Türk-Arap Husumetini Kim İstiyor?

03.07.2017
Serhan Afacan Genel Yayın Yönetmeni

Obama döneminde geniş bir hareket alanı bulan İran şimdi de Trump döneminde Suudi Arabistan’ın benzer bir alan bulduğunu düşünmektedir.

5 Haziran 2017’de Suudi Arabistan’ın önderliğinde alelacele başlatılan Katar’ı izole etme hamlesi trajikomik bir hal almış bulunmaktadır. Bunda krizin ilk safhalarından itibaren ABD yönetiminden konuya ilişkin çelişkili açıklamalar gelmesi kadar, abluka cephesinin işi nereye vardırmak istediğinin belli olmamasının etkisi de büyüktür. Söz konusu cephenin, Katar’a çözüm için dayattığı ve birbiriyle alakası olmayan 13 madde içeren ültimatom bu durumun en açık kanıtıdır. Zira maddeler arasında Katar’ı terörü “desteklemeyi” bırakmaya davet etmekten İran ve Türkiye ile olan ilişkilerini sınırlamaya ve El-Jazeera dahil belirli yayın organlarını kapatmaya kadar farklı şartlar yer almaktadır. Ancak bu kriz bölgeyi yakından ilgilendiren bir sorunu da su üstüne çıkarmıştır. Son haftalarda yaşanan gelişmeler Basra Körfezi’ndeki dengelerin ne kadar hassas olduğunu ortaya koymuştur. 1867’den beri Sani Hanedanı tarafından yönetilen Katar, o tarihten önce bu ülkeye de hâkim olan Bahreyn’in Halife Hanedanı ve 1971 yılında bağımsızlığını ilan etmesini müteakip parçası olmayı reddettiği Birleşik Arap Emirlikleri ile sorunlar yaşamaktadır. Diğer yandan, Yemen’de yaşadığı hüsran, İran’ın bölgedeki müdahaleleri ve yanı başındaki Bahreyn’de nüfusun azami kısmının Şii olmasının getirdiği riskler nedeniyle yeterince kaygılı olan Suudi Arabistan’ın, Katar’ın farklı politika tercihlerine hiç tahammülünün olmadığı ortaya çıkmıştır. Son birkaç yıldır ABD’nin, bölgedeki bu gerilimi ‘ustalıkla’ manipüle ettiğini de hesaba katmak gerekir. Temmuz 2015’te ABD’nin de içinde olduğu P5+1 ülkeleri İran ile nükleer anlaşma imzalayıp bu ülkenin uluslararası camiadaki imajının düzelmesine katkı sağlarken, aynı ABD’nin Eylül 2016’da Suudi Arabistan’a 11 Eylül saldırılarından dolayı dava açılmasına imkân tanıyan tasarıyı yasalaştırması Suudiler için büyük bir şok olmuştu. Obama yönetimi sonrası Trump Kasım 2016 seçimlerinin ardından işbaşına gelir gelmez Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammad bin Zayid ve o zaman Suudi Arabistan veliaht prens yardımcısı olan şimdinin çiçeği burnunda veliaht prensi Muhammed bin Selman’ın girişimleriyle zeminini hazırladıkları ABD-Suudi Arabistan yakınlaşmasını bu eksende değerlendirmek gerekir. Mısır’da İhvan’ın tasfiye edilmesi için elinden geleni yapan Suudi siyasi elitlerin bölgeye kalıcı bir “çekidüzen” vermek istedikleri anlaşılıyor. Bu kararlılık, “sadakat” takıntısı ayyuka çıkan Trump’ın da hayır diyemeyeceği bir şeydir. Böyle bakıldığında aslında Katar krizinin ayak sesleri çoktan duyulmaktaydı. Burada üzerinde durmak istediğimiz konu ise bu gelişmelerin Türkiye ve İran açısından özellikle de ikili ilişkiler bağlamında ne anlama geldiğidir.

