Yeni Hz. Muhammed Filmi Üzerine

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayatı üzerine yapılan ilk ve tek film olan Çağrı’dan yaklaşık 40 yıl sonra bu kez bir İran yapımı sinema filmi 300 kadar kopyayla Türkiye’de gösterime girdi. “Hz. Muhammed: Allahın Elçisi” başlığıyla İran’ın en önemli yönetmenlerinden Mecid Mecidi’ye ait olan çalışma, Çağrı’nın yönetmeni rahmetli Mustafa Akad’ın çalışmasına bir mukaddime olarak Peygamberimizin çocukluk çağına eğiliyor. Yaklaşık 8 yıllık bir çabanın ürünü olan film, dünya premiyerini 2015 Montreal Film Festivali’nde yaptı. Geçen yaz, filmin yönetmeni Mecidi, öncelikle İslam dünyasındaki hassasiyetleri düşünerek, fıkhi bakımdan filmin senaryosunun bir mahsuru olup olmadığı hususunda Türkiye’de özel bir gösterim düzenledi. Yaz olması münasebetiyle çok az kişinin katıldığı programda, Hayrettin Karaman hocayla ben de bulunmuştuk. Süresi üç saati bulan çalışmayı baştan sona seyrettik; gösterimin sonunda Hayrettin hoca filmin senaryosu hakkında fıkhi bakımdan herhangi bir sorun görünmediğini, filmin vizyona girmesinde bir sakınca bulunmadığını belirtmişti.

Benim gözlemim de, eser baştan sona değerlendirildiğinde, sinematografik unsurlar bakımından Çağrı’dan sonra gönül rahatlığıyla Hz. Peygamber hakkında başka filmlerin de başarılı bir şekilde yapılabileceğinin bir göstergesi şeklinde olmuştu. Peygamberlik döneminde başlayan film, bir süre sonra geriye dönüş yaparak, Hz. Peygamber’in henüz dünyaya teşrif etmediği zamanlara dönüyor ve o zamanki toplumun sosyal, iktisadi ve siyasi dokusunu gözler önüne getiriyor. Tamamen Kur’an’daki anlatıma sadık kalarak destansı bir dille perdeye yansıyan eser, ilk olarak önemli bir tarihi vak’ayı ele alarak, ayetlerle sabit olan Ebrehe’nin fil ordusuyla Mekke’ye saldırısını görselleştiriyor. Bu bölümün tasviri, gerçeklik anlamında son derece ikna edici bir çizgide ilerliyor ve minimum düzeyde animasyonlara başvurarak, sadece kuşların saldırısında özel efektler karşımıza çıkıyor.

O devirdeki Mekke’nin içtimai yapısının bir panoraması çizilerek, Kureyş kabilesinin önde gelenleri, Kabe’nin temsili görünüşü, gündelik hayatta putların yeri herhangi bir yabancılaşmaya düşürmeden tasvir ediliyor. Akad’ın Çağrı’nın başlangıcında yaptığı gibi burada da sosyal doku sahici bir biçimde vurgulanıyor. Gerek doğum öncesi dönem gerekse doğumdan sonrası, çok incelikli bir senaryo örgüsüyle ince ayrıntılarla örülüyor. Özellikle o zamanki Yahudi din adamlarının da içinde olduğu bir entrika boyutu film boyunca seyircinin heyecanını canlı tutuyor. Film, Hristiyanlık olsun Yahudilik olsun tek tanrılı inançları topyekûn karşısına almıyor, her inançta olumlu kişilerin de bulunabileceğini insani bir yaklaşımla vurguluyor. Doğumu esnasında olağanüstü olayları yine kaynaklara uygun bir biçimde inandırıcı olarak perdeye getiriyor.

İran sinemasının, Mısır sinemasında temsil bulan, hatta zaman zaman Çağrı’da da karşımıza çıkan aksiyonlu ve aşırı duygusal anlatımının aksine, estetiği daha çok gözeten ağır ve düşünmeye yol açan dilini daha fazla önemseyen film, senaryonun çok anlamlı birbirine bağlantı noktalarıyla duygusal açıdan da üst bir performans ortaya koymaktadır. Peygamberimizin hayatını 12 yaşına kadar getiren ve peygamberliğine kadar ve sonrasıyla meydana gelecek üçlemenin ilki olan filmin senaryosu Mecidi ve yine İran sinemasının ünlü yönetmenlerinden Kambuzya Pertevi’ye, görüntü yönetmenliği İtalyan sinemasının ünlü kameramanı Kıyamet ve Son İmparator filmlerinden de tanıdığımız Vittorio Storaro’ya, müzik çalışması da Milyoner filminden hatırlayacağımız A. Rakha Rahman’a ait. 30 milyon dolar civarındaki bütçesiyle film için İran’ın diğer tarihi ve epik filmlerinde olduğu gibi ama daha kalıcı özel bir plato oluşturulmuş ve dönem mimari özellikleri ve kostümleriyle panoramik olarak canlandırılmış. Işık çalışması, gece çekimleri, güçlü kamera hareketleriyle, ince müzik ezgileriyle, senaryonun akıcı anlatımıyla film, 13-15 yaş yukarısından her seyirci topluluğunun rahatlıkla izleyebileceği seyirlik bir eser olmuş. Filmde, çocukluk halindeki peygamberimizin yüzü gösterilmiyor, kendisini çocuk olarak sadece arkadan görüyoruz. Eleştiri olarak getirilebilecek bir husus, kimi sahnelerde fazla karşılıklı konuşma olması yani anlatımın zaman zaman kitabi hale gelmesi şeklinde karşımıza çıkıyor.

Bir bütün olarak ele alındığında film, inanç tarihimizin çok önemli bir kesitini kıvançla seyredebilmemiz ve Çağrı’dan sonra bu alanda başka bir çalışma üretilememesindeki makus talihimizi yenebileceğimizi göstermesi bakımından büyük kıymet taşımakta ve son yıllarda değişik nedenlerle dünyada husule gelen İslamofobi’ye karşı çok güçlü bir duruş olarak belirmektedir.


Bu makalede dile getirilen görüşler yazarların kendisine aittir ve IRAM'ın yayın politikasını yansıtmayabilir.