Türkiye ve İran’da Vatandaşlık ve Etnisite

01.08.2019

Türkiye ve İran’da Vatandaşlık ve Etnisite

Mustafa Suphi Erden, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017, 316 sayfa

ISBN: 978-605-399-441-1

Anayasa etrafında oluşturulmuş birtakım kurallar ve bu kurallar çerçevesinde siyasal bir sisteme üye olunması bağlamında vatandaşlık kavramına her siyasal sistem farklı bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Vatandaşlık anlayışlarında farklı bakış açılarının ortaya çıkmasında bağlı olunan sistemin iç veya dış müdahalelere maruz kalması, ülke içindeki muhalif kanadın aktifliği, sistemin modernite gibi birtakım arayışlar etrafında geliştirdiği reformları topluma dayatma aracı olarak kullanması vb. birçok etken bulunmaktadır. Süreç içinde benzer dönemlerden geçmiş ülkelerin ise vatandaşlık kavramına benzer anlayışla yaklaştığı görülmekle birlikte toplumun karakteristik özelliği gibi sebeplerden dolayı bu anlayışlar arasında farklılıklar da gözlemlenebilmektedir.

Yakın tarihî süreçte birbirine benzer dönemler geçiren Türkiye ve İran, konuya en iyi örneği teşkil eden iki ülkedir. Türkiye ve İran’ın vatandaşlık anlayışlarındaki benzerliklerine rağmen farklılıkları da dikkat çekicidir. Bu benzerlikler ve farklılıkların detaylı ve kapsamlı şekilde ele alındığı bir eser olarak Türkiye ve İran’da Vatandaşlık ve Etnisite başlıklı çalışma Mustafa Suphi Erden tarafından kaleme alınmıştır.

Orta Doğu Teknik Üniversitesinde mühendislik alanında lisans eğitimini 1999’da tamamlayan Erden, aynı üniversitenin Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümünden 2001’de yüksek lisansını, 2006’da ise doktorasını tamamlamıştır. Ayrıca 2010 yılında yine Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde doktora derecesi almıştır. Erden, hâlihazırda İngiltere Heriot-Watt Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Erden çalışmasının amacını Türkiye ve İran’daki uluslaşma, ulus-devlet süreçleri ve devlet-toplum ilişkileri özelliklerinin tespit edilerek her iki ülkenin vatandaşlık anlayışı ve vatandaşları arasındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya konması olarak açıklamaktadır. Kitap 19. yy’ın son çeyreği ila 20. yy’ın ilk yarısını ele almaktadır. 1980’lerden sonra her iki ülkenin de yoğun değişim ve dönüşüm geçirmesi sebebiyle İran’ı 1979, Türkiye’yi ise 1980’e kadar ele aldığını ve temel değişimlerin sebeplerinin bu dönemlere bakılarak daha iyi anlaşılabileceğini belirtmektedir.

Kitabın bölümleri sırasıyla aşağıdaki başlıklardan oluşmaktadır.

• Giriş

• Türkiye: Etnik Temizlik, Kürt Direnci ve Askerî Darbeler

• İran: Anayasal Devrim, Etnik Hareketler ve Kitle Protestoları

• Türkiye ve İran Devlet Oluşumlarının Karşılaştırması

• Türkiye ve İran Vatandaşlıklarının Karşılaştırması

• Sonuç

Giriş bölümünde vatandaşlık, etnisite, aşiretler ve ulus-devlet oluşumuna dair kavramlar açıklanarak konuya ön giriş mahiyetinde bir hazırlık yapılmıştır. “Türkiye: Etnik Temizlik, Kürt Direnci ve Askerî Darbeler” başlıklı birinci bölümde, sonraki bölümlerde Türk vatandaşlığı ve devlet yapısı üzerine yapılan yorumlara temel oluşturacak tarihsel bilgiler verilmektedir. Yazar, düzenlemelerini topluma rahat bir şekilde kabul ettirirken karşısına çıkacak olası bir muhalefetin erken bir zamanda ortadan kaldırılmasının en önemli örneği olarak Osmanlı Devleti’nde yeniçerilerin kaldırılmasını göstermektedir. 19. yy’a gelindiğinde Osmanlı Devleti’nde yeniçeriler potansiyel bir güç olarak boy göstermekte ve bu gücün ruhani önderi olarak Bektaşi dedelerini görmekteydi. Yeniçeri ayaklanmaları sonucunda Osmanlı Devleti’nde dört padişah tahtından, dört padişah da hayatından olmuştur. II. Mahmud reformlarıyla bu gücü ortadan kaldırarak muhalefet edebilecek sosyal formasyonu da ortadan kaldırmıştır. Bu yaklaşım Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına da yansımıştır. Bu nedenle yazar, Osmanlı Devleti modernleşmesinin devlet eliyle, tepeden inen politikalar sonucu gerçekleştiğini belirtmektedir. 

