Trump’ın Nükleer Anlaşmadan Çıkma Kararı Nelere Gebe?

Görüş 11.05.2018
Serhan Afacan İç Politika Koordinatörü

Nükleer anlaşma konusundaki olumsuz tavrı bilinen ve her fırsatta İran’ı oldukça ağır ifadelerle itham ve tehdit eden Trump’ın bu kararı şaşırtıcı olmasa da beraberinde önemli belirsizlikler getirdi.

14 Temmuz 2015’te Viyana’da P5+1 (ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya) ile İran arasında imzalanan ve 16 Ocak 2016’da yürürlüğe giren nükleer anlaşma, ya da resmi adıyla Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), 8 Mayıs 2018’de ABD Başkanı Donald Trump’ın anlaşmadan çekilme kararıyla fiilen çökmüş bulunuyor.

Her ne kadar anlaşma konusundaki olumsuz tavrı bilinen ve her fırsatta İran’ı oldukça ağır ifadelerle itham ve tehdit eden Trump’ın bu kararı şaşırtıcı olmasa da beraberinde önemli belirsizlikler getirdi. Bu belirsizlikler, İran’ın milli güvenliğinden, Ortadoğu’daki bölgesel konumuna ve ülkenin kritik ekonomik gidişatına kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Buna, dış politika ve hatta ekonomi vizyonunu önemli oranda bu anlaşmaya odaklayan Cumhurbaşkanı Ruhani’nin pozisyonunu da eklenebilir. Bu nedenle, konuyu İran’ın iç ve dış politikası açısından ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor.

Ülke içinde saflar sıklaşır mı?

Nükleer anlaşma müzakerelerinin sürdüğü dönemlerde, İran lideri Ayetullah Hamenei eksenindeki müesses nizamla sık sık karşı karşıya gelen ve ABD’ye fazla taviz vermekle suçlanan Ruhani, bir süredir Hamenei’ninkine benzer sertlikte açıklamalar yapmaktaydı. Her iki lider de düne kadar ABD’nin çekilmesi halinde anlaşmanın anlamını yitireceğini ve nükleer programlarına kaldıkları yerden devam edeceklerini söylemişlerdi. Trump’ın çekilme kararının ardından hatta birkaç gün öncesinden itibaren bu söylem değişti. Karar sonrası Ruhani, ülkesinin menfaatlerine hizmet ettiği sürece anlaşmaya, kalan 5 ülkeyle devam edeceklerini ve mevcut durumda İran halkının her zamankinden daha fazla bütünleşeceğini belirtti. Hamenei de Trump’ın İran halkını aşağıladığını söyledi ve aslında ABD’nin derdinin hiçbir zaman nükleer mesele olmadığını savunarak Trump’ın yanlış yolda olduğunu belirtmekle yetindi. Ruhani gibi Hamenei’nin de bu karar karşısında İran halkının yekvücut olacağını vurgulaması önemli. İran Meclisi'nden gelen tepkilerse daha sert oldu. Bazı muhafazakâr milletvekillerinin 9 Mayıs sabahı güne ABD bayrağını yakarak başlamasının yanı sıra Meclis Başkanı Ali Laricani de Amerika’yı 'pişman edecek' bir cevap vereceklerini söyledi.

Askeri kanattan gelen tepkilerin dozuysa daha da yüksekti. Trump’ın kararı sonrası Avrupa ülkelerinin takınacağı tavra değinen Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi, Avrupalıların kendi başlarına hareket edemeyeceğini ve ABD'ye bağlı olduklarını savundu. Ülkedeki diğer silahlı kuvvet olan ordunun komutanı Abdurrahim Musevi de “Allah’a şükür ABD anlaşmadan çekilmiş bulunuyor” değerlendirmesinde bulundu. Benzer bir açıklama da Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri’den geldi. Suudi Arabistan’ın ABD’yi İran’a saldırmak konusunda ikna etmeye çalıştığını iddia eden Bakıri, aslında kendilerinin nükleer anlaşmayı baştan beri çok arzu etmediklerini buna rağmen anlaşmaya saygı duyduklarını da ifade etti.

