Türkiye-ABD İlişkilerinde İran Faktörü

Sabir Askeroğlu Dış Politika Asistanı

Türkiye-ABD ilişkilerinde İran faktörü önemli rol oynamaktadır. ABD’nin Orta Doğu politikaları Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerini etkilediği gibi, Türkiye’nin komşularına yönelik politikaları da Türkiye-Amerika ilişkilerine yansımaktadır. Türkiye ile ABD’nin ilişkilerinin iyileşmesi ya da kötüleşmesi bölgedeki politikalarının uyuşup uyuşmamasına göre değişmektedir. Ele alacağımız konu değişik dönemlerde ABD’nin bölgeye ve İran’a yönelik politikalarının Türkiye’nin İran politikasını, Türkiye-ABD yakınlaşma ya da uzaklaşmanın İran’ın Türkiye’ye yönelik davranışlarını ve Türkiye’nin İran politikalarının ABD’yle ilişkilerini nasıl etkilediği olacaktır.

Donald Trump, ABD Başkanı olduktan sonra da İran’a yönelik sert söylemlerine devam etmesi Türkiye’nin İran politikasını etkilemiş görünmektedir. İran’ın bölgesel politikaları ve ABD’nin İran’ı yatıştırmak adına bölgede oluşturulmaya çalıştığı yeni güç dengesi Türkiye’yi bu değişimde kendisine uygun bir pozisyon seçmeye zorlamaktadır. Trump’ın "sert güce" öncelik vermesi ve İran’a karşı radikal politikalar izlemeye çalışması Bush’un politikalarını anımsatmaktadır.

Bush döneminde ABD’nin bölgeye yönelik politikaları Türkiye’nin komşularla olan ilişkilerini derinden etkilemişti. 11 Eylül 2001 hadisesinin ardından Bush’un “ya bizimlesiniz ya da bize karşı” (either you are with us or against us) yaklaşımı, Türkiye’yi ABD’yle ortak hareket etmeye zorlamıştır. Bush’un İran’ı da “haydut devlet” (Rogue State) listesine eklemesi Türkiye’nin işini daha da zorlaştırmıştır. 

Afganistan müdahalesinde önemli rol üstlenen Türkiye, Irak’a müdahale planında da ABD’yle işbirliği yapmış, askeri üs ve limanlarının kullanılmasına izin vermiştir. Türkiye-ABD iş birliği İran tarafından olumsuz karşılanmıştır. Tahran yönetimi, Türkiye’nin ABD’yle beraber Irak’a müdahale etmesinin İran’ın Kuzey Irak’taki etkisini zayıflatacağını, Türkiye’nin etkisini ise artıracağını düşünmekteydi. Ancak “1 Mart tezkeresi” krizi ABD-Türkiye iş birliğini sona erdirmiştir. Türkiye’nin bu kararı İran’da ve İslam Dünyası’nda olumlu karşılanmış olsa da Türkiye’nin Irak’taki etkisini zayıflatmıştır. Ayrıca ABD’nin işgal sonrası Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimle iş birliğini artırması ve bunun sonucunda Kuzey Irak bölgesel yönetiminin daha da güçlenerek bağımsız bir devlet kurmasının gündeme gelmesi, Türkiye ile İran’ı rahatsız ederek iki ülkeyi yakınlaştırmıştır. Fakat bu yakınlık 2005’te İran’ın nükleer programının gündeme gelmesiyle değişmeye başladı. İran’ın nükleer programı Batılı ülkeleri olduğu kadar Türkiye’yi de endişelendirmiştir. İran’da yeni seçilen Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın nükleer programa hız vermesi, ABD’nin İran’ı en büyük terör destekçisi ilan etmesi ve ABD’nin terörle mücadelede Türkiye’nin desteğini talep etmesi Türkiye’nin İran’dan uzaklaşarak ABD’yle iş birliğine gitmesinin önünü açmıştır.

