Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu

01.11.2018
Sertaç Sarıçiçek Araştırmacı, Kültür ve Toplum

Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu

Abdulhüseyin Zerrinkub (İstanbul: Önsöz Yayıncılık, 2014), 175 sf.

ISBN: 9786055030193

Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu, tarihçi, edebiyat eleştirmeni ve yazar Abdulhüseyin Zerrinkub’un, 1969-1970 yılları arası Princeton ve California üniversitelerinde tasavvuf üzerine yapmış olduğu konuşmaların bir derlemesidir. 1970 yılında Persian Sufism in its Historical Perspective başlığıyla İngilizce basılan kitap, Tasavvuf-i İranî der Manzara-yi Tarihî-yi An adıyla 2004 yılında Meciduddin Keyvani tarafından Farsçaya tercüme edilmiştir. Kitabın Nurcan Altun imzasını taşıyan Türkçe tercümesi 2014 yılında yayımlanmıştır.

Muhammed Debirsiyaki gibi İran’daki pek çok ünlü edebiyat araştırmacısının yetişmesine önemli katkılarda bulunan Zerrinkub, Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olmuş ve aynı üniversitede Bediüzzeman Furuzanfer’in danışmanlığında doktorasını tamamlamıştır. Ardından İran’daki önemli kültür kurumlarından biri olan Dairetü’l Maarif-i Bozorg-i İslami’de tercüman olarak görev yapan Zerrinkub, daha sonra Tahran Üniversitesinin edebiyat ve ilahiyat fakültelerinde çalışmıştır. Ayrıca Zerrinkub; Oxford, California, Sorbonne ve Princeton gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinde İran edebiyatı ve tasavvufu konularında dersler vermiştir. 1999 yılında yaşamını yitiren Zerrinkub’un geride bıraktığı başlıca eserler şunlardır:

Do Karn-i Sukût, (Tahran, İntişarât-i Câvidan, 1970),

Tarih-i Merdom-i İran, (Tahran, Emir Kebîr, 2014),

Karnâme-yi İslam, (Tahran, Emir Kebîr, 2015),

Bâ Karivan-i Endîşe, Makalât ve İşârât der Zemîne-yi Endîşe ve Ahlâk, (Tehran, Emirkebir 2015),

Erziş-i Miras-i Sufiye, (Tahran, Emir Kebîr, 2015),

“The Arab Conquest of Iran and its aftermath”, “Cambridge History of Iran” bölümü, (C. 4, London, 1975),

Ez Kûçe-yi Rindân, (Tahran, Emir Kebîr, 2015).

Zerrinkub, Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu adlı eserinde İran’daki tasavvufi hareketlerinin tarihî süreçteki dönüşüm serüvenini yapısal ve içerik yönleriyle ele almaktadır. Sekiz bölümden oluşan kitapta, İran tasavvufundaki seçkin simalara ve bazı önemli değişimler yaratan olaylara yer verilmiştir. Kitapta temel olarak yazar, tasavvuf hareketlerinin ilk oluşum dönemindeki coşkulu ve yaratıcı atmosferini zaman içerisinde yitirerek kurumsallaşmasını tamamladıktan sonra durağan ve kendisini yenileyemez hâle geldiğini öne sürmektedir.

Yazar, kitabın birinci bölümünde İslam öncesi İran’da dinî yaşama değinmekte ve Sasani İmparatorluğu’nun resmî dini olan Zerdüştlüğün bu dönemde devletin desteğini arkasına alarak uyguladığı baskıyı ve bunun İran toplumunda yol açtığı buhran ortamını analiz etmektedir. Selman-i Farsi, söz konusu dönemin baskılardan bunalarak farklı inanışlara yönelen İran toplumunu simgeleyen örnek şahsiyetlerden biri olarak öne çıkarılmaktadır. Zerrinkub’un anlatımına göre eski bir Zerdüşt rahip olan Selman-i Farsi, önce Suriye’ye geçerek Hıristiyan olmuş akabinde ise Medine’ye Hz. Muhammed’ın yanına giderek İslam’ı seçerek peygamberin sadık sahabelerinden biri hâline gelmiştir. Zerrinkub, bu manevi buhran ortamının tasavvufun İran coğrafyasında gelişmesinin baş amillerinden biri olduğunu kaydetmektedir. Buna göre hem Zerdüştlük hem de ona karşı tepki olarak gelişen Maniheizm tasavvuf düşüncesinin şekillenişinde rol oynamıştır. Zerdüştlük ve Maniheizm’de var olan kıyamete dek sürecek olan iyi ve kötü kutupların mücadelesine dayanan düalist yapı, daha sonra tasavvuf düşüncesine sirayet ederek burada eğitilmesi gereken ruh ve küçümsenen madde/cisim dünyası ayrımına dönüşmüştür. Bu anlayışa göre “maddi âlem”, şeytani ve çirkin bir doğaya sahipken “ruh” ilahi varlığın bir parçasıdır. Ayrıca iyi ve kötü kavgasının kıyamet günü biteceği ve iki kutbun Tanrı’nın zatında birleşeceğine yönelik inanış, tasavvuftaki vahdet-i vücud inanışının temelini atmıştır.

