Yaralı Bilinç: Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni

30.05.2018
Sertaç Sarıçiçek Araştırmacı, Kültür ve Toplum

Yaralı Bilinç: Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni

Daryush Shayegan (İstanbul: Metis Yayınları, 2017), 203 sf.

ISBN: 9789753423564

Kültürel antropoloji ve Hint araştırmaları üzerine uzmanlaşan Daryuş Şayegan, akademik eğitimini Fransa’da Sorbonne Üniversitesinde tamamlamış İran’ın önemli düşünürlerinden biridir. Şayegan’ın düşüncelerinin şekillenmesinde Sorbonne Üniversitesinde beraber çalıştığı İslam felsefesi ve tasavvufu üzerinde araştırmalar yapan oryantalist akademisyen Prof. Henry Corbin etkili olmuştur. Kitaplarını Fransızca kaleme alan Şayegan’ın, 1989’da yayımlanan Le Regard Mutilé: Schizophrénie Culturelle başlıklı eseri Haydun Bayrı tarafından Yaralı Bilinç: Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir. Melez Bilinç ve Batı Karşısında Asya müellifin Türkçeye tercüme edilen diğer eserleridir.  

Şayegan, Yaralı Bilinç kitabında modernite olgusuyla karşılaşan Doğulu toplumlarının yaşadığı kültürel şizofreni durumundan bahseder ve bunun nedenlerini tartışır. Şayegan’ın tanımıyla kültürel şizofreni; Batı’nın modernite kavramı ile birlikte kültürel anlamda etkilemeye başladığı Doğu toplumlarının zihninde yarattığı hayranlık ve düşmanlık gibi iki zıt duygu ve bunun neden olduğu çelişkili, sakat bir bilinç ve bakış açısına sahip olma durumudur.

Doğulu toplumlar, Batı’ya hayranlık besler çünkü daha önce hiç merak etmediği daha doğrusu merak etme gereği duymadığı Batılıların bilimsel ve teknik üstünlüğüyle karşılaşmışlardır. Bu ilk karşılaşma savaş meydanlarında olmuş, kendisinden daha ileri olan Batı’nın askerî ve teknik imkanları sayesinde kazandığı zaferler Doğu’da, Batı bilimine karşı hayranlık hissinin uyanmasına sebep olmuştur. Fakat bu hayranlık hissi zamanla Batı’nın Doğulu toplumların kültürel dünyasına nüfuz etmeye başlamasıyla yerini düşmanlık hissine bırakacaktır. Şayegan bu geçiş evresini kitabında Batı’nın kültürel hegemonyasının ve Batı modernizminin doğrudan hissedilmeye başladığı dönem olarak adlandırmaktadır. Şayegan bu evreden sonra Doğulu toplumların artık geleneklerini, düşünce ve yaşayış tarzlarını kökünden sarsan Batı’nın kültürel hegemonyasına karşı geleneklerini koruma güdüsüyle savunma ve içine kapanma durumuna geçtiklerini yazar.

Doğu, modern düşünceyi yaratan tarihî gelişmelere şahit olmamış, modernite kavramının doğuşu sırasında Batı’nın bizzat yaşadığı sancılı süreci yaşamamıştır. Şayegan’a göre Batı medeniyeti bahsedilen felsefi aşamaları tarihî süreç içerisinde kat ederken Doğu medeniyeti modernite öncesi düşünsel yapı içerisinde yaşamaya devam etmiş ve bir anda kendi kültürel dünyasına etki etmeye başlayan modernite olgusu karşısında hazırlıksız yakalanmıştır. Yazar, Doğu’nun kendi geleneksel düşünce yapısı ile Batı’dan gelen modernite kavramı arasında bir geç kalmışlık sorununun altını çizer. Doğu toplumları bu gecikmenin doğurduğu hazırlıksız yakalanma hâliyle modernite kavramını sağlıklı ve nesnel biçimde değerlendirip onu anlamaktan kaçınmış ve savunma psikolojisiyle kendi geleneksel dünyasının güvenilir kabuğuna kapanmak istemiştir. Kitapta, tehdit karşısında içine kapanma psikolojisi, Doğu’nun Batı’ya nispeten hem bilimsel hem de felsefi alanda geri kalmışlık durumunun devam etmesinin başlıca sebebi olarak gösterilmektedir. Şayegan, Doğulu toplumların atalete düşmüş bu hâlini “üç asır sürecek olan tarihte tatile çıkma” (s. 23) benzetmesiyle ifade eder.

