Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçilerinin Hatıratlarında İran

Umut Başar Kıdemli Uzman, Kültür ve Toplum

Eldeki hatıratların; İran’da saltanatın değişimi, Rıza Şah’ın Türkiye ziyareti, 1953 Musaddık Darbesi’ne giren süreç ve İran İslam Devrimi gibi hayati dönemeçleri anlatıyor oluşu bir şans sayılabilir.

Kaçarlar (1796-1925) nezdinde Osmanlıların (1299-1923) ilk daimî büyükelçisi olan Esat Efendi, 1835 yılında Tahran’a gönderilmiştir. O tarihten günümüze kadarki süre zarfında İran’da, Türkiye’den gönderilen 67 büyükelçinin görev yaptığı anlaşılmaktadır. 1923 yılında Türkiye’de cumhuriyet ilan edildiğinde Tahran’da Muhittin Paşa’nın (1870-1940) görev yaptığı bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca ise Tahran Büyükelçiliği görevini 43 şahsın üstlendiği görülmektedir. Söz konusu 43 büyükelçi arasında dördü1, İran’da bulunduğu süre zarfındaki hatıralarını kaleme alması bakımından dikkat çekmektedir. Mevzubahis büyükelçiler sırasıyla aşağıdaki gibidir:

a. Memduh Şevket Esendal (1883-1952), Görev Süresi: 6.11.1925-10.8.1926, Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar (Bilgi Yayınevi-1999, 88 sayfa).

b. Hüsrev Gerede (1884-1962), Görev Süresi: 1.10.1930-1.7.1934, Siyasi Hatıralarım 1: İran (Vakit Basımevi-1952, 311 sayfa).2
c. Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), Görev Süresi: 1.10.1949-25.3.1951, Zoraki Diplomat (İnkılap Kitabevi-1955, 49 sayfa).

d. Turgut Tülümen (1929-2016), Görev Süresi: 2.9.1978-15.11.1980, İran Devrimi Hatıraları (Boğaziçi Yayınları-1998, 253 sayfa). 

Memduh Şevket Esendal, Hüsrev Gerede ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu millî mücadeleye katılan tarihî şahsiyetler olmanın yanı sıra Mustafa Kemal Atatürk’e (1881-1938) bir dönem yakınlığıyla bilinen isimlerdir. Öte yandan söz konusu üç büyükelçi, hariciyede meslek memuru olmayıp diplomasiye sonradan geçmiştir. Buna mukabil Turgut Tülümen ise mülkiye mezunudur ve birçok ülkede ifa ettiği diplomatlık görevinden sonra ilk büyükelçiliğini Tahran’da yapmıştır. Diplomatlığın yanı sıra muhtelif siyasi görevlerde de bulunan Memduh Şevket ve Yakup Kadri, Türk kamuoyunda daha çok hikâye ve romancılık yönleriyle tanınmıştır. 

Hatıratlar

Memduh Şevket’in hatıratı 14 Kasım 1925’le başlamakta ve 14 Şubat 1926 tarihiyle son bulmaktadır. Hatıratta bazen gün gün bazen de birkaç günlük aralıklarla gündelik havadis kaleme alınmıştır. Memduh Şevket, İran’a gelmeden birkaç önce yönetimde bulunan Kaçar Hanedanı hallolunmuş yerine ise Rıza Han’ın (1878-1944) başkanlığını yürüttüğü bir geçici hükûmet kurulmuştur. Memduh Şevket geldikten kısa bir süre sonra Türkiye Cumhuriyeti bu geçici hükûmeti tanımıştır. 