Bu bölümde Erden, Kemalistlerin Türkiye Cumhuriyeti resmî ideolojisini Osmanlı Devleti’nin geçmişiyle ilişkilendirilen her şeyin reddedilmesi üzerinde oluşturduğunu ifade etmektedir. Bu oluşum sürecine karşı gelebilecek muhalefet grupları ise ortadan kaldırılmıştır. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında gerçekleşen Şeyh Said İsyanı sonrası olağanüstü hâl ilan edilmiş ve devlete karşı dinî içerikli saldırılar vatana ihanet olarak kabul edilmiştir. Bu kararla birlikte din odaklı bir muhalefetin de önü kesilmiştir.

“Kürt Direnci” başlığında, Osmanlı Devleti’nin resmî ideolojisinin milliyetçilik ya da etnisite üzerine kurulu olmaması sebebiyle 19. yy’a kadar Osmanlı’da bir Kürt milliyetçiliği hareketinden söz edilmesinin pek mümkün olmadığına değinilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla, etnik azınlıkların asimile edilerek homojen nüfusa entegre edilebileceği düşünülen ve Türkleştirme politikalarını kabul etmeyen Kürtlerin 1924 Beytüşşebap, 1925 Şeyh Said, 1937-38 Dersim gibi ayaklanmalar çıkardığı ve ayaklanmaların bastırılarak etnik muhalefet oluşumunun önüne geçildiği ifade edilmektedir. Erden, devlet güvenliği söz konusu olduğunda asimilasyoncu yaklaşımın ayrımcı bir yaklaşıma dönüşmesi Türk vatandaşlığı açısından, devletin güvenliğinin vatandaşlık haklarının önünde geldiğinin göstergesi olduğunu belirtmektedir.

Çok partili sistem ve askerî darbeler konusunda 1960, 1971 Muhtırası ve 1980 Darbelerinin çok partili demokrasinin sınırlarını belirlemekle kalmadığı, aynı zamanda orduyu politik ve ekonomik bir aktör hâline getirdiği ifade edilmektedir. Ayrıca Türkiye’de politik sol görüşün 1960 ve 1970’lerde aktif olarak ortaya çıktığı, İran’da ise bu çıkışın 1940’lara tekabül ettiği ve Türk soluna göre daha önce ortaya çıktığına da değinilmektedir.

“İran: Anayasal Devrim, Etnik Hareketler ve Kitle Protestoları” başlıklı bölümde, İran’daki Anayasal Devrim başta olmak üzere kitlesel hareketler, Azerbaycan Türkleri ve Kürtlerin oluşturduğu bölgesel yönetimlerden hareketle etnik hareketler ve Musaddık Dönemi’nden İslam Cumhuriyeti Dönemi’ne kadarki kitle protestoları ele alınmıştır. 
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler ve sonuçlarının uzantısı olarak Batı’nın İran ekonomisine dâhil olması, toplumda güçlü bir yabancı düşmanlığı ve dinî fanatizm oluşturmuştur. İlk olarak Tütün Hareketi ile kendini gösteren bu düşmanlık, 1906-1911 İran Anayasal Devrimi’yle netleşmiştir. Erden, bu süreçte kitlelerin katılımını sınıf bilincinin işaretleri olarak yorumlamaktadır. Fakat dış güçlerin ve halktaki bölünmüşlüğün Anayasal Devrim’in sonunu getirdiğini de eklemektedir.

Etnik hareketlerde özellikle Pehlevi Dönemi’nde uygulanan politikalar sebebiyle bir hareketlilik söz konusu olmuştur. Pehlevi İranı, Fars etnik kimliğine bağlı olarak azınlıkları asimile etmeyi hedeflemiştir. Bu politika özellikle Azerbaycan Türkleri ve Kürtler arasında etnik bilincin yükselmesine ve otonom bir hükûmet kurmalarına yol açmıştır. Erden bu hükûmetleri, anayasada vaat edilen bölgesel konsül talepleriyle 1906 Anayasal Devrimi’nin bölgesel güçleri tanıyan ruhun tekrar canlanması olarak değerlendirmektedir. Ayrıca modern İran tarihinin aşamalarını şu şekilde özetlemektedir:

• Kaçar Hanedanı’nın son dönemindeki kitle hareketleri ve Anayasal Devrim

• Rıza Şah’ın iktidara gelmesi, modernleşme ve uluslaşma çalışmaları

• Aşiret isyanlarının bastırılarak zorla yerleşik hayata geçirilmesi ve asimilasyon politikaları

• Bölgesel otonom hareketlerinin yükselişi

• Milli Cephe Hareketi’ne kitlesel desteğin oluşması, İslam Devrimi’ni getiren kitle hareketleri.

“Türkiye ve İran Devlet Oluşumlarının Karşılaştırması” başlığında, Batı, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki ulus-devlet oluşumları üzerinden iki ülke karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırma muhalefet odakları, sosyal güç ağları, aşiretler, modernleşme reformları, devlet gücünün kesilmesi gibi konular üzerinden yapılmıştır. Karşılaştırma sonucunda şu değerlendirmelere ulaşılmaktadır:
• Türkiye ve İran’da devlet oluşumunu belirleyen en güçlü etken geçmiş imparatorluklardan aldıkları devlet gelenekleridir.