Şayegan, Batı’nın kat ettiği bu fikri gelişmeyi şu şekilde açıklar: Batı önce kendisinden daha müreffeh ve ileri olan Doğu’nun edebiyat ve bilim dünyasına ilgi duymuş, Doğu’nun bu alanlarda ürettiği klasik metinleri tercüme edebilmek ve anlamak için Farsça, Arapça ve Türkçeden müteşekkil üç asli dili öğrenme çabasına girmiştir. Doğu’nun klasik ilmî metinlerini okuyup anlama ve yorumlayabilme yani hermenötik becerisi, Batı dünyasına Doğu’nun kültürel kodlarını çözme imkânı sağlamıştır. Doğu’nun ilmî mirasını keşfederek kendi gelişim sürecini başlatan Batı dünyasındaki her yeni felsefi yaklaşım yeni bilimsel buluşların ortaya çıkışını tetiklemiş ve Şayegan’ın kitabında bahsettiği üzere bu iki unsur karşılıklı ve sürekli bicimde birbirlerini besleyen etkenlere dönüşmüştür. Batı’da yaşanan her bilimsel buluş önceki felsefi yorumları düzeltici niteliktedir ve entelektüellerin dünyayı daha iyi bir gözle bakıp yorumlamasını sağlayacak yeni bir bakış açısı elde etmelerine yardımcı olmuştur. Şayegan, bilimin gelişmesiyle elde edilen her yeni felsefi yorumu paradigma sözcüğüyle ifade eder. Kitapta, Batı’da yaşanan bu sürekli fikri ve ilmî gelişmenin sonucunda modernite olgusunun doğduğu açıklanmaktadır. 

Şayegan’ın tanımıyla modernite dünya üzerinde sirayet ettiği her bölgenin yerel ve geleneksel unsurlarına baskın gelen, hayatı yorumlama ve zihin algılarımızı değiştiren bir vasfa sahiptir. Doğu toplumlarının kültürel yapısının en temel unsurlardan biri olan İslam dini dahi modernitenin bu dönüştürücü etkisinden kurtulamaz. Batı’ya karşı içine kapanan ve İslam’ı esas alan bir öze dönüş fikri Şayegan’a göre İran toplumu da dâhil Doğulu toplumlarının birçoğunu köktenci siyasal İslam hareketini benimsenmeye itmiştir. Katı bir yaklaşımla moderniteyi kendi kutsallarına ve kültürel değerlerine bir tehdit olarak görmeye başlayan Doğu, Batı ile arasındaki mesafeyi kapatmak yerine Batı tarafından kültürel sömürüye maruz bırakılmak gibi suçlayıcı ve histerili bir bakış açısı geliştirmiştir. Şayegan’a göre bu asıl sorunu anlayamamak yani geri kalmışlığı görmezlikten gelmektir. Şayegan söz konusu tavrı kendisine şiar edinen ve İran İslam Devrimi’nin de fikri altyapısını oluşturan siyasal İslam hareketinin Batı’ya karşı sakat bir bakış tarzı ve kitaba adını veren yaralı bir bilincin oluşumuna zemin hazırladığını dile getirir.

Ona göre mesele eğer gerçekten çözülmek isteniyorsa çok daha radikal ve sancılı bir tedavi sürecinden geçmek gerekmektedir. Bu bir bakıma geleneğin inkarını dahi doğurabilecek kökten bir çözüm sürecine girilmesi demektir. Sorunun çözümü için öncelikle; geçmişte Batı’nın Doğu medeniyetine karşı gösterdiği ilginin aynısını bizim de Batı’ya ve onun bilimsel kaynaklarına karşı duymamız ve Batı dillerinin iyi öğrenilerek onun kaynaklarına tam anlamıyla vakıf olmamız gerekmektedir. Şayegan bu fikrini; “Müslüman Avrupa dillerinden birini iyi bilmiyorsa Batı’nın yarattığı büyük eserlere kesinlikle güvenilir bir giriş yapamaz” (s. 32) sözleriyle ifade eder. Bunu yaparken suçlayıcı ve düşmanlıktan uzak bir tavrın, Batı’da olduğu gibi saf eleştirel akıl ve meselelere nesnel bir bakış tarzının geliştirilmesi şarttır.