Kitabın ikinci bölümünde Emevilerden sonra gelen Abbasiler döneminde tasavvuf ekolünün doğuşu anlatılmaktadır. Zerrinkub’a göre tasavvuf, yalnızca emredilen zahiri ibadetlere ve geleneğe uymayı telkin eden muhafazakâr nitelikteki Sünnilik ve aklı ön plana alan Mutezile mezhebine bir tepki olarak aklın da geleneğin de ruhları tatmin etmeyeceğini savunan üçüncü bir fırka olarak ortaya çıkmıştır. Zerrinkub kitabında ilk mutasavvıflar arasında Hallac-ı Mansur ve Beyazid-i Bistami’nin isimlerini anmakta ve toplumun bunlara gösterdiği sert tepkilerinden bahsetmektedir.

Kitabın tasavvufun kurumsallaşma ve gelişme sürecini ele alan üçüncü bölümünde müellif, Gazali’nin Selçuklular döneminde tasavvuf ile Sünniliğin barışmasında kilit rol oynadığını belirtir. Müslümanların çoğunluğunun bağlı olduğu Sünnilik ile tasavvuf arasında güçlü bağların kurulması tasavvufun çok daha geniş halk kitlelerine hitap etmesini sağlamıştır. Zerrinkub, Gazali’nin vefatından yaklaşık yarım asır sonra tasavvufun tarikatlar hâlinde kurumsallaşma sürecinin başladığını ve bu sürecin topluma yayılmasında dönemin siyasi elitlerinin tasavvufa olan ilgisinin payının büyük olduğunu belirtir. Yazar özellikle Selçuklu vezirlerinden Nizamülmülk’ün tasavvufun kurumsallaşma ve yayılma sürecinde büyük bir rol ifa ettiğini vurgulamaktadır. İranlı bir devlet adamı olan Nizamülmülk, İslam coğrafyasının birçok önemli şehrinde tekke ve dergâhların kurulmasını teşvik eden bir siyaset izlemiştir. Bu süreçte Abdulkadir Geylani, Ömer Sühreverdi ve Necmeddin Kübra gibi geniş halk kitlelerine hitap eden ve etrafında kalabalık bir mürit kitlesi oluşturan şahsiyetler ortaya çıkmıştır. Ancak Zerrinkub’a göre tam da bu süreçte tasavvuf, tarikatlar hâlinde teşkilatlı bir yapıya kavuşunca ilk ortaya çıktığı dönemindeki coşkusunu ve “vecdi” mahiyetini kaybetmiştir. Zerrinkub bu çıkarımını bahsedilen dönemde yaşamış olan Sadi Şirazi’nin eseri Gülistan’da yazdığı şu sözleriyle destekler: “Bundan önce cihanda bir taife, surette dağınık ama manada cem idi, şimdi surette cem ama kalben dağınık bir kavimler.”

Zerrinkub kitabın dördüncü bölümünü tasavvufun Fars edebiyatı üzerindeki etkisine ayırır. Ona göre tasavvuf hayatına dair terimler, duygular ve mekanlar İran edebiyatında sembolik ve dolaylı anlatımlarla yer edinmiş ve bu tür sembolik ifadeler İran edebiyatının anlatım yönünden zengin bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır. Tasavvuf ehlinin yaşadığı ilahi aşkı ve vecd hâlini ifade eden “şarap” ve uzletgâhı olan dergâhı ifade eden “meyhane” bu tür sembolik ifadelere örnektir. Zerrinkub sembolizmin en iyi örneklerinden birinin, Senai ve Rumi ile birlikte İran tasavvuf edebiyatının zirvesinde bulunduğunu belirttiği İranlı şair Attar’ın Mantıku’t-Tayr eseri olduğunu söyler. Yazara göre tasavvufta altın çağ Cami’nin şiirleriyle kapanmıştır.