Eserde her ne kadar İran’daki İngiliz-Rus çekişmesine genişçe değinilse de günlüğün en mühim tarafı, 15 Aralık 1925 tarihinde Rıza Han’ın, şah unvanıyla yemin ettiği güne kadar geçen süre zarfında İran’da hükûmet rejiminin ne olacağına ilişkin tartışmalara ve bu konuda yazarın devlet ricali ve kordiplomatikle görüşmelerine bir hayli yer ayırmasıdır. Bilindiği üzere bu dönemde İran’da cumhuriyet ile şahlık idaresine ilişkin tartışmalar yapılmaktadır. Memduh Şevket de bu konu hakkında bir yandan Tahran’daki yabancı misyon şefleriyle diğer yandan da İranlı devlet adamları, askerler ve siyasilerle görüşmeler gerçekleştirmiştir. Hatırattan Rıza Han ve Vezir Timurtaş’la da sık sık görüştüğü anlaşılmaktadır. Bunları gün gün kaydeden Memduh Şevket’in yazdıklarından, kaybolan merkezî otoriteyi tesis edebilecek kudretli askerlerin tepede bulunduğu ve Türkiye benzeri bir cumhuriyet sistemini İranlı muhataplarına telkin ettiği görülmektedir. Türk Büyükelçisi, İran’da cumhuriyet ilan edilememesinin faturasını ise “… Bence asıl büyük kusur Rıza Han’da olmuştur. İran’da halk ve hocalar kuvvetini hiç izam etmemelidir. Biraz kuvvetle hareket olunduğu vakit hocalar her türlü icraatın ayet ve hadislerini ve cevazi fetvalarını takdimde birbiriyle müsabaka etmişlerdir. İran tarihinde böyle vekayi mevcuttur, halk ise karga sürüleri gibidir.” (s. 43) sözleriyle Rıza Han’a kesmektedir. Günlüğe göre Rıza Şah, Memduh Şevket’le olan son görüşmesinde konuya şu sözlerle açıklık getirmektedir: “… Kendisinin cumhuriyet ilan edememesinin bizim üzerimizde bir suitesir hasıl ettiğini zannederek bunu izale için Muhittin Paşa’nın3 kendisine ‘Türkiye’de top attılar Cumhuriyet ilan olundu.’ dediğini söyledi ve ‘Burası Türkiye değil.’ dedi. ‘Burada bu köpek oğlu halk sefaretlerin yollarını öğrenmişler burada top atmakla cumhuriyet ilan olunmaz.’ dedi.” (s. 86). Yer yer kaydedilen hikâyeler sebebiyle sosyal tarihçilik açısından da malzeme sunan günlük, Rıza Şah’la Kürt meselesi üzerine gerçekleştirilen bir mülakatla son bulmaktadır. 

Hüsrev Gerede’nin hatıratı iki açıdan önem arz etmektedir. Öncelikle mevcut hatıratlar içerisinde en uzun zaman aralığını bu eser kapsamaktadır ve Rıza Şah’ın tek resmî yurt dışı teması olan Türkiye ziyareti, Gerede’nin büyükelçiliği döneminde gerçekleşmiştir. Bu meşhur ziyarete dair ayrıntıları hatıratta bulmak mümkündür. Bunun yanı sıra hatıratta, Rıza Şah’ın şahsiyetine ve inkılapçılığına dair müstakil bir bölüm de ayrılmıştır. Bu kısımda Rıza Şah’ın Türkiye’deki modernleşmenin yakın takipçisi olduğuna sık sık işaret edilmektedir. Ancak bu bölümler, hatıratın sonlarında yer almaktadır zira Rıza Şah’ın Türkiye ziyareti esnasında Tahran Büyükelçiliğine Enis Akaygen’in (1880-1956) atanmasıyla Gerede, Tahran’a dönmemiştir.

Gerede, 1930 Eylül’ünün başlarında Tahran’a kara yoluyla varmıştır. Hatıratın baş kısımlarında yolculuk hikâyesini anlattıktan sonra sefaret binalarının durumuna4 dair bilgiler vermektedir. Söz konusu binaların tadil ve tefrişi için çaba sarf ettiği görülmektedir. Akabinde Tahran’ı ve dönemin idari merkezi olan Gülistan Sarayı’nı anlatmaya koyulmaktadır. Bu bölüm, henüz klasik bir Doğu şehri görünümünde olan başkent Tahran’ın 1930’daki durumu hakkında fikir sahibi olmak adına ilgi çekicidir. 15 Eylül 1930’da Rıza Şah’la görüşen Gerede, Atatürk’ün mesajını ve huzurda irat ettiği nutku esere almayı ihmal etmemiştir. Akabinde uzunca bir bölümde yabancı misyonların özellikle İngiltere, Rusya ve Amerika’nın İran’da güttüğü politikayı, bu devletlerin çatışan menfaatlerini izah etmiştir. 

Hatıratın bundan sonraki bölümleri küçük bir İran ansiklopedisi görünümündedir. Çünkü Gerede, İran vükelasından başlayarak ülkedeki dinlerden Fars Edebiyatı’na; İran’ın tarihinden ülkenin turistlik yerlerine; ülkedeki Türk, Kürt, Ermeni gibi etnik gruplardan İran’ın coğrafi özelliklerine; ticaret yollarından Türkiye-İran hudut meselesine değin geniş bir yelpazede şahsi gözlem ve muhtemelen elçilik raporlarından edindiği bilgilerden de yola çıkarak açıklamalarda bulunmaktadır. Açıklama yaparken kendi yorum ve eleştirilerini eklemeyi ihmal etmemektedir. Gerede’nin hatıratı siyasi tespitlerden ibaret olmayıp toplumsal ve kültürel izlenimler aktardığı ve dahası günümüzde bile geçerliliğini koruyan yorumlar barındırdığı için önem arz etmektedir. 