Batı medeniyetine salt bir merakla yaklaşılmaz, bunun yerine günümüz İran’ında olduğu gibi Batı’yı reddeden ve onun her türlü kazanımlarına kin besleyen “İslamileşme” siyaseti takip edilmeye devam edilirse, siyasal İslam toplumun tüm alanlarını kuşatıcı ve ilerlemeyi engelleyici rolünü oynamaya devam edecektir. Zira Şayegan’ın ifadelerine göre hayatın bütün alanlarını denetlemeye müsait olan İslam’ın “entegrist” özelliği, dinin toplumdaki tüm bireylerin hareket alanını kısıtlayıcı tedbirler getiren siyasi bir harekete dönüşmesine elverişli bir zemine sahiptir. Şayegan, bu tür kısıtlamaların İran’daki toplumsal hayatta düşünce yasaklarından, kıyafet düzenlemelerine kadar birçok şekle büründüğünü açıklar. Buna özgür bir düşünce ortamı gerektiren insanın felsefi tekamülü de dâhildir. Şayegan bu bağlamda İslam’ın kamusal hayata müdahale etmeye elverişli entegrist yönünün törpülenmesi ve İslam’ı toplumsal yaşamdan koparılıp bireyin özel alanına indirgemek gerekliliğini savunur. Ona göre Hıristiyan Batı dünyası geçmişte yaşadığı reform hareketiyle bunu gerçekleştirmiştir. Şayegan’a göre aynı sürecin İslam dini için de yaşanması gerekmektedir. Zira Batı kendi bilimsel ilerleyişini söz konusu reform hareketiyle kamusal hayatın sekülerleşmesiyle başarmıştır.

Şayegan kitabının son bölümünü İran entelektüellerine yönelttiği eleştirilere ayırmıştır. Yazarın ifadelerinden anlaşıldığı üzere İran entelijansiyası içerisinde Batı’nın felsefî ve bilimsel ilerleyişinin temel nedenlerini özümseyebilen az bir kesim bulunmaktadır. İran’da çoğu entelektüel, halk kültürüyle yetişmiş, kendi yaşadığı toplumun dışına çıkamamış ve siyasal İslam’dan etkilenmiştir. Yabancı dil bilgisi zayıf olduğu için Batı medeniyetinin kaynaklarına birinci elden ulaşamamakta ve onlara tam vakıf olamamaktadır. Bir kenara çekilerek olaylara dışarıdan bakabilme yetisini kazanması gereken İran entelektüeli, aşırı politize olmuş biçimde herhangi bir muhalif siyasî oluşuma mensup olmanın verdiği güven ve konforu hissetmek istemiştir. İran entelektüelinin bu ihtiyacı fikrî olgunluğunu tam sağlayamamış olmasından ileri gelir. Pehleviler zamanında geleneksel toplumdan modern topluma geçişin sancılı sürecine giren İran toplumuna moderniteyle gelenek arasında bir uzlaşı sağlayacak bilgi düzeyine ulaşamamış olan İran entelektüeli sağlıklı bir çözüm sunamamıştır. Marksist veya İslami hareketlere mensup olmayı ve bu grupların sömürgeleşmeye karşı direnmek şiarıyla Batı’nın değerlerini toptan reddeden bir tavır takınmaları İran entelektüelinden bekleneni boşa çıkarmıştır. Zaten İran’da İslam Devrimi’nden sonra yeni rejimin gerçek aydınları haline gelen Şii ulema tarafından ciddiye alınmayan bir grup konumuna düşmeleri de bu yüzdendir. Şayegan, bu kesim içerisinde mevcut rejimin İslamileşme politikasına güçlü bir eleştiri sunacak tavrın gelişmesini adeta umutsuz bir bekleyiş olarak tasvir eder.

