Tahran ziyaretinin Suriye operasyonuna etkisi

Tahran, resmi seviyede Türkiye'nin terör örgütü PKK ile olan mücadelesine destek veriyor ancak pratikte farklı angajmanlara girebiliyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, nihayet bir süredir ertelenen Tahran ziyaretini 19 Temmuz günü gerçekleştirdi. Tahran ziyaretinin "teknik nedenler"le birkaç kez ertelendiği, İsrail ve Suudi Arabistan'dan Ankara’ya yönelik üst düzey ziyaretlerden sonraya bırakıldığı biliniyordu.

İran ile olan ikili görüşmelerde ekonomi, ticaret, enerji, çevre sorunları ve ulaştırma alanları öne çıktı ve bu alanlarda çok sayıda anlaşma imzalandı. Ayrıca sekiz yıl kadar önce iki ülke arasında ulaşılması hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hacmi yeniden vurgulandı. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile görüşme sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan, savunma sanayi alanında iş birliği vurgusu yaptı. Öte yandan ise İran Lideri Ayetullah Ali Hamaney ile olan görüşme oldukça kısa sürdü. Görüşme sonrası Hamaney tarafından basına verilen ifadeler diplomatik nezaketten uzaktı ve terör örgütleri, Karabağ, sınır bütünlüğü gibi konularda muğlaklık içeriyordu. Üçlü Astana Zirvesi ile ilgili en dikkat çekici nokta ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın terör koridorunun temizlenmesi ve Cenevre’deki Anayasa Komitesinin çalışmaları konusundaki hayal kırıklığını vurgulamasıydı. Erdoğan bu vurgularıyla dolaylı olarak mezkur iki temel hususta sözünü yerine getirmeyen bir formatın Türkiye açısından varlığının sorgulanabileceğini de ima etmiş oldu.

Türkiye’nin askeri operasyonları ve İran

İRAM’ın "Fars Dilli Ülkelerde Türkiye Algısının İnşası" başlıklı raporunda da ayrıntılı şekilde ortaya konulduğu gibi Arap Baharı'ndan sonra Türk dış politikasına dair yapılan Farsça analizlerde genellikle "işgal", “yayılmacılık” ve “Yeni Osmanlıcılık” gibi kavramlar göze çarpıyor. [1] Ülke içindeki milliyetçi unsurlar Osmanlı, hilafet gibi vurgular yaparken daha muhafazakar kesimler ise Türkiye’nin NATO üyeliği ekseninde değerlendirmelerde bulunuyorlar ve Türk müdahaleleri bölgesel komplo teorileri kapsamında ele alınıyor. Bununla birlikte Tahran, en azından resmi seviyede Türkiye’nin terör örgütü PKK ile olan mücadelesine destek veriyor ancak pratikte gerek resmi kanallar gerekse de vekil güçler üzerinden farklı angajmanlara girebiliyor. Son olarak Tahran zirvesinde de görüldüğü üzere Suriye operasyonları konusunda da İranlı resmi ve yarı resmi isimler sürekli olarak Ankara’nın terörle mücadele konusundaki hassasiyetini anladıklarını ancak YPG ile mücadelenin Baas rejimiyle iş birliği içinde ve ABD’nin bölgeden çıkarılması ile sağlanabileceğini öne sürüyorlar. Doğal olarak Türkiye açısından gerek siyasi meşruiyeti gerekse de saha hakimiyeti kalmamış bir rejim ile terör örgütü konusunda iş birliği anlamsız iken YPG ile mücadele için ABD’nin tamamen bölgeden çıkmasını beklemek de kabul edilebilir bir senaryo değil.

Türkiye’nin son yıllarda NATO’dan bağımsız olarak tanımladığı milli çıkarları ve güvenlik öncelikleri, Türk ordusuyla terör örgütü, rejim ve milisler arasındaki eşit olmayan güç dengesi, İran’ın gerek nükleer faaliyetleri nedeniyle içinde bulunduğu uluslararası izolasyon gerekse de ülke içinde ciddi biçimde artış gösteren İsrail sabotajları ve süreklilik kazanan toplumsal protestolar Türkiye'nin sınır ötesi operasyonlarının İran için hayati bir tehlike taşımadığını gösteriyor. Ayrıca Ankara'nın sahip olduğu sert güce rağmen İran, güvenlik iş birliği içinde olduğu Rusya ile temaslarını sürdürüyor ve sabırla diplomatik kanalları zorluyor. Buna mukabil Moskova da içinde bulunduğu savaş ve zor durum nedeniyle Türkiye’nin güvenlik hassasiyetlerine daha anlayışla yaklaşıyor. Tüm bunlar dikkate alındığında İran’dan stratejik bir karşı adım beklememek gerekir.

