Türkiye ve Mülteci Meselesi

Hakkı Uygur Başkan Vekili

Anadolu’nun tarihten gelen set rolünü sürdürmesi için Türkiye’nin çok güçlü bir biçimde desteklenmesinden başka çare yoktur.

Astana ve Soçi anlaşmalarına dayalı olarak İdlib’de bulunan Türk askerlerine 28 Şubat’ta rejim ve destekçileri tarafından düzenlenen saldırı sonucunda 33 asker şehit oldu. Bu saldırının hemen ardından Türkiye,  geniş çaplı Bahar Kalkanı Harekâtı’nı başlattı. Türkiye’nin yoğunlukla silahlı insansız hava araçlarıyla yürüttüğü operasyonlar sonucunda Putin’in de belirttiği gibi Baas rejimi ordusu ağır kayıplar verdi. Aralarında yüzden fazla İran destekli yabancı terörist olmak üzere binlerce rejim unsuru etkisiz hâle getirildi.

Bununla birlikte Türkiye’nin askerlerine yönelik hain saldırıya tepkisi Suriye iç savaşının başlamasından beri rejime yönelik yapılan en etkili hava operasyonları ile sınırlı kalmadı. Türkiye, iç savaşın sonucu olarak rejimden kaçan Suriyelilere ve Avrupa’ya gidebilmek için Türkiye topraklarında bulunan çok sayıda Asya ve Afrikalı geçici göçmene sınır kapılarını açtığını duyurdu. Avrupa’ya gidişler için yapılan bu açıklama üzerine ilk hafta boyunca İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun verdiği sayılara göre yüz binden fazla sığınmacı Türkiye’den Yunanistan’a geçerken Ankara’nın kararına Avrupa’dan çeşitli tepkiler geldi. Türkiye’nin mülteciler meselesini siyasi bir baskı ve şantaj aracı olarak kullandığını belirten yetkililer bu tavrın kabul edilemez olduğunu ileri sürdü.

Türkiye’nin hem mültecileri kabul etmesinin hem de onlar için Avrupa’ya giden sınır kapılarını açmasının son derece haklı gerekçeleri var. İlk olarak savaştan kaçan ve gidecek bir yeri olmayan insanlara kapıları kapatmak Türkiye’nin tarihinde görülmemiş bir durum. Yalnızca geçmişte Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde değil modern Türkiye Cumhuriyeti’nde dahi sayılar bu kadar yüksek olmasa bile bunun birçok örnekleri mevcut. İkincisi bu insanların büyük bölümü rejimin sivil yerleşim birimlerine yönelik hava saldırıları sonucunda Türkiye’ye sığındı. Bu süreçte Batı ülkelerinin ve Türkiye’nin Suriye politikaları büyük ölçüde örtüşüyordu ve Batılı başkentler bu insani yükün paylaşılacağına dair Ankara’ya siyasi ve ekonomik destek sözleri veriyordu. Ancak ilerleyen süreçte DEAŞ gibi terör örgütlerinin desteğiyle nispi bir meşruiyet kazanan rejim ve destekçileri karşısında yalnız kalan Türkiye, mülteci sorunu ile tek başına mücadele etmek zorunda kaldı. Sorunun giderek büyümesi, ülke içindeki ekonomik zorluklarla birleştiğinde siyasi yönetim için giderek daha ağır bir maliyet üretmeye başladı. Türk yetkililerin süreç içinde başta Avrupa ülkeleri olmak üzere uluslararası topluma yaptığı çağrılar suskunlukla karşılandı.

Sonuç olarak Türkiye’nin aldığı karar sonrasında Ankara karşıtı tavırlarıyla bilinen Avrupa Parlamentosu Türkiye eski Raportörü Kati Piri gibi isimler bile Avrupa ülkelerinin mülteciler konusunda Türkiye’ye verdiği sözleri yerine getirmediğini itiraf etmek zorunda kaldı. AB’ye bağlı kurumlar olağanüstü değerlendirme toplantılarından sonra Türkiye’ye yetersiz de olsa mali yardım sözleri vermeye başladılar ama daha da önemlisi konuyu görüşmek için Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Brüksel’e davet ettiler. 9 Mart’taki görüşmede Brüksel muhtemelen tekrar zamana yayacağı çeşitli vaatlerde bulunarak Türkiye’den kapıları kapatmasını isteyecektir. Ancak süreci uzun vadeli bir şekilde değerlendiremeyen Avrupalı yetkililerin görmek istemediği husus, mülteciler ve göç meselesinin yakın gelecekte Avrupa’nın en önemli problemlerinden birisine dönüşeceğidir. Yalnızca Türkiye’de bulunan beş milyona yakın sığınmacı değil çoğunlukla Türkiye’nin yakın ve uzak komşuları olarak tanımlanabilecek ülkelerde; iç savaşlar, nüfus patlaması, çevre felaketleri ve ekonomik yıkımla burun buruna yaşayan milyonlarca insanın yakın gelecekte Avrupa’ya yöneleceğinin çok sayıda göstergesi bulunuyor.

Avrupa Türkiye’ye bakışını günübirlik sığ siyasi tartışmaların etkisinden kurtaramazsa önümüzdeki dönemde yeni bir insan seli ile karşılaştığında çok güç durumda kalacak ve belki de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturduğu refah adası çok kötü senaryolarla karşılaşacaktır. Anadolu’nun tarihten gelen set rolünü sürdürmesi için Türkiye’nin çok güçlü bir biçimde desteklenmesinden başka çare yoktur. Unutulmamalıdır ki gerek Suriye başta olmak üzere siyasi krizler gerekse de bölgenin karşı karşıya olduğu yapısal problemlerle tek başına boğuşmak zorunda kalan Ankara hükûmetlerinin en kolay seçeneği kapıların çıkışlar için açık tutulmasıdır.


Bu makale ilk olarak 12.3.2020 tarihinde TRT Farsça'da yayımlanmıştır.

https://www.trt.net.tr/persian/thlyl-w-gzrsh/2020/03/12/trkhyh-w-m-dl-pnhjwyn-1376634

Türkiye, Mülteci Krizi, Suriye, Avrupa

Koronavirüs Bölgesel Bir Savaşı Tetikleyebilir mi?

Hakkı Uygur

Küresel salgının İran ve ABD'de şahinler tarafından siyasi hesaplaşmalar için bir fırsat olarak görülmesi önümüzdeki günlerde ciddi bir çatışmaya yol açabilir.

1399 Yılında İran’ı Neler Bekliyor?

Hakkı Uygur

Geçtiğimiz yıl yaşanan zorluklara rağmen yeni yılda da mevcut sorunların çözüleceğine ya da hafifleyeceğine dair fazla bir belirti yoktur.