Yakup Kadri’nin hatıralarını kaleme aldığı Zoraki Diplomat isimli eserin bir bölümü “Tahran, İran” başlığını taşımaktadır. 1949-1951 yılları arasında İran’da bulunan Yakup Kadri, kendinden önce hatırat kaleme alan Gerede’nin yaptığı gibi konuya Tahran ve Türk Büyükelçiliğini tarif ederek girmektedir. İsviçre Bern’den Tahran’a gelen Yakup Kadri’nin yeni görev yerini yadırgadığı bölüm boyunca anlaşılmaktadır. Yakup Kadri’nin Tahran’da bulunduğu yıllar, İran’da Tudeh Partisi ve Fedayan-ı İslam Teşkilatının gösteriyle sokakların hareketlenmeye başladığı ve Dr. Muhammet Musaddık’ın (1882-1967) öncülüğünü yaptığı muhalefet hareketinin Mecliste ve kamuoyunda güçlendiği bir zaman aralığına tekabül etmektedir. Ayrıca İran; Rusya, İngiltere ve Amerika’nın menfaatlerinin yarıştığı bir meydana dönmüştür. Yakup Kadri bu hususa, “Dünyada ilk defa komünizmle kapitalizm burayı -her iki taraf aksi istikamette yürüyerek- bir ‘avlanma yeri’ hâline sokmuştu.” (s. 305) ifadesiyle dikkat çekmektedir. Yakup Kadri ayrıca hatıratında Musaddık’a genişçe yer vermiştir. Her ne kadar bizzat kendisi doğrudan görmese de Musaddık’ın petrolü millîleştirme hareketini tahlil etmiş ve bu yaşlı Başbakan’ın hakkını teslim etmiştir. Ancak onun ifadeleri bütüncül bir şekilde söylem analizine tabi tutulduğunda, Muhammed Rıza Şah’a (1919-1980) karşı olan muhalefet hareketlerine temkinle yaklaştığını ve Şah’a karşı dostane duygular beslediği görülmektedir. Bu bakış açısında, Atatürk ile Rıza Şah arasında tesis edilen iyi ilişkilerin etkisi barizdir dahası laik cumhuriyetin bir büyükelçisi sıfatıyla hadiseleri değerlendirmektedir. Nitekim kendisi de bu keyfiyete yeri geldikçe dikkat çekmektedir.

Son olarak Turgut Tülümen, İran-Türkiye ilişkilerinin esasen pek de iyi seyretmediği bir zaman diliminde Tahran’a gitmiştir. Özellikle silah ambargosundan yeni yeni kurtulan Türk ordusu, Tahran’ın sürekli silahlanmasından rahatsızdır. 2 Eylül 1978 günü Tahran’a inen Tülümen, kaldığı süre zarfında İran’da taban tabana zıt iki siyasi yönetim ile beş hükûmet, Türkiye’de ise üç farklı hükûmetle çalışmıştır. 1 Nisan 1979’da resmen İran İslam Cumhuriyeti ilan edilene değin geçen kritik süreci doğrudan gözlemleyerek aktarmıştır. Hatırat; kısa bir girişten sonra “İran’a Ayak Basarken Olaylar Başlıyor”, “İhtilalin Birinci Yılı Yeni Bir İran”, “Rehiniler Krizi ve ABD Büyükelçiliği’nin İşgali”, “Bani Sadr’ın Cumhurbaşkanlığı Dönemi ve Seçimi İzleyen Olaylar” ve sadece İran’a ilişkin yorumların yer aldığı “Epilog” olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır. Eser, genel görünümüyle Devrim’in ilk iki yılının tarihçesi gibidir. Tülümen’in hem Pehlevi rejiminin siyasi ve bürokratlarıyla hem de Devrim’le iş başına gelen yeni kadrolarla temasta bulunması nedeniyle hatırat, okura mukayeseli bir perspektif sunabilmektedir. Öte yandan Devrim’in hemen öncesinde İran’a giden Tülümen tırmanan olayları, sokak gösterilerini, peş peşe tutunamayan hükûmetleri ve devrilen rejimi gerçekçi zaman zaman da eleştirel bir üslupla okuyucuya aktarmaktadır. 

