzerine Husilerin ABD savaş gemilerine saldırıda bulunması durumun karmaşıklığını gözler önüne seriyor. ABD İran müttefiklerinin benzeri görülmemiş bu saldırılarına, şimdilik Husi radarlarını bombalayarak cevap vermiş durumda.

İran, Arap Baharının getirdiği demokratikleşme dalgasını, siyasi olarak zıt pozisyonlar içinde olduğu Fas, Mısır ya da üzerinde hak iddia ettiği Bahreyn’de desteklerken Suudi Arabistan var gücüyle İran’ın bölgedeki en önemli müttefiki gördüğü Suriye’deki muhalefete arka çıkıyor öte yandan Mısır’daki demokratik sürecin askeri bir darbeyle kesilmesini finanse ediyordu.

İki ülke ilişkilerinin kontrollü gerginlikten dolaylı çatışmaya evrilmesinde İran’ın nükleer faaliyetlerinin ABD liderliğindeki küresel güçler tarafından resmen tanınması da etkili oldu. Kitle imha silahlarına sahip olduğu bahanesiyle işgal edilen Irak’a açılan savaşla başlayan ve bu ülkenin pratikte İran’ın kontrolüne bırakılmasıyla devam eden süreçte, ABD’nin önceleri kırmızıçizgi olarak ilan ettiği uranyum zenginleştirme işlemi dâhil, İran’ın nükleer faaliyetlerine göz yumacağının belli olması, İran’ın bölgedeki en önemli müttefiki olan Esed yönetiminin kimyasal silah kullanmasına rağmen Washington’dan herhangi bir karşılık görmemesi, son olarak 11 Eylül mağdurlarının Suudi Arabistan aleyhine dava açmalarına izin veren yasanın ABD Kongresinden geçmesi Riyad’da ciddi anlamda bir hayal kırıklığı ve ihanete uğramışlık duygusu oluşturmuş durumda. İran- ABD ikilisi tarafından sıkıştırıldığını ve çok yakında kendi sınırları içinde sorunlar yaşamaya başlayacağını düşünen Suudi Arabistan bu duruma bir yandan başta İsrail ve Türkiye olmak üzere bölge ülkeleriyle işbirliğini geliştirerek ve Rusya ile olan gerginliği azaltarak karşılık vermeye çalışırken diğer yandan da Şii lider Şeyh Nimr’in idam edilmesi örneğinde görüldüğü üzere içeride sorun çıkarması muhtemel gruplara karşı çok sert tedbirler almaktan geri durmuyor.

Körfezin en önemli iki ülkesi arasındaki ilişkilerin bozulmasındaki etkenlerden birisi de mezhebî ihtilafların siyasi alana taşınmasıdır. İslam dünyasındaki iki azınlık grubu temsil eden Selefilik ve Şiilik arasındaki teolojik ve kelamî tartışmalar nispeten uzun bir geçmişe sahip olsa da İran Devrimi ile birlikte mezhebin siyaset alanında görünür hale gelmesi Orta Doğu’daki çatışma alanlarına bir yenisini ekledi. Bu grupların birbirlerini tekfir edecek ölçüde sapkın akımlar olarak kabul etmeleri özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde kimliklerin iç ve dış politikada aktif hale gelmesiyle birlikte daha belirgin bir hâl aldı. Nevvab Safevi- Seyyid Kutup ilişkisi, ardılları tarafından sürdürülmediği gibi taraflar çoğu zaman sırf siyasi çıkarlar için mezhebi argümanları kullanmaya ve bu şekilde bölgesel politikalarını meşrulaştırmaya başladılar ki İran’ın seküler-nasyonalist Baas rejimini korumak ve Halep’teki katliamları meşrulaştırmak amacıyla Şam’daki Ehl-i Beyt mezarlarını savunma mottosuna başvurması bunun en dikkat çekici örneklerinden birisidir.

İslam dünyasındaki iki azınlık grubu temsil eden Selefilik ve Şiilik arasındaki teolojik ve kelamî tartışmalar nispeten uzun bir geçmişe sahip olsa da İran Devrimi ile birlikte mezhebin siyaset alanında görünür hale gelmesi Orta Doğu’daki çatışma alanlarına bir yenisini  daha eklemiştir.