İran’ın nükleer programını inatla sürdürmesi başta ABD’nin (2005) daha sonra ise art arda 2006, 2007, 2008 ve 2010 yıllarında BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a karşı yaptırım kararları almasına neden olmuştur. Bu yaptırım kararları İran’ın bazı üst düzey yöneticilerinden başlayarak nükleer ve askeri malzemeler, doğalgaz, petrol ve petro-kimya alanlarından bankalarıyla finans ve sigorta şirketlerine kadar uzanmaktaydı ve İran’la iş birliği yapılması yasaklanmıştı. Fakat İran’a karşı uygulanan ambargolar Türkiye’nin enerji kaynaklarına yönelik artan ihtiyacını karşılamak için İran’la başlatacağı iş birliğine engel olamamıştır. Türkiye 2007’de İran’la doğalgaz alımı için mutabakat zaptı imzalamış, Türkiye’nin bu adımına tepki gösteren ABD, İran’la yapılacak her türlü iş birliğine karşı olduğunu açıklamıştır.

ABD’nin İran’a yönelik politikaları Barak Obama’nın 2008’de başkan seçilmesiyle eğişmeye başladı. Obama’nın, selefi Bush’un izlediği “sert güç” stratejisinden vazgeçerek dış politikasını iş birliği üzerinden gerçekleştirmeye çalışması, ABD-İran diyalogunun önünü açtığı gibi Ankara tarafından da olumlu karşılandı. ABD isteği üzerine ABD-İran diyalogunun başlatılması için arabuluculuk rolünü üstlenen Türkiye, bu yeni rolüyle hem ABD’yle hem de İran’la ilişkilerini daha da ileri düzeye çıkarması için bir fırsat olarak gördü. Ancak Türkiye ile ABD’nin İran’ın nükleer programına yönelik yöntem farklılığı ABD-Türkiye ittifak ilişkisinde üst üste iki “diplomatik gerginliğe” yol açtı. Birinci gerginlik Mayıs 2010’da Türkiye, Brezilya ve İran arasında imzalanan Tahran Deklarasyonu’yla meydana gelmiştir. Türkiye, İran nükleer programının çözümüne kendi tezini öne sürmüş, Türkiye tarafından kabul edilen anlaşma ABD tarafından kabul edilmediği için uygulamaya konulmamıştır. İkinci gerginlik bir ay sonra Haziran 2010’daTürkiye’nin BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi olduğu dönemde İran’a yönelik yeni yaptırım kararına karşı çıkmasıyla meydana gelmiştir. Daha sonra ABD, İran bankalarına karşı alınan ambargo kararına Türkiye’nin de katılmasını talep etmiş, katılmaması durumunda ise sorunlarla karşılaşabileceği uyarısında bulunmuştur.  Türkiye söz konusu bankalarla olan ilişkisini kesmek durumunda kalmıştır. Benzeri bir durum enerji alanında yaşandı. ABD’nin İran’a karşı ambargolara Türkiye’nin de katılması gerektiği yönündeki baskılarına rağmen, Ankara ABD’nin Türkiye’nin enerji ihtiyacını görmezden geldiğini, Türkiye’nin ABD’yle uyum içinde çalışmaya devam etse de ABD’nin tek taraflı kararlarının Türkiye’yi bağlamadığını ve bu konuda Türkiye’den büyük beklentileri olmaması gerektiğini belirtmiştir.