Bu eser kapsamında zikredilmesi gereken bir husus da Devrim’in nihai bir şekilde başarıya ulaştıktan sonra Tülümen’in yeni yönetimi tanımakta Ankara’nın geç kalmaması için çaba sarf ettiği ve özellikle İran’da yaşanan istikrarsızlık sebebiyle zarar gören ikili ilişkilerin telafisinde gayretli olduğunun anlaşılmasıdır. İran’la bilhassa ekonomik ilişkilerini koruma niyetinde olan Ankara, Tahran’a Dışişleri Bakanı Ahmet Gündüz Ökçün’ü (1936-1986) göndermiştir. 9-12 Haziran 1979 tarihleri arasında İran’ı ziyaret eden Ökçün ile dönemin İran Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi (1931-2017) arasında geçen konuşmalar ve Türk Dışişleri Bakanı’nın, Tülümen’in ifadesiyle o dönem Kum’da “göz hapsinde” bulunan Ayetullah Kazım Şeriatmedari’nin (1906-1986) evine gerçekleştirdiği ziyaretin yazıldığı bahisler ilginçtir. Hatıratta “Rehine Krizi”nin5 anlatıldığı bölüm ise dikkatle okunmaya değerdir. Zira Tülümen, en başından şahit olduğu bu hadiseyi İran’dan ayrıldığı güne kadar uluslararası yankılarıyla birlikte aşama aşama kaleme almıştır. Bu ve diğer yönleriyle Tülümen’in hatıratı okuyucuya İran İslam Devrimi’nin dinamiklerini ve fırtınalı ilk yıllarını anlamak adına zengin bir panorama sunmaktadır.

Sonuç

Belli başlı örneklerine rastlansa da Cumhuriyet Dönemi Türk diplomatları arasında hatırat yazma geleneği pek yaygın değildir. Dolayısıyla politik hatırat literatürü Türkiye’de zengin sayılmaz. İran çalışmalarına kaynaklık edebilecek Türkçe hatırat sayısı ise görüldüğü üzere pek azdır. Ancak eldeki hatıratların; İran’da saltanatın değişimi, Rıza Şah’ın Türkiye ziyareti, 1953 Musaddık Darbesi’ne giren süreç ve İran İslam Devrimi gibi hayati dönemeçleri anlatıyor oluşu bir şans sayılabilir. İslam Devrimi’nin üzerinden 40 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Devrim sonrasına ilişkin siyasi bir hatırat ise henüz yayımlanmamıştır. İran’da çalışmış ve hâlihazırda emekli olan diplomatların bu girişimleri yakın dönem İran tarihi çalışmalarına kuşkusuz fayda sağlayacaktır. 


1  27.11.1941-30.11.1944 tarihleri arasında Tahran’da büyükelçilik görevini ifa eden Cemal Hüsnü Taray’ın (1893-1975) Cumhuriyet gazetesinde İran’a ilişkin tefrika edilen bazı hatıra yazılarına tesadüf edilse de bu         yazılar bir kitap veya     kitap bölümü şeklinde tertip olunmadığı için bu çalışmaya alınmamıştır.

2 Bu eser, Hatırat-ı Tahran başlığıyla Hasan Esedi tarafından Farsçaya tercüme edilmiş ve 1395 yılında Tahran’da Pardis Daniş Yayınlarından piyasaya çıkmıştır. 

Türkiye’de, cumhuriyet ilan edildiğinde Tahran’da büyükelçilik görevinde bulunan diplomat. 

 Hâlihazırda Tahran’daki İstanbul Dörtyolu’nda Kançılarya ve Rum Köprüsü Mahallesi’nde Büyükelçilik İkametgâhı olarak kullanılan iki tarihî yapının hatıratlardan hareketle yazlık ve kışlık elçilik hizmet binası şeklinde kullanıldığı anlaşılmaktadır. İstanbul Dörtyolu’ndaki     Kançılarya kışlık, Rum Köprüsü Mahallesi’ndeki Büyükelçilik İkametgâhı ise uzun dönem yazlık hizmet binası şeklinde faaliyetlerini sürdürmüştür. 

5 Devrim’den sonra 4 Kasım 1979’da bir grup öğrencinin Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliğini basarak 52 Amerikan vatandaşını rehin almasıyla başlayan ve 444 gün süren kriz. 

Hatırat, Türk Büyükelçileri, İran, Devrim, Dışişleri

İran’da Koronavirüs Salgınında İkinci Dalga Korkusu

Umut Başar

Süreci yönetirken ekonomik sorunlarla toplum sağlığı arasında sürdürülebilir bir denge bulmaya çalışan Tahran yönetimi, salgın başladığından beri arzuladığı “devlet-millet eş güdümünü” bulamadı.

Rukiye Kebiri’ye Teşvik Ödülü

Umut Başar

Nitelikli yazarların ödüle layık görülmesi İran’daki edebiyat mahfillerinde Azerbaycan Türkçesinin günden güne içselleştirildiğine işaret etmektedir.