Kitabın beşinci bölümünün ana konusu tarikatların yapılanmasıdır. Zerrinkub, ilk dönem mutasavvıfların toplumsal yaşamı fazla etkilemediklerini savunur. Ancak gelenekçi fakihlerin dayattığı dinî şekilciliğe karşı bir tepki olarak ortaya çıkan tasavvufi hareketler zamanla halkın dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştır. Toplum içerisinde tasavvufa ilk meyleden kesimlerden biri “ehl-i hiref” denilen zanaatkârlar olmuştur. Zerrinkub’a göre esnafın tasavvuf düşüncesine yönelmesiyle birlikte lonca denilen esnaf örgütleri ile tarikatlar karşılıklı olarak birbirlerini yapısal anlamda etkilemeye başlamıştır. Loncalardaki usta, kalfa ve çırak hiyerarşisi tarikatlarda birbiri ardından el alarak silsile hâlinde ucu Peygamber dönemi sahabelerine uzanan tarikat şeyhleri hiyerarşisinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Her tarikat kendi silsilesini; Hz. Ali, Hz. Ebubekir veya Selman-i Farsi gibi sahabelere dayandırmıştır.

Altıncı bölümde tasavvufta, kalbin tezkiyesi (arındırılması) ve riyazet (nefsin isteklerini kırma) denilen eğitimine ilişkin yöntemlere değinilmektedir. Sufilere göre gayb âleminde var olan ilahi hakikatin akılla idrak edilmesi mümkün değildir. Akıl yalnızca bu dünyadaki işleri yoluna koyabilmek için lazımdır. İlahi hakikate vakıf olabilmek için sezgilerle kalp gözünün (çeşm-i batın) açık tutulması gereklidir. Bunun için de evvela kalbin kin, haset ve nefsin bütün arzularına boyun eğmek gibi kötü unsurlardan arındırılması şarttır. Sufinin kalbini, kötü hasletlere karşı sürekli biçimde koruma gayretine “murakabe” denir. Eğer bu yapılmazsa değişken bir doğaya sahip olan kalp, iyi ve kötü duygular arasında gelgit yaşar ve insanı yorar. Arapça değişme ve altüst olma manasındaki “takallub” kelimesiyle aynı kökten geliyor oluşu “kalbin” bu değişken doğasına işaret eder. Sufi, Allah’ın emri üzere yaşama refleksini geliştirerek kabini bu “takallub” hâlinden kurtarıp “teskin” etmeye çalışır. Zerrinkub, burada önemli bir psikolojik çıkarımda bulunarak sufilerin bahsedilen murakabe yöntemiyle mükemmel bir öz-disiplin yarattıkları ve bunun sayesinde güçlü bir şahsiyet edinerek, etraflarındaki insanları kolayca etkileyebilecek karizmaya sahip olduklarını belirtir.

Zerrinkub yedinci bölümde tasavvufta velilik (velayet) kavramının içeriğini incelemektedir. Kur’an’da Allah dostu (veliyullah) manasında yer alan velilik, tasavvufta keramet adıyla bilinen birtakım doğaüstü güçlere sahip kişilere dönüşmüştür. Yazar bu noktada kerametin peygamberlerin gerçekleştirdiği mucizelerden farkını açıklar. Kerametleriyle insanlara zor zamanlarında yardım eden evliyaya giderek daha çok bağlanılması ve velilerin ölümden sonra bile bu gücü taşıdıklarına inanılarak kabirlerinin birer ziyaret makamlarına dönüşmesi, yedinci bölümde anlatılan konular arasındadır. Zerrinkub’un aynı bölüm içerisinde ele aldığı konulardan biri de nübüvvet ile velayet kavramlarının bir diğerine üstünlüğüne ilişkin tasavvuf ehlinin geçmişte yaşadığı görüş farklılıklarıdır. Müellif, tasavvuf geleneği içerisinde ana akımın veliliği nübüvvete giden yolda bir basamak olarak gördüğü ve her peygamberin bu makama erişmeden önce birer sufi gibi nefis terbiyesi sürecinden geçtiği ve birer veli olarak yaşadığı inancındadır. Ancak bazı radikal görüşlere sahip tarikatlar veliliğin peygamberlikten daha üstün bir vasıf olduğunu savunmuştur. Bu aşırı yorumların temelinde, Kur’an’daki Kehf suresinde Hz. Musa’nın Hızır olarak sonradan adlandırılan zat ile yaşadığı olaylar delil olarak gösterilmektedir. Surede anlatılan kıssalarda, Hz. Musa’nın veli olan Hızır’dan öğreneceği çok şeyin olduğu kanıt gösterilerek söz konusu görüş ispatlanmaya çalışılmıştır.