Türkiye-ABD İlişkilerinde Farklılaşan Politikalar

2011 yılının ikinci yarısında ve özellikle güvenlik konularında Türkiye’nin hem ABD’yle hem de İran’la ilgili politikaları değişmeye başladı. Türkiye’nin politikalarını değiştiren iki gelişme yaşandı. Birincisi Arap Baharı süreciyle birlikte mart ayında Suriye’de başlayan ayaklanma, Türkiye ile ABD’yi yakınlaştırırken, Türkiye ile İran’ın iki ayrı cephede yer almasına neden oldu. İran, Suriye’deki muhalifleri Şam rejimiyle beraber terörist faaliyeti olarak nitelendirirken, ABD ile Türkiye İran’ın aksine Suriye muhaliflerini halkın meşru temsilcisi olarak görmüşlerdir. Suriye konusunda Türkiye ABD’nin yanında yer alarak Şam rejiminin değişmesi gerektiği yönünde politika izlerken, İran Rusya’yla birlikte Şam rejiminin ayakta kalması için çaba göstermiştir.

ABD ile Türkiye’yi yakınlaştıran ve Türkiye-İran ilişkilerini zora sokan ikinci bir gelişme ise Avrupa füze savunma sistemleriyle ilgiliydi. ABD’nin küresel füze savunma sistemlerinin Avrupa ayağını teşkil eden Avrupa füze savunma sistemleri (diğer adıyla füze kalkanı) NATO projesine dönüştürülmüş, Avrupa-Atlantik güvenlik sistemi dışında kalmak istemeyen Türkiye projenin hayata geçirilmesinde önemli rol almak istemiştir. Suriye krizinde İran’la farklı cephelerde yer almasına rağmen Türkiye, Avrupa güvenlik sisteminin inşasında İran’ın bir hedef olarak gösterilmesine de karşı çıkmaya devam etmiştir. Avrupa’daki NATO üyesi ülkelerin İran’ın nükleer füzelerine karşı koruma amacını taşıdığı ileri sürülen füze savunma sistemleri projesinin anlaşma metnindeki “İran tehdidi” vurgusu Türkiye’nin çabasıyla çıkarılmıştır. Buna rağmen ABD’nin Avrupa füze savunma sistemlerinin İran’a karşı olduğunu açıkça ifade etmesi Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerini zora sokmaya devam etmiştir. Son olarak 14 Eylül 2011’de Türkiye ile ABD arasında NATO füze savunma sistemleri radarlarından birisinin Türkiye’de inşa edileceğine dair memorandum imzalaması,  Türkiye’nin küresel güvenlik sistemi inşasında ABD’nin yanında yer almak istediğinin açık bir ifadesi olmasına karşı, Türkiye’nin bu kararı İran tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Malatya Kürecik’te konuşlandırılan radarların da dahil olduğu füze savunma sistemlerinin İran’a yönelik olduğunu, füze savunma sistemlerinin asıl amacının İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğunu belirterek tepki gösteren İran, füze savunma sistemlerinin kendisi için herhangi bir tehdit teşkil etmesi durumunda Türkiye’deki radar sistemlerini vurabileceğini açıkladı. İran’ın tepkisini çeken diğer bir olay ise Suriye’de iç savaşın yoğunlaşması sonucunda olası tehditler nedeniyle 2012 yılında Türkiye’nin Suriye sınırına yerleştirilen “Patriot” hava savunma sistemleri olmuştur. İran bu sistemlerin de kendisine yönelik olduğunu dile getirmiştir.

Hasan Ruhani’nin 2013 yılında İran Cumhurbaşkanı olması İran’ın Suriye politikasında bir değişikliğe yol açmamış olsa da İran’ın nükleer programı çerçevesinde İran’ın Batı’yla doğrudan diyalogun başlaması için adımlar atılmaya başlanmıştır. Bu gelişme ABD’nin İran politikasını değiştirmiştir. ABD’nin bölgesel politikalarında değişikliğe neden olan diğer bir gelişme ise Suriye’de yaşanan iç savaşın seyrinin ve DEAŞ’ın ortaya çıkması sonucunda ABD’nin Suriye politikasının değişmesi olmuştur.