Teknokratlar olarak adlandırılan ve genellikle bürokrasinin tepesinde yer alan sınıf ise Şayagan tarafından tamamen Batılılaşmış bir eğitim sürecinden geçen, iyi seviyede teknik okullardan mezun olmuş bir kesim olarak nitelendirilir. Fakat bu kesimde ön plana çıkan ortak özelliklerden biri, devlet mekanizmasında ifa ettikleri teknik işlev haricinde kültürel meselelere karşı küçümseyici bir yaklaşım takınmalarıdır. Batı’nın ileri teknik ve bilimsel imkanlarından sürekli biçimde dem vuran bu kesim söz konusu gelişmelerin kültürel ve felsefi gelişmelerle beraber gerçekleştiği bilincine sahip değillerdir. Ayrıca teknokratlar, entelektüellerin ilgilendikleri meselelerden kendilerini uzak tutarak İslami rejime teslim olmuş ve kolayca yeni rejimi benimseyerek politik tartışmalara dâhil olmaktan kaçınmışlardır. Bu nedenle teknokrat sınıf da Batı medeniyetinin kültürel dünyasının keşfiyle ulaşılacak nihai çözüm için bir alternatif olmaktan çıkmaktadır.

Yazar son olarak sözü Şii din adamları veya ulemaya getirir. Şayegan, Şii ulemanın yüzyıllar boyunca İran toplumunda bilginin tek kaynağı olarak görüldüğünü söyler. Batılı siyasi fikirlerle donanmış ve laik bir eğitim görmüş aydın kesiminin oluşmaya başladığı Meşrutiyet döneminden sonra bile ulema toplumdaki itibarını korumayı bilmiştir. Zira Meşrutiyet döneminde başlayan ve Pehleviler döneminde etkileri ağır biçimde hissedilen modern topluma geçiş sürecinde geleneğin yıkıma uğramaya başlaması karşısında ulema, bu durumundan huzursuz olan halka eski alışkanlıklarını ve inançlarını emin bir şekilde sürdürebilecekleri güvenli bir sığınak olarak görülmüştür. Bir anlamda modernite, geleneği temsil eden ve kendisine tam zıt kutupta yer alan ulemanın halk nezdindeki siyasi gücünü artırmıştır. Şayegan’ın ifadesiyle “Modernlik rahatsız eder değiştirir, direnç yaratır ve paradoksal olarak kırıp geçirmek istediği kesimlerin rolünü kuvvetlendirir” (s.185). Bu etkenler nedeniyle ulema zaten köktenci fikirlerle savaş açtığı Batı medeniyetine asla düşmanlıktan uzak salt bir merakla yaklaşamaz. Bunun sonucu olarak da İran toplumunun modernleşme sürecini daha yumuşak bir etkiyle atlatmasına vesile olacak bir katkıyı asla sunamayacaktır.

Kitabın eleştirilebilecek pek çok yönü bulunmaktadır. Bunlardan biri Doğu ile Batı’nın, bu denli kesin bir sınır içeren kavramlaştırmayla birbirinden ayrılması ve birbirlerine zıt iki fenomen olarak ele alınmasıdır. Meselenin okuyucu tarafından kolay anlaşılması adına belirli kategorik isimlerden yararlanmak faydalı olabilir ancak Batı ifadesi oldukça genel bir tanımlamadır. Batı tanımıyla Avrupa coğrafyasının kast edildiği kesin olduğuna göre Avrupa’da her milletin farklı birer bilimsel ve felsefi tekâmül süreci yaşadığını ve bu farklılıkları dikkate almadan Batı adı altında yapılan her genel ifadenin yanlış yorumlamalara sebep olacağını da unutmamak gerekir. Eleştiride bulunulabilecek bir diğer nokta ise Şayegan’ın, tıpkı Edward Said’in Orientalism eserinde düştüğü hataya benzer biçimde geçmişi felsefi ve sosyolojik kuramlarla açıklamaya çalışırken tarihsellikten uzaklaşıyor olmasıdır. Şayegan meseleleri sosyal teoriler ve felsefe kuramları ışığında tartışırken hadiseleri kronolojik bağlamından soyutlar. Tarihî olaylar içerisinde kendi teorisine uyan olaylara kitabında yer vererek seçici bir tavır takınır. Ayrıca felsefi gelişmeleri anlatırken tarihsel süreç içerisinde birçok geriye veya ileriye atlamalar yapar. Bu durum ise okuyucunun zihninde hangi olgunun önce veya sonra gerçekleştiği yönünde karışıklıklara meydan vermektedir. Bütün bu değinilen konular haricinde yakın bir tarihte hayatını kaybeden Daryuş Şayegan’ın Yaralı Bilinç adlı kitabının, İran modernleşme tarihi ve modernleşme kavramının Doğu dünyası ve İran örneğinde ne gibi zihinsel kırılmalara yol açtığı konusunda ufuk açıcı bir eser niteliğinde olduğu söylenebilir.