Dayatılan 13 madde

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın 22 Haziran Perşembe günü Körfez krizine değinirken “Birileri Türk-Arap husumeti istiyor, oyuna gelinmemeli” ifadelerini kullandı. Bu tespiti bir adım öteye taşımak gerekirse söz konusu odakların bu husumeti muhayyel bir Türkiye-İran ekseni üzerinden yapmaya çalıştığı ortadadır. Katar’a empoze edilen 13 maddede Katar’ın her iki ülke ile olan ilişkilerinin de hedef alınması ve son günlerde Mısır başta gelmek üzere bazı ülkelerden gelen cüretkâr Türkiye aleyhtarı açıklamalar, krizin mimarlarının ateşle oynamaya hevesli olduklarını gösteriyor. Türkiye ise Katar ile olan ilişkilerinin diğer bölge ülkelerini karşısına almak anlamına gelmediğinde ve taraflarla görüşmeye devam etmekte ısrar etmektedir. Bu, Körfez krizine benzer tepkiler veren Türkiye ve İran’ın ayrıştığı temel noktadır.

İran özellikle Suudi Arabistan ile hızla yükselen gerilimli ilişkiler yaşamakta ve açık diplomatik kanalları kesmiş bulunmaktadır. 2015 yılında Mina’da meydana gelen ve resmi rakamlara göre 753 hacının hayatını kaybetmesine neden olan facia ölenlerin arasında çok sayıda İran vatandaşının olması nedeniyle iki ülkeyi karşı karşıya getirmişti. 2016 yılı başlarında Şii din adamı Şeyh Nimr’in vatandaşı olduğu Suudi Arabistan’da terör eylemleriyle bağlantısı iddiasıyla idam edilmesi ise gerilimi had safhaya çıkarmış, İran’da Suudi misyon binalarına saldırılar gerçekleştirilmişti.

DEAŞ’ın 7 Haziran 2017 Çarşamba günü Tahran’a düzenlediği terör saldırıları öncesinde Muhammed bin Selman dahil bazı Suudi yetkililerden gelen İran aleyhtarı açıklamalar ve saldırı sonrası bazı üst düzey İranlı yetkililerin Suudi Arabistan’ı suçlayan ifadeleri bu tansiyonu daha da tehlikeli boyutlara taşımıştı. 18 Haziran Pazar günü İran’ın saldırılara misilleme olarak Suriye’deki DEAŞ hedeflerine gönderdiği füzeler sonrası İran Meclis Başkan Yardımcısı Ali Mutahhari’nin yaptığı açıklamalar tehlikenin geldiği noktayı gözler önüne sermektedir. Bu hareketin meşru nefsi müdafaa olduğunu söyleyen Muhattari, İran’ın istemesi durumunda benzer bir terör saldırısını Suudi parlamentosuna yapabileceğini de sözlerine eklemişti.

Bu manzara karşısında Türkiye ile İran’ın pozisyonlarını birbirine yaklaştıran gelişmeler yaşanmaktadır. İki ülkenin Katar krizine verdiği benzer tepkiler kadar Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin aldığı bağımsızlık referandumu aleyhinde verdikleri tepkiler ve Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarını Afrin’e taşıması İran-Türkiye ilişkileri bağlamında önemli gelişmelerdir. Katar’ın İran ile yürüttüğü sınırlı ilişkilerden ve İhvan’a belirli derecede verdiği destekten dahi rahatsız olan Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve BAE gibi ülkelerin Türkiye’nin pozisyonuna nasıl yaklaşacağı aşikardır. Kaldı ki, her ne kadar Suudi yetkililer henüz Türkiye konusunda daha dengeli bir tutum sergilemeyi sürdürseler de ülkedeki bazı çevrelerin Türkiye’nin Katar’daki üssü yakınlarına Hizbullah’ın yerleştirileceği yönünde yürüttükleri tezvirat gerilimi tırmandırmak isteyenlerin niyetlerini ortaya koyar niteliktedir. Bu nedenle, Türk-Arap husumetini bizzat Katar krizinin mimarlarının istediğini söylemek mümkündür. 25 Haziran günü bayram namazı çıkışında gündeme ilişkin açıklamalar yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadeleri bunu doğrular niteliktedir. Türkiye’nin herhangi bir ülkeyle savunma iş birliği yaparken kimseden izin almak durumunda olmadığını vurgulayan Cumhurbaşkanı, Katar’a empoze edilen maddeler arasında Türkiye’yi ilgilendiren maddenin Türkiye’ye bir saygısızlık olduğunu söylemişti. Dolayısıyla, abluka cephesinin mevcut tavrında ısrar etmesi ve diplomasinin işletilmesi gerektiği yönündeki çağrıları duymazdan gelmesi durumunda kriz hem daha genişleyecek hem de daha derinleşecektir. Böyle bir senaryonun da bölgenin geleceğinde Mısır’daki Sisi yönetiminin ya da Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki Türkiye karşıtı bazı cephelerin söz sahibi olmasını beraberinde getirecek olması dikkate alınması gereken bir risktir.