Ne var ki, ABD’nin uygulayacağı sert yaptırımların, kırılgan İran ekonomisi için barındırdığı riskler ortada. Nükleer anlaşma öncesi günlük 4.3 milyon varil petrol üretiminin yaklaşık yarısını ihraç etme kapasitesinde olmasına rağmen ancak yaklaşık dörtte birini ihraç edebilen İran, benzer bir duruma tekrar düşmesi halinde ciddi ekonomik kayıplar yaşayacak. Nitekim, yakın gelecekte devreye sokulması planlanan ve İran’ın dolarla ticaret yapmasının, petrokimya ürünleri ihracatının ve riyalin İran dışında kullanımının engellenmesi ve İran gemi ve limanlarına ambargo uygulanması gibi kapsamlı adımlardan İran ekonomisinin büyük zararlar göreceği aşikâr. Dahası, İranlı liderler uluslararası baskı karşısında İran halkının direnç göstereceğini savunsalar da ülkedeki yüksek işsizlik ve enflasyon oranlarının üzerine gelecek yeni ekonomik baskılar düşük gelirli kesimlerde büyük rahatsızlığa neden olacak. Yeni istihdam alanları oluşturmak için petrokimya sanayi dahil birçok sektöre yıllık 50-60 milyar dolar dolaylarında yabancı yatırıma ihtiyaç duyan Ruhani hükümetinin ekonomi vizyonunda, radikal revizyonlara gitmesi gerekiyor. Ayrıca, Ruhani gelinen noktanın başlıca siyasi sorumlusu olarak lanse edilecektir. Ruhani’nin ülkedeki muhafazakâr çevrelerin hedefi haline gelmesi kaçınılmazdır. Ayrıca, yalnızca ekonomi alanında değil bireysel özgürlükler bağlamında da beklentilerin gerisinde kalan Ruhani’nin bir süredir yaptığı gibi geri adım atması reformist-ılımlı kanadın toplumsal tabanında hoşnutsuzluğa neden olacaktır. Bu nedenle, bir süre devam etmesi beklenen birlik beraberlik mesajlarının ardından İran’da siyasi havanın sertleşeceğini öngörmek yanlış olmayacak.

İran yeni bir izolasyonu kırabilir mi?

Oluşan yeni durumun merak uyandıran diğer önemli bir boyutu da İran’ın dış politikasına olası etkileridir. Bölgesel faaliyetleri ve menzili 2 bin km’yi bulduğu açıklanan balistik füzeleri bir süredir tartışma konusu olan İran’ın bu konularda da baskı göreceği kesin. Nitekim nükleer anlaşmanın devamından yana olan Avrupa devletleri de İran’ın balistik füze programını kısıtlama konusunda Trump’la hemfikir. Ayrıca, Fransa ve İngiltere’nin 14 Nisan’da ABD ile beraber Esed rejimine ait bazı tesisleri bombalaması, bu ülkelerin İran’ın bölgedeki nüfuzunu kırma konusundaki kararlılığının belirtisi olarak değerlendirilebilir. İsrail’in son dönemlerde artan sıklıkta İran’a ait bazı üslere düzenlediği saldırılar da bu durumu güçlendiriyor. 9 Mayıs akşamı Golan Tepeleri’nde Suriye ve İsrail güçlerinin karşılıklı roket atışları havayı daha da kızıştırmış bulunuyor. Roketlerin, Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Ordusu güçlerince atıldığını düşünen İsrail, Esed’e Suriye’nin güneyinde İsrail-İran çatışmasının dışında kalma uyarısında dahi bulunmuştur. İsrail’in yanı sıra Suudi Arabistan ve BAE’nin Trump’ın kararından büyük memnuniyet duyması İran’ın bölgede de güçlü şekilde izole edileceğini gösteriyor. Bu durumda İran, Çin, Rusya, AB ve özellikle Türkiye ile olan ilişkileri üzerinden bir açılım yapmaya çalışacaktır.

Rusya ve Çin nükleer anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıklamış olsalar da her iki ülke de İran nedeniyle ABD ile ilişkilerini daha fazla zora sokmayı tercih etmeyebilir. Özellikle Çin açısından en önemli konu İran’la enerji alışverişinin zarar görmemesi olacaktır. Çin bir süredir enerji kaynaklarını çeşitlendirerek İran kanalındaki olası tıkanmaya karşı vaziyet almaya çalışmışsa da İran kaynağını yitirmek istemeyecek ve yeni yaptırımların devreye sokulması sürecinde, bunu ABD ile müzakere etmeyi tercih edecektir. Rusya açısından ise konu biraz daha karmaşık görünüyor. Suriye konusunda İran’la önemli görüş ayrılıkları yaşayan Rusya, çifte ajan Sergey Skripal cinayetinin ardından Batı ülkeleriyle yaşadığı krizi tırmandırmak istemeyecektir. Bütün bunlara rağmen, Çin ve Rusya sonuna dek anlaşmada kalacaktır.