Sekizinci bölümün konusu ise filozof-kelamcılar ile mutasavvıfların metafizik alanına giren konulara yönelik yaklaşım tarzlarındaki ayrımdır. Filozoflar aklın Allah’ın yaratmış olduğu doğa kanunlarından yola çıkarak Allah’ın varlığını ispatlayamayacağını iddia ederken mutasavvıflar Allah’ın varlığının zaten sabit bir gerçek olduğu ve böyle bir çabanın beyhude olacağı görüşündedir. Bu dünyanın somut olgularıyla uğraşmak gereğinden fazla bu dünyaya dalıp gitmek demektir. Kelamcıların gösterdikleri delil ve açıklamalar kâmil bir varlığa noksan bir delil getirmek demektir. Hakikatin ilmine yalnızca aklın gücünün ötesinde olan kalple ulaşılabilir. Kalp “âlem-i gayb”a açılan tek kapıdır. O hâlde daha önce bahsedildiği üzere kalbin terbiyesi ve arındırılmasıyla uğraşılmalıdır. Sufiler kalp gözünün açılması ile gayb âlemini seyreden kişinin hakikat bilgisine vasıl olabileceğini belirtmiş ve bu bilgiye “ilm-i ledunni” demişlerdir. Sufiler için asıl gerçek olan dünya “âlem-i gayb” olarak adlandırılan yerdir. Üzerinde yaşanılan dünya ise Platon’un fikirlerinden ilhamla hakiki varlıkların gölgelerinden oluşan aldatıcı bir dünyadan ibarettir.

Zerrinkub kitabın son kısmında günümüz İran’ında tarikatların yaşadığı krize dikkat çekmektedir. Safevi ve Kaçar dönemlerinde resmî Şiilik ideolojisinden kaynaklanan nedenlerle tarikatlara karşı sergilenen baskıcı tutum, İran’ın günümüz siyasal Şii teokratik yönetim yapısında hâlen devam etmektedir. Yüzyıllar boyunca devam eden bu baskı, İran’da tarikatların ağır darbeler almasına ve giderek zayıflamasına neden olmuşsa da söz konusu tarikatlar günümüzde İran toplumu üzerindeki nüfuzlarını korumaya devam etmektedir. Ancak diğer taraftan tarikatlar arasındaki kavgalar ve ölen şeyhlerin ardından yerlerine kimin geçeceğine ilişkin tartışmalar tarikatların toplum nazarındaki saygınlığını zedeleyen hususlar olarak kaydedilir.

Zerrinkub’un eserinde, İran tasavvuf tarihi gibi çok geniş bir konuyu ele alırken okuru detayların içerisinde fazla yormayan özetleyici bir anlatım tarzı benimsediği görülmektedir. İran’daki tasavvuf hareketlerinin oluşumu ve gelişimine ilişkin okura iyi bir perspektif sunan eser, ana hatlarıyla İran tasavvufu hakkında bilgi edinmek isteyenler başvuracağı bir kaynak niteliğindedir.

Tahranpars Hadisesi ve İran’da Zorunlu Örtünme Tartışmaları

Sertaç Sarıçiçek

Son yıllarda zorunlu örtünme ve kamusal özgürlüklere ilişkin itirazlar İranlı kadınlar tarafından daha yüksek sesle dillendirilse de bu meselenin İran gündemini kısa ve orta vadede meşgul edeceği görülmektedir.

Amerikan Ambargolarının İran’da Yayıncılık Sektörüne Etkisi

Sertaç Sarıçiçek

2018 yılında yürürlüğe giren son ambargoların daha önceki Amerikan ambargolarına nazaran İran yayıncılık sektörünü daha fazla etkilediği ortadadır.