Körfez ve ötesi

ABD’deki başkan değişiminin ardından konuştuğumuz bir İranlı yetkili, Batılıların bölgede bir dönem bir devleti sonra diğerini destekleyerek Müslümanları sürekli birbirlerine düşürmeye çalıştığını söylemişti. Obama döneminde geniş bir hareket alanı bulan İran şimdi de Trump döneminde Suudi Arabistan’ın benzer bir alan bulduğunu düşünmektedir. İlgi çekici olan ise dönem dönem Türkiye’ye karşı hasmane açıklamalar yapmasına rağmen İran ikili ilişkileri temelden sarsacak adımlar atmaktan uzak durmaya çalışırken, Suudi Arabistan’ın başını çektiği abluka cephesi Türkiye’yi tarafı olmadığı bir krizin içine çekmeye çalışmasıdır. İki ülkenin de bölgede ulusal sınırları ötesinde ve ‘Arap’ topraklarında bir etkinliğe sahip olmasına itiraz eden cephe, Türkiye’nin bölgedeki varlığının nefsi müdafaaya yönelik olduğunu görmezden gelmektedir. Ayrıca, bu cephe yıllardır büyük bir yıkımla sarsılan bölgedeki hiçbir krizin çözümü konusunda etkin rol almamıştır. Katar krizi de söz konusu cephenin bölgenin geleceğine ilişkin güvenilir bir vizyonunun olmadığını ortaya koymuştur. Türkiye’nin Katar ile olan savunma iş birliğinden geri adım atmayacağını en üst düzeyde dile getirdiği bir ortamda abluka cephesinin bunu, İhvan kartı ve Türk ordusunun Suriye’deki varlığı gerekçesiyle, Türkiye’yi daha yüksek sesle hedef almaya başlaması mümkündür. Sorunun tarafı olmak istemeyen ve çözümden yana tavır koyan Türkiye’nin yapabileceklerinin bir sınırının olduğu ise izahtan varestedir. Ancak Türkiye hiçbir durumda Arap ülkeleriyle olan ilişkilerini bir diğeriyle ya da İran’la olan ilişkilerine alternatif olarak görmeyecektir. Türkiye’nin farklı kriz alanlarında farklı devletlerle ilişkilerini sürdürerek krizlerin çözümünde bölgesel dinamiklerin önemine vurgu yapmaya devam etmesi gerekmektedir. PYD-YPG ve DEAŞ terörüne karşı Suriye’de sürdürülen operasyonlar da Türkiye’nin bölgesel krizler karşısındaki mukavemetinin artırılması açısından büyük önem arz etmektedir. Türkiye’nin bölgesel politikalarının temelini de bu söz konusu ilke ve sahadaki varlığı oluşturmalıdır. Gerilimli ilişkiler yaşayan bazı ülkelerin karşılıklı diplomatik kanallarının kapalı olması, bölgenin geleceği açısından Türkiye’nin çok yönlü ilişkilerinin önemini artırmaktadır. Ancak milli güvenlik ve egemenlik haklarının bu ilişkilerde kırmızı çizgi olduğu aşikardır. Abluka cephesinin bu kırmızı çizgilerden sarfınazar etmesi bölgede kimsenin işine yaramayacaktır. Türkiye ile İran’ın etkin bir diyalog içerisinde olması ise başta Suriye krizi gelmek üzere can alıcı bölgesel sorunların çözümünü kolaylaştıracaktır.

Bu makale 1.7.2017 tarihinde Star Gazetesinde yayımlanmıştır.

http://www.star.com.tr/acik-gorus/turkarap-husumetini--7ckim-istiyor-haber-1232669/

 

ABD'nin Zarif’e Yaptırım Kararı Neyi Hedefliyor?

Serhan Afacan

ABD ile İran’ın birbirlerine karşı sabiteleri her zaman bir problem oldu ve dönem dönem aşılır gibi dursa da ilişkileri tıkadı.

İran’ın ‘Dişe Diş’ Yaklaşımı Sonuç Vermiyor

Serhan Afacan

ABD ile İran arasında farklı alanlarda süren gerilim tırmanmaya devam ediyor ve mevcut manzaraya bakılırsa ufukta İran’ı daha çetin bir süreç bekliyor.