Özetle, en önemli küresel müttefiki tarafından ihanete uğradığını düşünen ve nükleer anlaşmanın imzalanmasından sonra bunu açıkça dile getirmekten çekinmeyen Riyad yönetimi kuşatılmışlık düşüncesi içinde, üzerinde çok derin düşünülmeyen adımlar atıyor. Rus ve İran ekonomilerini çökertmek amacıyla başvurulan petrol fiyatlarını düşürme stratejisi iki ülke ekonomisine önemli darbeler vurmakla birlikte bu ülkelerin dış politikasında herhangi bir değişime yol açmadı, aksine Suudi ekonomisini de derinden etkiledi. Mısır’da Mursi hükümetini deviren cuntaya darbe öncesinde ve sonrasında her türlü maddi-siyasal desteği veren Riyad, General Sisi yönetimindeki Kahire’nin son dönemde başta Yemen ve Suriye olmak üzere bölgesel sorunlarda kendisini yalnız bırakması karşısında bu ülkeye petrol satışını durdurdu. Suriye muhalefeti desteklenirken silahlı gruplar arasında seçici davranmaması da Arabistan aleyhindeki uluslararası propagandanın güçlenmesine neden oldu. Bunun yanı sıra Yemen’e karşı girişilen askeri operasyon, aradan geçen nispeten uzun süreye rağmen istenilen sunucu vermedi. Nitekim 17 Ekim günü Suudi Dışişleri Bakanı Adil El Cübeyr’in yaptığı ateşkes çağrısı bu durumu gözler önüne seriyor. Ayrıca siyasi çatışmaları dinî-mezhebî boyuta taşımanın ve Orta Doğu’nun tarihî bir gerçekliği olan Şiileri genelleyen ve düşmanlaştıran bir dil kullanılmasının bölgede kalıcı istikrara hizmet etmeyeceği de aşikâr. Öte yandan Arabistan’ın bu adımları atmasında Tahran’ın tahrikleri şüphesiz önemli bir rol oynuyor. Zira krizin diğer aktörü İran da benzer bir akıl tutulmasını tecrübe ediyor ve 8 yıllık Irak savaşından ders çıkarmamışa benziyor. Büyük güçlerin kendisi için alan açtığını zanneden Tahran’daki liderler uzun vadede herkesin kaybedeceği belli olan bölgesel çatışmaları körüklüyor ve ülkenin uluslararası yaptırımlardan ağır hasar görmüş ekonomik imkânlarını, kalıcı sonuç alamayacağı ortada olan krizlere harcıyor. Türkiye’nin son dönemde Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ile olan ilişkilerini geliştirmesi bir yönüyle İran’a uyarı anlamı da taşıyor ve bölgenin selameti için Tahran’ın özellikle proxiler üzerinden sürdürdüğü agresif tavırlarını terk ederek bir an önce serinkanlı ve mutedil politikalara dönmesi gerektiğini vurguluyor. Aksi takdirde Irak’ta başlayan ve daha sonra Suriye ve Yemen’e sıçrayan bu çatışmaların bölgesel geniş çaplı bir savaşa dönüşmesi ihtimali ne yazık ki hiç de düşük değil.

Bu yazı 22.10.2016 tarihinde Karar Gazetesinde yayımlanmıştır. 

http://www.karar.com/gorusler/suudi-iran-cekismesi-nereye-gidiyor-283611  

İran’ın Uranyum Zenginleştirme Kararı ve Muhtemel Sonuçları

Hakkı Uygur

İran’ın nükleer faaliyetlerine yeniden ve daha kapsamlı olarak döneceğini açıklaması son bir yıldır giderek artan ABD-İran gerginliğini daha farklı bir boyuta taşıyacak.

İran’ın ABD İHA’sını Vurması Ne Anlama Geliyor?

Hakkı Uygur

Hamenei’nin “ne savaş ne müzakere” olarak deklare ettiği, pratikte ise ABD ve müttefiklerine karşı pratik agresif müdahaleyi de içeren politikalarının kontrolden çıkması oldukça muhtemel görünmektedir.