İran’a nükleer silah edinme hedefinden vazgeçmesi karşılığında ambargoların kaldırılmasına ilişkin başlatılan görüşmeler uluslararası toplum (P5+1 ve İran) tarafından olduğu kadar Ankara tarafından da desteklenmiştir. Bu durum Türkiye’nin aynı zamanda hem ABD hem de İran’la ilişkilerini geliştirmesi için fırsat olarak görülmüştür. Ancak İran nükleer programı konusunda Türkiye ile ABD arasında farklı yaklaşımlar devam etmiştir. İran’ın nükleer silah elde etmesinden vazgeçirilmesi ABD için öncelikli politika iken, Türkiye’nin önceliği İran’la birlikte İsrail dahil olmak üzere Orta Doğu’nun tamamını nükleer silahlardan arındırmaktı. Türkiye’nin bu yaklaşımı İran’ın İsrail politikasına uyarken, İsrail’in güvenliğine öncelik veren ABD için kabul edilmez bir teklifti. ABD istese bile İsrail bu öneriyi kabul etmeyeceğini bilen Obama yönetimi, Temmuz 2015’te “P5+1 ve İran” çerçevesinde imzalanan nükleer anlaşmayla yetinmiştir.

Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz etkileyen diğer bir konu ise ABD’nin DEAŞ’ın Suriye’de iktidara gelmesinden kaçınmak adına Esad rejimine yönelik politikasını değiştirmesiydi. ABD Esad rejiminin Suriye’de barış sağlanana kadar iktidarda kalmasına olumlu bakmaya başlamıştır. ABD’nin bu politikası Türkiye’nin politikasına ters düşerken, İran’ın politikasıyla örtüşmekteydi. Ancak ABD, İran’ın Suriye barış sürecine dahil olmasına olumlu bakmıyordu. ABD ile Türkiye’nin ters düştüğü diğer bir konu ise ABD’nin Türkiye’nin de desteklediği Suriye muhalif güçleri başarısız oldukları gerekçesiyle “eğit-donat programından” vazgeçerek bu program çerçevesinde PYD’yi desteklemeye başlamasıydı. ABD’nin desteğiyle güçlenen PYD, Türkiye için bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Suriye sınırının tamamen PYD kontrolüne geçmesini engellemek ve DEAŞ tarafından gerçekleştirilen saldırıları önlemek adına Türkiye Suriye’ye askeri operasyon başlattı. ABD’nin Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden unsurlarla iş birliğine gitmesi Türkiye’yi Suriye iç savaşında kendisi için yeni “taktik müttefikler” aramak zorunda bıraktı. Türkiye Rusya’yla başlattığı iş birliğine İran’ın da dahil olmasına rıza gösterdi. İran’ın Suriye’de Türkiye’den daha etkin duruma gelmesini istemeyen Türkiye bir taraftan ABD’yle DEAŞ’a karşı koalisyonda yer almayı sürdürmekle beraber, Rusya, Türkiye ve İran üçlü mekanizma üzerinden İran’la da iş birliğini korumaya çalışmaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin ABD’yle yakınlaşması İran için her zaman rahatsızlık unsuru olduğu bir gerçektir. Türkiye-İran yakınlaşması ise ABD için istenmeyen bir durumdur. Bazen Türk-Amerikan ilişkilerini olumsuz etkileyen bölgesel konulardaki farklı yaklaşımlar olurken bazen ABD’nin tek taraflı politikaları olmuştur. Obama’nın son dönemdeki Türkiye’nin güvenlik endişelerini göz ardı eden Suriye politikası Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Trump’ın da bölgedeki politikalarının Türkiye’nin çıkarlarına uyup uymaması iki ülkenin ilişkilerini belirleyecektir. Ancak Türkiye-İran ilişkileri sadece ABD’yle olan ilişkilere göre değil İran’ın bölgedeki faaliyetlerine göre de şekillenecektir.

İran’da Belediye Meclisi Seçimleri

Hüccet Kasımlu

"Cumhurbaşkanlığı seçiminin gölgesinde kalmış olsa da belediye meclisi seçimleri kritik öneme sahiptir."