Ancak nükleer anlaşmanın bir “Asya paktına” dönüşmesi İran için yeterli olmayacak. Anlaşmanın Avrupalı taraflarıysa daha ikircikli bir tavır takınmaktalar. Avrupalı muhataplarının İran’ı yakın bir gelecekte nükleer anlaşmayı balistik füze programını da içerecek surette revize etmek üzere masaya davet etmesi şaşırtıcı olmayacak. Türkiye ile ilişkileri ise İran açısından ayrı bir önem arz ediyor. Trump’ın kararı sonrası CNN’ye konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan yapılan bir anlaşmaya sadık kalmamanın doğru olmadığını ifade etmiştir. Suriye krizinin çözümü konusunda Astana sürecine büyük önem veren ve İran’la ticaret hacmini 30 milyar dolar düzeyine yükseltmeyi hedefleyen Türkiye’nin, İran’ın istikrarsızlaşma riskinden rahatsızlık duyması son derece tabii. Nitekim Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi de Türkiye’nin “mümkün oldukça” İran’la ticaret yapmaya devam edeceğini ve bu konuda kimseye hesap verme durumunda olmadığını vurgulamıştır. Zeybekçi’nin sözlerindeki ihtiyat payı ufuktaki yaptırımlardan hangi kalemlerin istisna tutulacağının müzakereye açık olması nedeniyle bırakılmıştır.

İran'ın muhtemel adımları

Ekonomik sorunların getireceği risklerden endişe duyan Ruhani’nin Batı ile yeni bir müzakere sürecine girmek istemesi muhtemelse de ABD-İsrail-Suudi Arabistan ekseninin tavrı ve müesses nizamın tutumu nedeniyle bu çetin bir süre olacak. Hamenei’nin ABD’den gelen karar karşısında verdiği görece yumuşak tepki, İranlıların Trump’ın “nihai” amacını anlamaya çalıştığını gösteriyor. İç politikada selefi Obama üzerinden ısrarla bir devr-i sabık vurgusu yapan Trump, Kuzey Kore’dekine benzer bir dış politika “zaferi” peşinde mi, yoksa İran aleyhindeki bu adımlar kapsamlı ve son kertede rejimi yıkmaya yönelik bir planın parçası mı? Eğer İranlılar ikinci şıkka kani olurlarsa, ülkenin hızla militarize olması kaçınılmazdır. Şayet ABD’den aldıkları mesajlar, birinci olasılığı güçlendirirse, özellikle Ruhani Avrupalı ülkeler üzerinden yeni bir müzakereye yeşil ışık yakmayı düşünecektir. Kritik soru ABD ya da bölgedeki paydaşlarının yahut İran’ın mevcut gergin atmosfer yatışmadan geri dönülmez bir çatışmanın fitilini ateşlememek konusunda ihtiyatlı davranıp davranmayacağıdır.

Türkiye ve Avrupalı devletler bölgede yeni bir çatışma riskini bertaraf etmek için diplomasiye öncelik verecektir. Belirleyici olan ise krizin taraflarının bu girişimler karşısındaki tutumu olacak.

Bu makale ilk defa 10.5.2018 tarihinde Anadolu Ajansında yayımlanmıştır.

İran’da Çifte Vatandaşlık ve Casusluk Tartışmaları

Mehmet Koç

İran belli bir süredir çifte vatandaşlık sahibi üst düzey bürokratların ulusal güvenlik için barındırdığı riskleri tartışmaktadır.

İran’da Yolsuzluk Tartışmaları ve Meclisin Yolsuzlukla Mücadele Raporu

Serhan Afacan

“Fesat” kelimesi ve türevleri, örneğin “müfsit” (fesat çıkaran), İran İslâm Cumhuriyeti’nin siyasi ve hukuki bağlamlarında çokça karşımıza çıkan kavramlardandır.