Risk alanları

Bununla birlikte, yukarıda sayılan faktörler İran’a bağlı grupların askeri tepki vermeyeceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Hamaney, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinde “Suriye’ye operasyon Türkiye’nin zararına olur.”, “Biz nasıl sizin sınır bütünlüğünüze saygı gösteriyorsak siz de Suriye’nin sınırlarına saygı gösterin.” dedi ve “terör örgütü yalnızca tek bir grup değil” gibi ifadeler kullandı. Bu ve buna ek olarak, iyimser tahminle, PKK/YPG’ye karşı Türkiye destekli Milli Suriye Ordusu bileşenlerine göndermede bulunması, görüşmenin hemen ardından içeriğin basın ile paylaşılması Tahran’ın siyasi tutumunda hiçbir değişiklik olmadığını gösteriyor. Üstelik Hamaney'in daha doğrudan bir dil kullanmaya başladığı da görülüyor. İran'ın ABD ile henüz bir uzlaşmaya varmadığı, bölgesel olarak izole edilmeye çalışıldığı bir dönemde böylesine “pervasız” bir dil kullanmasının İranlı yetkililerin son günlerde dillendirdikleri “Nükleer bomba yapma eğişindeyiz.” açıklamaları ile mi bağlantılı olduğu yoksa Türkiye'de son dönem İran istihbarat unsurlarına yönelik operasyonlara olan tepkiden mi kaynaklandığı belirsiz. 

Bu bağlamda Tel Rıfat ve Münbiç’e milis sevkiyatı yapıldığı, bazı noktalara İran bayrakları asıldığı, Nubul ve Zehra gibi Halep’in Şii mahallelerini koruma gerekçesiyle bir seferberlik oluşturulmaya çalışıldığı görülüyor. Anlaşılan Tahran, alışılagelmiş yöntemlerini uygulayarak, en son Karabağ’da gördüğümüz üzere askeri olarak Ankara’nın kararlılığını ölçecek, diplomatik açıdan fazla mesai yapacak ve yine basın üzerinden ciddi bir karalama kampanyası gerçekleştirecek. İran; Rusya ile Ukrayna işgali sonrası ortaya çıkan yakın askeri iş birliğini Suriye alanına yansıtmaya çalışacak, Tahran’ın Türkiye’nin iç politikasına dair değerlendirmeleri de sahadaki tutumunun sertlik derecesinde etkili olacaktır. Benzer şekilde ABD ile tıkanan nükleer müzakerelerin gidişatı da Tahran’ın Ankara’ya bakışını etkileme potansiyeline sahiptir. Zira yakın dönem tecrübesi İran’ın uluslararası baskı altında olduğunda Türkiye’nin güvenlik kaygılarına daha anlayışlı yaklaştığını, aksi durumda ise maksimalist politikalara kaydığını gösteriyor.

Sonuç olarak İran’ın, gerek Suriye gerekse de Irak’taki kırmızı çizgisi bu ülkelerin başkentlerinde bir rejim değişikliğidir ve Tahran diğer konularda zorlu da olsa diplomasiye açık bir politika izliyor. Dolayısıyla Ankara, ülke içindeki ve dışındaki farklı değişkenleri hesaba katarak bir operasyon için düğmeye bastığında rejim ve İran’ın buna pratikteki tepkisi Türk ordusunu zorlayacak şekilde olmayacak, askeri boyutu içerse dahi çoğunlukla propaganda ve siyasi düzlemde kalacaktır. Zira İslam Cumhuriyeti döneminde daha agresif biçimde takip edilmeye çalışılsa da İran’ın son yüzyıllık dış politikası büyük ölçüde müdahil dış güçlerden otonomi kazanma ve bölgesel krizlerden en iyi şekilde faydalanarak zihinsel imparatorluğun sınırlarına ulaşma hedefine matuftur. Bu politikalar sayesinde Tahran son dönemde bir şekilde çökmüş/başarısız devletlerin olduğu alanlarda güç temerküz edebilmeyi başardı. İçeride ve dışarıda zor günler geçiren Tahran’ın, devrimin başından beri kendisine her zaman insaflı politikalarla yaklaşan Ankara’nın terörle mücadelesine vereceği tepkinin ölçüsünü iyi ayarlaması muhakkak ki bölgesel dengeler açısından da önemli olacak.

[1] Hakkı Uygur (ed), "Fars Dilli Ülkelerde Türkiye Algısının İnşası (2011-2021)", İRAM.


Bu yazı ilk olarak 20.07.2022 tarihinde Anadolu Ajansı'nda yayımlanmıştır.

Küresel ve Bölgesel Gelişmelerin Işığında Türkiye-İran İlişkileri

Hakkı Uygur

İran, Türkiye’nin son dönemdeki diplomatik hareketliliğini yakından takip ediyor. Özellikle Karabağ Savaşı’ndan beri Türkiye karşıtı söylemlerini artıran basın ve yetkililer, İsrail ile yakınlaşma, Kaşıkçı davası dosyasının Suudi Arabistan’a gönderilmesi gibi konularda rutin hakaretamiz açıklamalarını ve yorumlarını sürdürüyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ertelenen Tahran ziyareti dahi genellikle İran karşıtı bölgesel komplo teorileri çerçevesinde ele alınıyor.

Ukrayna ile Viyana arasında İran

Hakkı Uygur

Birçok uzman savaş nedeniyle riske giren Rus kaynaklarına alternatif olarak İran doğal gazını vurgulasa da böyle bir durum gerçekçi değil.