• Türkiye ve İran’ın modernleşme süreci kurulum, dayatma ve adaptasyon süreçleri etrafında gelişmiştir.

• İran’da esnaf, aşiretler ve bölgesel güçler; Türkiye’dekilere göre çok daha güçlüdür.

• Her iki ülke de etnik ve kültürel homojenleştirme çabalarında bulunmuştur fakat İran’da bu süreç bölgesel politik hareketlere ve aşiretlere karşı bastırma ve sindirme süreci olarak gerçekleşmiştir.

• Türkiye’de modern devlet, önemli ölçüde modernleşme gerçekleştirmiş ve potansiyel muhalefet odaklarını bastırmış bir devlet geleneğini miras aldığından bu süreçte İran’a nazaran zaman kaybı yaşamamıştır.

“Türkiye ve İran Vatandaşlıklarının Karşılaştırması” adlı son başlıkta, Marshall, Janoski, Mann, Turner, Cohen, Hanagan ve Ferrajoli gibi isimlerin vatandaşlık tanımlamaları ve hakların genişletilmesi üzerine formülleri üzerinden Türkiye ve İran’daki durum ele alınmıştır. İki ülkenin de vatandaşlıklarının, halkın genel çıkarlarını merkeze alarak bireysel haklardan çok görevlere vurgu yaptığı ifade edilmektedir. Ayrıca iki ülkenin de vatandaşlığı, modernleşme projelerine hizmet eden bir araç olarak algılandığı bu nedenle de empoze edilen vatandaşlığın pasif vatandaşlık statüsüne girdiği belirtilmektedir.

Sonuç başlığında miras aldıkları devlet geleneği, kurumsallaşma süreçleri, muhalif hareketlere bakışları, etnik azınlıkları homojenleştirme istekleri ve devlet gücünün kesilmesi konuları üzerinden karşılaştırılan Türkiye ve İran’a dair şu tespitler paylaşılmıştır: Osmanlı Devleti, Kaçar Hanedanı’na göre daha merkezî bir devlete ve gelişkin bir bürokrasiye sahiptir. Bu nedenle İran’daki sosyal örgütlenme Türkiye’ye göre daha iyidir. Türkiye’de etnik homojenleşme gayrimüslimlere uygulanan etnik temizlikle, İran’da politik hareketlere ve aşiretlere karşı bastırma ve İranlılık şemsiyesi altında sindirmeyle gerçekleşmiştir. Osmanlı uleması, İran’daki ulema gibi toplumsal bir önderlik kanaat rolüne sahip değildir. Ayrıca İran milliyetçiliğinin şekillenmesinde köylü kitlelerin herhangi bir rolü yokken Türkiye’de köylü, milliyetçiliğin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’de politik sol Kemalist ideolojiden radikal bir kopuş sağlayamamışken İran’da Pehlevi rejimine sürekli ve ısrarcı bir şekilde karşı durmuştur. Osmanlı Devleti’nde muhalefet grupları, başta yeniçeriler olmak üzere erken zamanda kaldırılmışken Kaçar döneminde kitle hareketleri özellikle son dönemlerde yükselişe geçmiştir. İran’da aşiret gücü Türkiye’ye nazaran çok daha güçlüdür. Dolayısıyla Pehlevi modernleşmesiyle başlayan uluslaştırma çabaları ilk olarak aşiretler üzerinden başlamıştır. Türk vatandaşlığı, dışlayıcı Alman modeline daha yakınken İran vatandaşlığı, toprak temelli asimilasyoncu Fransız modeline daha yakındır.

Sonuç olarak muhalefetlerin Pehlevi rejimiyle başlayan Batı tarzı modernleşmeye karşı çıkması, reformların Türkiye’deki kadar başarıya ulaşamamasına neden olmuştur. İran’a göre daha başarılı olan Türkiye’nin bu başarısında, merkezî bir devlet geleneğine sahip olması ve düzenlemeleri topluma kabul ettirme konusundaki başarısı etkili olmuştur. Erden son olarak doğrudan İran vatandaşlığını ele alan çalışmaların az olmasını, vatandaşlık kavramının İran’da Türkiye’ye kıyasla ulusal kimlik tartışmalarının merkezinde yer almamasına bağlamaktadır.

Eser Türkiye ve İran’ın ulus-devlet oluşumlarını ve vatandaşlık anlayışlarını yakın tarihî süreçte yaşadıkları benzer olaylardan hareketle karşılaştırılmalı bir şekilde aktarmaktadır. İran vatandaşlığı üzerine yapılan çalışmaların az olması ve Türkiye ile karşılaştırılarak öngörülerde bulunması açısından gerek özgünlüğüyle gerekse de literatürdeki eksikliği gidermesiyle önemli bir çalışmadır. Kitaptaki değerlendirmeler ışığında Türkiye ve İran’ın vatandaşlık anlayışlarındaki benzerlikler, farklılıklar ve bu durumun nedenleri okuyucuyu sıkmayacak bir üslupla aktarılmaya çalışılmıştır.